Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “Gone Girl” (Kayıp Kız) filmiyle dikkatleri bir kez daha üzerine çeken David Fincher, çektiği “Seven” ve “Zodiac” filmlerinin izinden gidiyor sanki… Daha çok “Zodiac” diyebiliriz çünkü “Zodiac” filminde Fincher gizemli bir çerçeve çiziyordu, aynı benzerlik “Gone Girl” filminde de var. Ortadan kaybolan bir kadının,hayatta olup olmadığını bütünleyici bir şekilde anlatan film, Fincher’ın cinayetlere ve kayıp vakalarına karşı olan tutkusunu ortaya koyuyor. Desenize Fincher filmografisine bircinayet/gerilim filmi daha ekledi. Fincher’ın son filmi olan GoneGirl’den yola çıkarak, yönetmenin şu ana kadar yaptığı başarılı filmleri listeledik.

        David Fincher’ın adını birçoğumuz “Seven” filmiyle duydu. “Seven” filmiyle dini temalara el atan Fincher, hikâyelerinin tekdüze olmaması için, aralara gizemli olayları yerleştirerek merak uyandırmayı başardı ve çoğu zaman Lost-vari manevralarla filme ivmeler kazandırarak, kendi ruhunun belgesini sundu sanki bize… Sinematografik deneyim yaşatmayı ve seyirciyi filme bağlamayı bilen Fincher, genellikle, psikolojik delüzyonları sırtlayarak filmlerinin belkemiğini oluşturur. Tematik dokundurmalar konusunda neredeyse uzman olan Fincher, filmlerinin bütünlüğünü korumak adına, karakterleri yüzeysellikten kurtararak onlara yeni formlar kazandırır. Filmlerindeki dikdörtgeni parçalamayı seven veferasetli karakterlerle, sıradan karakterleri bir araya getiren Fincher’ın,en ayırıcı özelliklerinden biriolayları sıkı analiz ediyor oluşudur. Oyunbazca göndermeler içeren Fincher filmlerini anlamak başta biraz zordur, öncelikle Fincher’ın mantığını kavramak gerekmektedir.

        Gözlemlediklerini sentezleyerek hikâyelerini dokuyan Fincher, esrarengiz olmak için çabalamaz belki, ama ortaya koydukları her zaman esrarengizdir. Sınırlarını doğru şekilde çizen Fincher, Hitchcock’tan ödünç aldığı gerilimi, hikâyelerinin belirli yerlerine yerleştirerek, gerilimli ortamı ayaklarımızın altına serer. Bunun dışında, ışık kullanımını ustaca kullanan Fincher, tüketim toplumunu, gözü hırs bürümüş insanları ve kapitalizm alegorisini filmlerinin merkezi haline getirir. Kafasındaki tezleri, her zaman tutarlı sonuçlara bağlaması da en büyük artılarından biridir. Bunların yanı sıra, şehveti, çapraşık ilişkileri, intikamı, cinselliği ve sapıklığı bize lezzetli bir yemekmiş gibi tepsiyle sunan Fincher, bizi çoğu zaman bulmaca oyunlarına doğru iter ki, ‘bilinmeyen’ kolayca anlaşılmasın. Çılgın oyunlar ve suç olgusuyla 40’lar ve 50’lerdeki ‘klasik kara film’ (classic film noir) olgusunu bugüne farklı tekniklerle uyarlamaya çalışan Fincher, şaşırtıcı görsel sahneleriyle bunu başarmıyor değil. Bizi beyninin içindeki labirentte gezdiren Fincher, tanımlayamadığımız objeleri ve mekânları tanımamız için bir fırsat oluşturarak, kendi hikâyemizi yazmamızı istiyor sanıyoruz ki…

        Hikâyelerinde karanlık atmosferi, kendi teknikleriyle harmanlayan Fincher’ın kolektif görsel hafızası güçlü olduğu için, filmin finalinde kesinlikle seyircisini umutsuzluğa sürüklemez, sürpriz finallerde ustadır kendisi… ‘Klasik kara film’türünü hareketlendiren Fincher, daha önce de belirttiğimiz gibi karanlık temalara bir hayli takıntılıdır. Huzur ve tekinsizlik arasında gidip gelmesi de filmlerinin farklılığını ortaya koyar. Kendisi reklam ve film yönetmenliğinden sinemaya doğru yol alan atlı bir kahramandır sanki… Son filmi “GoneGirl” ile dram, gizem ve heyecanı birleştirip ortaya dehşet ötesi bir hikâye koymuştur, bu hikâye sizin bildiğiniz hikâyelere hiç benzemez, çünkü farkı çok yönlü oluşudur.

        İşte o meşhur filmler:

        1-Seven (Yedi) (1995): Din motiflerini cinayetlerle birleştiren film, yedi ölümcül günahı işliyor. 7 ölümcül günahı işleyenleri öldüren katilin bakış açısından izlediğimiz film,Hıristiyanlık inancına ait bazı bilgileri ortaya döküyor. Peki, bu 7 ölümcül günah neler? Kibir, Açgözlülük, Şehvet Düşkünlüğü, Kıskançlık, Oburluk, Yıkıcılık ve Tembellik… İntikam ile donatılan film, seri katilin bir misyonere (metafor olarak) dönüşmesiyle daha da karmaşık hale geliyor. Onun misyonu kutsal kitaba uymayanları cezalandırmak. Kendisi çok inançlı olduğu için (öldürdüğü vakit inanç diye bir şey kalmıyor) inançlı olmayanları bir bir katlediyor. Tabi o maddelere uymazlarsa… Cezalandırma sistemini harekete geçiren katil, inanç ve kutsal kitap ile kafayı bozduğu için kendini ateşe atarak, içindeki ikinci kişiliği ortaya çıkarıyor. Finch bu filmde psikolojinin dibine vuruyor. Zaten bu film Fincher’ın yükselişe geçtiği iyi bir katil filmi.

        2-Gone Girl (Kayıp Kız) (2014): Amerikan aile yapısına dair sorular soran film, aniden yok olan bir evli bir kadının hikâyesini anlatıyor. Senaryosunu GillianFlynn’in kendi romanından hareketle yazdığı senaryo, sıradan bir kayıp vakasını farklı varyasyonlarla perdeye zincirliyor. Nasıl ki “Zodiac” filminde ortaya çıkmayan gizemli seri-katilin kim olduğunu bulmaya çalışıyorsak, burada aynı şekilde kayıp bir kadını bulmaya çalışıyoruz. Benzer notalar işleniyor yani…

        Mükemmel bir cinayet kurgusunu oluşturmak için; planlanmış bir ortadan kaybolma planı, intikam, entrika, sadizm, cinsellik, vamplık ve daha birçok detay… Her şey tik tak saat gibi işliyor, hata neredeyse yok. Kadınların çok zeki oluşlarından ötürü, çok iyi plan yaptıklarını anlatan film; sadistçe ve vampça intikam alan bir kadının, kafasının içindekileri ortaya döküyor ve şunu soruyor: “psikopat ve ruh salığı bozuk bir kadına ne kadar güvenebilirsiniz?” Kadınların istedikleri zaman çok tehlikeli olduklarını, muhteşem bir tabloyla çizen Fincher, izleyici ile empati kurarak, onları bulmaca-vari sorularla baş başa bırakıyor. Sapıklığı psikolojik manyaklık ile örtüştüren Fincher, kurgudaki ustalığını zekâsıyla gösteriyor, tıpkı çizdiği zeki kadın karakteri gibi… Erkeklerin kadınlar gibi olmadıklarını ve kadınları anlamaları için, çok efor sarf etmeleri gerektiğini takıntılı bir karakter üzerinden anlatıyor. Filmin hem erkeklere,hem de kadınlara fırlattığı sert iğneler de yenilir yutulur cinsten değil… Tabi filmin en ilgi çekici tarafı da hangi tarafın galip geleceği… Yalnız çok önemli bir hatırlatma yapmak gerek; filmde tek kanlı bir sahne var, öyle bir sahne ki rüyalarınıza bile girebilir, çünkü şu ana kadar bu kadar yaratıcı bir cinayet sahnesi görmemiştik. Şaştık kaldık! Bir kadının bir erkeği tam anlamıyla avucunun içine alan film, ortaya atılan ufak aptallık tohumlarını fitillendiriyor. Böyle bir David Fincher filmi de daha önce izleyen oldu mu?

        Peki, bu hikâyeyi özetleyen bazı ipuçlarının ‘New Balance’ markalı spor ayakkabı kutusunun içinden çıkmasına ne demeli? Mizah ironikleştirmişdemekten başka çaremiz yok… Gerçekten de öyle. Başrollerini Ben Affleck ile RosamundPike’ın paylaştığı filmi, David Fincher’ı doğru bir şekilde çözümlemek için izlemeniz gerektiği kanaatindeyiz…

        3-Game (Oyun) (1997): Kontrollü yaşamayı seven bir karakterin, kontrolsüzlük ile karşı karşıya geliyor oluşu, filmin çatısını oluşturan en önemli unsur. Hayatındaki her şey aniden değişen karakterin, işin içinden çıkılmaz kanlı bir oyunun içine düşmesi, tüm dengeleri alt üst eder. Huzuru kaçan karakter için artık her şey ulaşılmaz bir noktadadır. Ölüm kalım mücadelesi veren karakter, oyun oynamanın ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu öğreniyor esasında… Fincher haydi oyun oynayalım diye seyircisine seslenirken, seyircisinin de ona evet oynayalım diye cevap vermesi işi bitiriyor. Fincher oyunun kurallarını filmin içine mantıklı bir şekilde yerleştirdiği için, sürprizi bozmuyor.Iskaladığımız ufak tefek ayrıntılar olsa bile, her şey belli bir şablon içinde meydana geliyor ve hikâye kesinlikle parçalara ayrılmıyor. Her şey o kadar kurulu! Kurgu sağlam oluşturulduğu için de film öykülemeyi yerine sıkı bir biçimde oturtuyor.

        4-Zodiac (2007): Şifreli oyunları seven David Fincher, “A’dan Z”ye seri katiller romanında yer alan kriminal bir suçlu olan Zodiac’ın maceralarını hikâyelendiriyor. Aslında Zodiac hayali bir kahraman değil, çünkü tarihsel verilerde Zodiac’ın hiçbir şekilde yakalanamadığından bahsediliyor. Zodiac karakterinin, zekâsını nakış gibi işleyen Fincher, bizi yine düşünmeye itiyor. Ser verip sır vermeden çizgisini koruyan Fincher, ‘bilinmeyen olgusunu’ filmlerinin merkezine yerleştirerek, merak etmemizi sağlıyor ve şunu soruyoruz :“Bu katil neden bir türlü ortaya çıkmıyor”. Ortaya çıkamıyor çünkü Zodiac, etrafındaki herkesle dalgasını geçmeyi iyi biliyor. Sanırız şu ana kadar yakalanamayan katillerden biri olarak literatüre girdi. Fincher’ın seri-katillere ait tüm bilgileri yiyip yutmasının yanında, gömülü doneleri ortaya çıkarmak için sürekli kazı yapıyor oluşu, yönetmenin araştırmacı ruhunu yansıtıyor.

        5-Fight Club (Dövüş Kulübü) (1999): Dövüş Kulübünün birinci kuralı: Asla ‘Dövüş Kulübü’ hakkında konuşma... ‘Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı: Asla ve asla dövüş kulübü hakkında konuşma... Jack, hayatını tekdüzeyaşayan bir sigorta memurudur. Uzun bir süredir 'insomnia' hastalığından şikâyetçidir.

        Sıkıntılarından kurtulabilmek adına grup terapilerine katılmaktadır. Terapiler esnasında Marla adında bir kızla tanışır. Ama bir süre sonra Jack‘Dövüş Kulübü’ne katılarak hayatının en büyük hatasını yapar. ‘Dövüş Kulübü’, insanın içindeki öfkesini kusabileceği, şiddeti merkeze yerleştiren tehlikeli bir mekândır. Bu kulüpte sınır yoktur ve buraya giren bir daha çıkamaz. Böyle bir yerdir işte… David Fincher’ın kült mertebesine yerleşen “Fight Club” çok darbe aldı ancak, yine de Fincher’ın en çok izlenilen filmlerinden biri oldu.

        6- The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi) (2008):

        Hayatı tersten yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu hep merak etmişizdir. Düşünsenize ufacık bir bebeğin yaşlı olarak doğduğunu… Bebeğin yaşı 80 ve gençleşerek ölüyor. Bir evin bahçesine bırakılması da cabası… Yaşadığı tüm o tatsızlıklara rağmen güçlü bir birey olduğunu kanıtlamaya çalışan Benjamin Button’un hiçbir zaman pes etmemesi kim bilir belki de yaşadığı aşkın alt edilemez gücü sayesindedir.

        Çok büyük bir alanda sonsuz detayla, sayısız geleneğin kaynaştığı, bazı durumlarda dramla iç içe geçen melodramın harmanlanmasından doğan “Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi”, yaşlı doğan bir bebeğin giderek gençleşmesini konu alan didaktik bir film… Tesadüflerin insan yaşamı üzerindeki süreğenliğini dile getiren David Fincher meselenin ciddiyetini masaya yatırarak, “olanı değil, olması gerekeni” irdeliyor. Burayı biraz açmakta fayda var. Hayatta kalabilmek için ümitsizliğe kapılmamak filmin kuralının tezahürü aslında. Sonuç olarak yapım, hayatı tersten yaşasak işte böyle olurdu dedirten anlamlı bir film.

        7-The Social Network (Sosyal Ağ) (2010): En büyük sosyal medya araçlarından biri olan Facebook, günümüzün en önemli sosyal trendlerinden biri… Kurulduğu günden itibaren, milyonlara hatta milyarla erişen Facebook,hemen hemen herkesin gün boyunca kullandığı bir araç... Mahremiyetin (zevkler, beğeniler ve özel hayat) tamamıyla şekil değiştirdiği bir sosyal medya öncüsü olan Facebook, bağımlılık yapan bir uyuşturucu gibi… Bir kere kullanan bırakamıyor. Duyguları Facebook aracılığıyla ifade ediyor olmak insana kolay geliyor, tek tuşla işlem tamam! Fenoman haline dönüşen Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in ve arkadaşlarının öyküsünü anlatan “TheSocial Network” Fincher’ın en sıradan filmlerinden biri. Hatta Fincher’ın bu filmi çektiğini öğrendiğimizde ağzımız açık kalmıştı. Gerçi Benjamin Button’ı çektiği zaman da aynı şeyi hissetmiştik. Facebook ile ilgiliyseniz, sizi meşgul eden “Facebook nasıl kurulmuş…” sorusunu bir daha sormazsınız artık… Fincher bir kez daha sevdiriyor kendini.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar