Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Uzun bir süredir ekonominin karar verme makamında olan önemli isimleri, anlaşmanın olacağına adeta kendilerini inandırmışlar, hatta olması gerektiğine de kamuoyunu şartlandırmaya çalışıyorlardı. Dövizdeki pozisyonları anlaşma üzerine kuruluydu. Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Türkiye’nin görüşme ve anlaşma pozisyonu tarihi bir dönemece girince şimdi mecburen kıvırıyorlar. Çünkü artık bildikleri gerçekleri AK Parti yönetimine yürekleri yeterse yekten söylemek zorunda kalacaklar.

        Hatırlayın. AK Parti Hükümeti’nin paradan sıfırları atmaya niyetlendiği dönemde de karşı çıkanlar olmuştu. Şimdi yine sıfırların atılması gibi bir şey söz konusu. IMF Türkiye’den gitti gidecek…

        İş dünyası ve finans çevreleri AK Parti’ye IMF üzerinden nasıl muhalefet ediyorlardı? IMF ile anlaşma önemli bir güvencedir. Türkiye’ye olan güveni artırır. Yurtdışından daha iyi ve daha fazla yatırımcı çekmemize yardımcı olur. Türkiye dış kaynak bulmasında önünü açar.

        Evet, böyle savunuyorlardı, ama asıl amaçları hükümet üzerinde içerde oluşturulamadıkları baskıyı, IMF kanalıyla dışardan kurmaktı. IMF, onlar için olduğundan farklı bir argümandı.

        İşin tuhaf yanı tam da Türkiye’nin kredi notlarının yükseldiği bir dönemde, IMF-Türkiye ilişkilerinin kazandığı yeni boyutu artık haklı gerekçeleri olanlar bile eleştirmekte çekinecektir.

        Hatta yabancı uzmanların ve finans kuruluşlarının; ‘IMF programı olmaksızın devam etmek piyasadaki eğilimi güçlendirmeye fazla yardımcı olmayacak. Türkiye, küresel piyasaların çalkantıda olduğu bir dönemde değerli bir çıpadan vazgeçiyor’ yorumları bile havada kalacaktır.

        Ben her halükarda çok değer atfedilen IMF çıpasında uzaklaşıp, kendisini disipline edebilen bir Türkiye ekonomisinden yanayım. Bu konuda Saadet Partisi Genel Başkanı Prof.Dr. Numan Kurtuluş’tan çok da farklı düşünmüyorum. Ancak yeni pozisyonumuzla, yani alttan ve üstten baskı yapılmaksızın IMF’ten kaynak alabileceksek buna da ‘hayır’ demenin anlamı yok.

        IMF ile stand-by anlaşması yerini 4. madde kapsamında ilişki boyutuna bırakmışsa, Türk ekonomisi için tarih bir sürecin başlangıcı denebilir. Artık ‘onsuz’ da yaşabileceğimizi küresel piyasaların çalkantılı olduğu bir dönemde gösterebilirsek, ciddi atılımlar bizi bekliyor demektir. Düşünsenize Türkiye’nin en önemli işadamları kulübü bile artık IMF’in arkasına saklanmadan, kendi rotasını çizmeye çalışacak. Daha fazla girişimci olmak, daha fazla demokrasiyle tanışmak zorunda kalacak.

        Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘IMF karşısında ilkelerimizden taviz vermemiz söz konusu olamaz’ açıklamasını yaptığında, biliyorum birileri bu yaklaşımı hangi ilke diye okuyacak. Ama buradan ‘en azından diklenmenden dik durma’ pozisyonu çıkarırsak önemli bir aşamadır. Hadi hayırlısı…

        Sizi gidi IMF’ciler siziiiii….

        Kore’den Nükleer Teknoloji Gelecek

        Çok değil 20 yıl öncesine gidin ve Kore ile Türkiye’yi kıyaslayın. Yılar önceki benzerliklerle, günümüzdeki benzemezlikleri yan yana koyun ve oturup ağlayın. Türkiye’nin ilk nükleer eğitimi alan isimlerinden bir dostum, ‘20 yıl önce biz onlara ders veriyorduk. Ama onlar şu an dünyanın sayılı nükleer güçlerinden birisi…’ Evet, ama adamlar son yıllarda sadece nükleerde değil, sanayinin ve endüstrinin birçok alanında ciddi mesafe kat ettiler.

        Kimden bahsediyoruz; Güney Kore’den. Daha önce bu sütunda yazdım ve Bloomberg HT Televizyonu’nda anlattım. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral de hükümetler arası anlaşmayla yapılacak. Mersin Akkuyu’da olduğu üzere. Çünkü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan önemli bir yetkiliden bu konuda yazılmamak kaydıyla ipucunu Rusya Başbakanı geldiği günlerde almıştım.

        Söylenen şuydu; ‘Sinop için de Rusya modelini düşünüyoruz. Çünkü ihaleye çıkmamız halinde yaklaşık binlerce sayfalık detay gerektiren sözleşmeler söz konusu. Bu da yaklaşık olarak 2 yılımız alır. Dolayısıyla ihale yapmayı düşünmüyoruz. Hatta Güney Kore ile çok yakın temastayız. Aynı zamanda bu ilişki sadece nükleer alanda değil birçok mevzuda da teknoloji transferini beraberinde getirecek.’

        Dün Türkiye ile Kore arasında Sinop'ta nükleer enerji santrali kurulmasına ilişkin işbirliği protokolü imzalandı. Ama tahmin edeceğiniz üzere bir günde olacak iş değil. Hükümet ve Enerji Bakanlığı uzun süredir bu konunun üzerindeydi. Korea Electric Power Corporation kısa adıyla KEPCO bundan sonra Türkiye’nin gündeminde sıkça yer alacaktır.

        Bir devlet kuruluşu olan KEPCO önderliğindeki konsorsiyumun kısa süre önce de Birleşik Arap Emirliği (BEA) nükleer santral ihalesini kazanmıştı. Türkiye ile bu alanda varlığını elbette güçlendirecek, fakat KEPCO zaten dünyanın üçüncü en büyük nükleer şirketi. Asıl faydayı umarım Türkiye teknoloji transferi yaparak sağlar.

        KEPCO, 20 milyar dolar bedelle BEA’de 4200 megavat gücünde 4 santral kuracak. Ve ilk ünite 2017’de hizmette olacak. Projenin tamamı 2020 yılına kadar bitmiş olacak. Bu kadar büyük rakamlı projelerde maliyete en fazla etki eden unsur finansman tarafı.

        Rusya ile sürdürülen nükleer müzakerelerin faydası ise Güney Kore ile hızla karar almaya yaradı. Umarız Türkiye umulundan daha kısa sürede nükleer santral ve nükleer teknoloji sahibi olur.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar