"Rojava bitti" diyemeyenler, IŞİD'ci aramaya devam ediyor
Suriye'de Ocak 2026'nın son günleri, yılların birikmiş düğümünün çözüldüğü bir dönemeç oldu.
SDG ile Şam arasında kurulan entegrasyon zemini, bir müzakere değil, sahadaki askeri gerçekliğin dayattığı bir teslimiyetti.
Kürt milliyetçiliği motivasyonuyla SDG’yi “Kürt kazanımlarının savunucusu” gibi gören çevreler için bu, bir ideolojik yıkım…
Rojava hayali, fiilen sona erdi.
Türkiye’deki SDG yanlıları öfkeli; yaşananlar “ihanet” olarak yorumlanıyor, ama kim kime ihanet etti konusu karışık.
Gerçeği söylemek gerekirse, SDG'nin başka bir seçeneği kalmamıştı.
ABD desteği sahadan çekildi, Şam ilerledi, petrol sahaları elden çıktı.
Terörsüz Türkiye süreci başladığından beri, gerek yazılarımda gerek katıldığım yayınlarda tekrarladığım temel bir uyarı vardı:
“Türkiye’nin terörsüz gelecek süreci, SDG’nin kuzeydeki fiili özerkliğine sessiz onay anlamına gelmiyor. Hatta bilakis, tam tersi.”
“Tam tersi” deyip orada kapatmadım.
SDG’nin, Suriye’nin neredeyse üçte ikisini Rojava sınırları içinde tanımlayıp bu bölgeye hükmetmeyi hedeflediğini, ancak bunun böyle sonuçlanmayacağını açıkça söyledim.
Terörsüz Türkiye süreci, SDG’ye otonomi verilmesinin altlığı değil, “Kürtlerin devleti Türkiye'dir, başka bir devletleri yok” fikrinin yeniden tescil edilmesiydi.
Fakat bu süreç, hem destekleyenler hem de hınçla karşı çıkanlar tarafından tam da böyle bir ‘onay’ varmış gibi algılandı ve yanlış anlama eşiği tehlikeli ölçüde düştü.
Böylece analizler, somut zeminler yerine duygusal varsayımlar üzerine kuruldu. Ve bugün gelinen noktada pek çok isim, gerçekliğe uzaktan el sallamak zorunda kaldı.
Neler söylenmedi ki?
Kimileri ABD'nin SDG'yi asla bırakmayacağını, Türkiye’ye rağmen bölgede bir Kürt otonomisi kurulacağını, hatta Türkiye’nin buna razı edildiğini savundu.
Kimileri Esad’a karşı çıkmanın stratejik hata olduğunu, onunla en baştan anlaşmak gerektiğini söyleyip “Aha şimdi görün, Esadsız olmazdı ve olmuyor” tezinde diretmekten geri durmadı.
"SDG rasyonel davranmıyor” diyenlere "Siz Kürtlerin yüzü gülmesin istiyorsunuz" suçlaması yöneltildi.
Halep’teki mahalleleri kuşatıp şehir içi kanton kurmaya çalıştıkları o an, SDG ve ona müzahir çevrelerin gerçekliği eğip bükme çabası doruğa çıktı.
“Bu Halep hamlesi SDG’yi iyice güçten düşürecek” diyenlere akıl-fikir tavsiye edildi.
Ama Halep bir yana, konu Rakka ve Deyrizor’un SDG’nin elinden çıkmasına kadar gitti.
Rojava hayali yerle bir oldu.
Şam yönetimi, 18 Ocak metnini imzalaması için SDG’ye bir kez daha süre verdi.
O arada ise sosyal medya üzerinden yeni bir propaganda savaşı başladı.
Ve sosyal medya tarihinin en absürt anlarından biri yaşandı:
Bazı dindar Kürtler, bazı İslamcıları “Kemalist” olmakla suçladı. Aynı İslamcılar, başka Kürtler tarafından da “IŞİD’ci” olmakla suçlandı.
TÜRKİYE NASIL IŞİD’Cİ OLDU?
Geçtiğimiz haftayı, Türkiye’yi IŞİD destekçisi göstermeye çalışanların ABD’ye “Bizi yalnız bırakmayın” diye yardım çağrısı yaptığı videolarla kapattık.
Türkiye ne yapmıştı da IŞİD’ci olmuştu?
SDG için Suriye’nin kuzeyinde devlet kurmamıştı.
Evet, yanlış duymadınız. Türkiye, kırk yıldır savaştığı PKK’nın Suriye koluna bir devlet kurdurmadığı için suçlanıyor.
Vulgarize etmiyorum. Beklentileri ve hayalleri alt alta dizip, şimdi açığa çıkan öfkenin alt metnini okuduğunuzda ortaya çıkan tablonun bu olduğunu görüyorsunuz.
“Eskiden IŞİD’ci olan Şara ile SDG’nin kurmak istediği otonomi için savaşmıyorsan sen de IŞİD’cisin.”
Bu akıl tutulmasının temelinde, hem SDG’nin rasyonalite ile ilişkisini ABD’ye bağlaması, hem de terörsüz Türkiye sürecinin yanlış okunması yatıyor.
Ve bu yanlış okumaya aracı olan herkes, bu tabloya bakıp kendini sorgulamalı.
Gelinen noktada Suriye yönetimin başındaki şahıs IŞİD’ci değildi diyen herkes kendisini IŞİD aklayıcılığı ve cihatcı yandaşlığı yapmakla suçlayan bir Öcalan+Kandil+Esad taraftarları kombosu ile karşılaşıyor.
Arada yılbaşı kutlayan, iki kadeh içen, klasik müzik dinleyen, çocuğuna Fransızca öğreten seküler demokratlar bile kafa kesen cihatçı yandaşı ilan ediliyor.
Ama tablo, duygusal sloganlarla eğilip bükülecek gibi değil.
18 Ocak 2026 tarihli metin, SDG’nin Rakka ve Deyrizor’u Şam’a devretmesini, petrol sahalarının, sınır kapılarının, IŞİD hapishanelerinin kontrolünü bırakmasını içeriyor.
SDG savaşçıları bireysel olarak Suriye ordusuna katılacak, özerk bir Kürt askeri gücü kalmayacak.
Federasyon, otonomi, özerklik gibi kelimeler yok.
Metin, “Suriye’nin birliği” diyor.
SDG, elde ettiği kazanımları Esad sayesinde koruyordu.
Esad kaybedince kazandığı zeminin çökmesi kaçınılmazdı.
En apolitik kişi bile sahanın bu basit gerçeklikten süzüleceğini tahmin edebilir.
SEBEP SURİYE'NİN KUZEYİNİ SDG'YE BIRAKAN 'MALUM' KOMPLO TEORİLERİ Mİ?
Belli ki SDG ABD desteğine çok güvendi. Ama ne yapacaktı ABD?
SDG’nin Rojava özerk bölgesi olsun diye Türkiye ile mi savaşacaktı?
Bu beklentinin bir mantığı var mı?
Bazen SDG ve Kandil’e müzahir Kürtlerin bizde hem ulusalcıların hem Esad’cıların kabullendiği komplo teorilerine çok fazla yatırım yaptığını düşünüyorum.
Çünkü “ABD Suriye’de Kürt Devleti kurmak için Şara’yı besleyip büyütüp Suriye’nin başına getirdi ve bakınız efenim Davut koridoru…” şeklindeki komplo teorisi hükümet karşıtı ulusalcıların, Türkiye’deki Esad’cıların sarıldığı bir komplo teorisiydi.
Bunu satın alanların bazı Kürtler olması ve beklentiye girip hayal kırıklığının acısını şimdi önlerine gereken herkese IŞİD’ci diyerek çıkarmaları ise kaderin acı bir cilvesi olsa gerek.
- 1
SDG'nin 48 saati: Otonomi hayali bölgesel realiteye çarptı - 2
İstanbul'un güvenlik rakamları bize ne anlatıyor? - 3
Trump kanunu: Aldım, vurdum, susturdum - 4
Halep'in ortasına kanton barikatı kurmak... - 5
Gazoz erkeği - 6
Ormandaki çocuklar - 7
Pedal dönüyor ama yol da uzuyor - 8
Michael Jackson'u bitiren yazdığı Filistin şiiri miydi? - 9
21. Yüzyılın Frankenstein'ı Yapay Zekâ mı? - 10
Hesaplar tutarsa umut var