Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle, İzmir Barosu’nun düzenlediği “Noyan Özkan’ı anmak, mücadelesini anlamak” konulu panelin dinleyicileri arasındaydım.

        İzmirli avukatların pek de ilgi göstermediği panelin açılış konuşmasını yapan İzmir Barosu Başkanı Sema Pekdaş, bu durumu avukatların “meşguliyeti”ne bağlamaya çalıştı.

        “Nitekim, yönetim kurulundaki arkadaşlarımızın tamamı, demokrasi eylemleri nedeniyle gözaltında bulunan çok sayıda insanımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşması için karakollarda, mahkemelerde” dedi, biraz sonra kendisinin de aynı görevi yapmak üzere panelden ayrılmak durumunda olduğunu söyledi.

        Yüzlerce vatandaşın, sokaktan toplanıp gözaltına alınması, karakollarda ifade için, çıkarıldıkları savcılıklarda sorgulanmak için saatlerce tutulması, yetkililerin gaz bombası, tazyikli su ve çoptan sonra bir başka “eylem mücadelesi” olarak karşımıza çıkarken, İzmir Barosu üyelerini, üstlendikleri toplumsal görevden dolayı kutluyorum.

        Bir süre önce yitirdiğimiz değerli hukukçu Noyan’ın şu sıralar yaşadığımız “zulme başkaldırı hareketleri”ni göremeden aramızdan ayrılmış olması, katılımcıların en büyük üzüntüsüydü.

        Konuşmacılar, Türkiye’de adalet sisteminin ne kadar bozuk olduğunu, bu sistem ve bu sisteme yerleşmiş bazı kafaların adalet sisteminin gelişimini önlemek için ellerinden geleni yapmaya gayret ettiğini, bu alanda gelişmiş ülkelerle aramızdaki mesafenin gittikçe açıldığına dikkat çekti.

        Hakim ve savcılar iyi yetişiyor mu?

        Ortaya serilen olumsuzluk tablosunu dinlerken, uzun süredir kafamda evirip çevirdiğim bir kişisel fikir de şekillendi; adalet sistemine hakim-savcı olarak yerleştirilecek kişilerin, en az 6 yıl eğitim ve en az 6 yıl da evrensel hukuk kurallarının kusursuz işletildiği ülkelerde stajdan geçirilmesi gerekir.

        Siyasilerin kendi kafalarına ve içlerinden geçenleri gerçekleştirmek üzere oluşturduğu kadrolarla, “sürekli başa sardığımızı” görüyoruz.

        Dünkü HT Egeli’deki “tweet suçları”na bakınca, bir grup da olsa adliye koridorlarında, “tweet suçluları”nı savunmak için çırpınan avukatlara toplumsal teşekkür borcumuz olduğu kanısına vardım. Habertürk okumuyor olsanız bile, bir yerlerden bulun ve icinde “büyük suç unsuru taşıyan tweet mesajlar”ını okuyun. Okuyun da, bu mesajları tespit için mesaisini, devlet olanaklarını sonuna kadar harcayıp bir başka devlet görevlisinin önüne koyanlara saygı duyun bakalım. Bunları sadece görevini yapan devlet görevlileri olarak görün...

        Mesajları doğru okumak varken...

        Ya bunları dikkate alıp da mesaj sahibi gençleri “sen burada ne demek istedin?” diye sorgulayan savcıya, hakime ne demeli?

        Örneğin- bir gencin, kendi yaşıtı arkadaşlarına gönderdiği “Tahrik olmayın, yakıp yıkmayın ... Sadece yürüyün güzel insanlar!” mesajından, devlet görevlilerinin nasıl bir suç yorumu çıkardıklarını çok merak ediyorum.

        Hani yaygın hikayedir; kendisine “Ördek Hamdi” denilmesinden rahatsız olan Hamdi Bey, sohbet ettiği bakkalın bir ara gök yüzüne bakıp “Bugün yağmur yağabilir” demesi ile küplere binmiş “Sen bana Ördek Hamdi demek istedin. “Nereden çıkardın?” diyenlere de, “yağmur yağacak, sular göl olacak, ördekler yüzecek” diyerek bana ördek hatırlatması yaptı. Sayın hakimler, sayın savcılar, sayın valiler, sayın emniyet müdürleri ve de sayın polisler... Biz şahsınıza saygı duymak, verdiğiniz adaletli kararlarla sizleri alkışlamak istiyoruz. Lütfen bizi “yol”dan çıkarmayın.

        Son yıllarda bolca yaptığınız gibi...

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar