Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Uzun süredir yemeğe çıkmayı teklifi etmek için fırsat kolladığım güzelliğe nihayet geçenlerde açıldım...

        Ellerimin nasıl terlediğini, dilimin nasıl dolandığını burada anlatmamın bir gereği yok, anlayan anlamıştır zaten...

        Neyse, önceki akşam benim ayarladığım, çok da pahalı olmayan bir restoranda buluştuk.

        Daha masamıza oturmuştuk ki tepemize dikilen garson bir güzelliğe bir bana bakıp “Siz bu kadının tipi değilsiniz! O sizden çok daha iyilerine layık” dedi. Kurbağa gözlerimi kısıp, göbeğimi içeri çekerken yarım yamalak gülümseyip “Biliyorum” dedim.

        “Her şeyin farkındayım” edasıyla garsonun gözlerinin içine bakan güzellik onu rahatlatmak için, “Zaten onunla sevgili olmayı düşünmüyorum. Bu geceden sonra onu bir daha görmeyeceğim” diye bir aparkat çıkardı çenemin altından...

        Ona işimden kovulacağımı, çok başarısız bir yazar olduğumu anlattım.

        Başarısızlığımın sadece işimle sınırlı olmadığını hissetiren bir şeyler söyledi. Tam bu sırada annesi aradı. Anladığım kadarıyla beni soruyordu.

        Güzellik gözlerimin içine bakarak annesine cevap verdi: “Yo yo kesinlikle tipim değil. Patates burunlu bir kere, çocuklarımın babası olacak mükemmel genlere sahip olduğunu sanmıyorum. Hayır, onunla bu gece yatmayacağım. Hatta ona bir veda öpücüğü bile vermeyeceğim.”

        Üstüne masanın başına gelen kemancı tam romantik bir parça çalmaya hazırlanırken garsonun gözlerindeki ifadenin aynısıyla bana ve güzelliğe bakıp vazgeçti. Giderken de “Değil ben, masanın etrafında Viyana Filarmoni Orkestrası çalsa sen bu kızla sevgili olamazsın” dedi.

        ***

        Neyse ki yukarıda anlattıklarım benim başıma gelmedi. Gerçekten... Vallahi billahi ben yaşamadım yukarıdakileri. Sırf sizi inandırıp yazıya iyi bir giriş yapmak için benim başıma gelmiş gibi anlatarak yalan söyledim. Ben oradaki adam kadar aptal mıyım?

        Yukarıdaki sahneyi Ricky Gervais‘in, kimsenin yalan söylemediği, yalanın ne olduğunu bile bilmediği bir dünyada yalanı icad eden bir adamın öyküsünü anlatan filmi ‘The Invention of Lying’ (Yalanın İcadı) filminin açılışından çaldım.

        Hâlâ mı bana inanmıyorsunuz? Bakın iki gözüm önüme aksın ki o yemekteki adam ben değilim... Konuyu İngiltere‘de Science Museum of London’ın geçenlerde yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına getirmek için yazdım bütün o satırları.

        Araştırmaya göre Britanya’daki erkekler kadınlardan daha fazla yalan söylüyorlarmış...

        Britanya’da yaşamıyorum ama sırf erkeğim diye yalancı biri olamam değil mi?

        O yemek ve yemekteki kız hepsi yalandı... Lütfen inanın artık.

        Bilimadamları insanların en büyük yalanları kendilerine söylediklerini belirtiyorlar. Şimdi buradan benim yukarıda yazdığım yemek olayının hiç yaşanmadığı hakkında kendime yalan söylediğimi çıkarmayın tamam mı?

        Araştırmanın sonucuna göre insan bazen öyle bir noktaya geliyor ki ne zaman yalan ne zaman doğru söylediğinin farkında bile olmuyor. Çünkü kendi kendimize hep doğru ve dürüst bir insan olduğumuzu söylüyoruz...

        Bu bilim adamlarından nefret ediyorum! Çırpındıkça batıyorum ama ben yalancı değilim ama yemek konusunda yalan yazdım...

        “Yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar” diyeceğim ama kimse inanmayacağından demiyorum...

        Off yalan üzerine bu kadar saçmaladıktan sonra neyin yalan neyin doğru olduğunu ben de bilmiyorum artık belki de o yemeğe gitmişimdir işte...

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar