Acılarından halat yapıp cehennemin dibine inerek oradan “Kötülük Çiçekleri”ni derleyen şairlerin şairi Baudelaire’in on dokuz dörtlükten oluşan, annesine yazdığı uzun şiiri “Hayır Duası” şöyle başlar:
“Karşı konmaz güçlerin buyruğu üzre şair
Geldiğinde bu tatsız, can sıkıcı dünyaya
Dehşet içinde, lanetler yağdırıp annesi
Şöyle dedi kaldırıp yumruğunu Tanrıya:
“-Nasıl düştü karnıma bu garip varlık benim
Lanet olsun bir anlık arzu gecelerine
Nasıl beslerim onu, nasıl emzireceğim
Engerek doğuraydım bu gudubet yerine
Madem hazin kocamın çöplüğü olmam için
Bunca kadın içinde beni seçmişsin tamam
Ve madem ki bu cılız, çelimsiz canavarı
Bir aşk mektubu gibi alevlere atmam
Öyle buracağım ki bu pis, sefil ağacı
Kokmuş tomurcukları asla açılmayacak
Yanına kalmayacak bana verdiğin acı
Lanetli eserinin üstüne fışkıracak”
Tanrıya karşı yumruğunu sıkarak ona bu “garip yaratığı”, bu “gudubeti”, bu “cılız, çelimsiz canavarı” verdiği için ona isyan eden annesi Caroline Archenbaut-Defayis; şairin babası François Baudelaire’le evlendiğinde kadın 26, kocası 60 yaşındaydı. Yetim bir kızdı annesi; kimsesiz kalınca Paris’e gelir ve bir avukatın vesayetinde büyür. Avukat; şairin önceleri papazlık da yapmış, Fransız Devrimi’ne katılmış, vaktinin büyük bölümünü resim atölyelerinde, sergilerde, filozofların yanında geçiren, entelektüel babasının dostu; 55 yaşındayken karısı ölmüş babanın, eve gide gele evdeki bu genç kızı tanır ve onunla evlenir. Bu evlilikten 9 Nisan 1821 günü, Paris’in Hautefcuille sokağında, “hazin kocanın lanetli tohumu” Charles Pierre Baudelaire dünyaya gelir.
*
Çocuk okuma yaşına gelince münevver babası, ona kendi eliyle resimli bir alfabe hazırlar. Harfleri öğretir. Sonra elinden tutup resim sergilerine götürür. Çocuk altı yaşına basınca, “baba sevgisini” tatmadan babası ölür. Farklı bir çocuktur Baudelaire, en mutlu günlerinde babasının ölümünü kendisine yapılmış bir “kötülük” olarak görür. Şiirindeki güzelliğin temellerini ta bu yıllarda karşılaştığı “kötülüğe” kadar uzatırlar şiirinin uzmanları.
Annesiyle baş başa kalır çocuk. Mutlu günler geçirirler birlikte, ta ki dul annesi, 39 yaşında bir asker olan Yarbay Aupick’le evlenene kadar. Şimdi annesini hiç sevmediği bu herifle paylaşmak zorundadır. Hayatının bu evlilikle birlikte “lanetlendiğine” inanır ve bu inancını ömrünün sonuna kadar muhafaza eder.
Üvey babası onu Lyon Kolejine yerleştirir, şehrin sokakları kömür kokuyor, daha sonra yazacak olan meşhur “Balkon” şiirine o kokular girer, durmadan Hugo ve Lamartine okur, gözleri değişik biçimler görür, renklere gittikçe duyarlı hale gelir.
Liseyi bitirdikten sonra işi “aylaklığa” vurur. Ancak ona göre “aylaklık” serserilik değil, sanat için gerekli özgür zamandır. Lise biter, babasından yüklü bir miktar miras kalmış ona, giysilerini kendisi tasarlar, Goethe’ninkine benzer metal düğmeli, değişik kumaşlardan şık elbiseler diktirir kendine, lokantalarda yıllanmış şaraplar içer, pahalı yemekler ısmarlar.
Balzac ve Nerval’le arkadaş olur. Bu aylak hayat sonsuza kadar süremez, az harcasın diye üvey babası ve annesi onu Paris’ten uzaklaştırmaya karar verirler. 1841 yılında genç Baudelaire Hindistan’a doğru uzun bir yolculuğa çıkar. Maurice adasında şiirler yazar, dergilere gönderir. Daha sonra meşhur kitabı “Kötülük Çiçekleri”nde yer alacak birçok şiirini burada yazar. 1842 yılında, kitabındaki birçok şiirin esin kaynağı olan tiyatro oyuncusu melez Jeanne Duval ile tanışır, küçük bir tiyatroda figüran olarak çalışan kadınla tanıştığında şair 21 yaşındadır; bu birliktelik şair ölünceye kadar tam 25 yıl sürer. “Kötülük Çiçekleri”nde, daha sonra yasaklanarak kitaptan çıkartılan dizelerin tümünün esin kaynağı bu kadındır. Şairin annesi, “oğlumu yiyip bitirdi” diyerek kadından hep nefret eder. Baudelaire gibi üstün zekalı, çetin ceviz bir şair nasıl olur da ömrünün 25 yılını çok “sıradan” böyle bir kadınla geçirir? Bu soru hep sorulur; işin gerçeği şuydu, o entelektüel, sanatçı kadınlardan haz etmiyordu, ona göre onlar sevişmeyi bilmedikleri gibi çorba yapmasını da bilmiyorlardı. Güzellikleri mermer güzelliğiydi, soğuktu, onlarla ancak platonik aşk yaşanırdı, onlar saygı duyulan, uzaktan uzağa özlenen “anneden” başka bir şey değillerdi.
*
Üvey babası ile annesi onun diplomat olmasını isterler; o ise “iyi bir şair” olma hayalini kurar. Zira şairlikle memuriyet birlikte yürümez. O sırada yazdığı bir yazıda, “Bir insanın dehası ne kadar geniş olursa olsun, iyi niyeti ne kadar büyük olursa olsun, resmi görev her zaman dehasını biraz azaltır, özgürlüğünü kısıtlar, ileriyi görmesini engeller,” der.
Aylak hayatına devam eder. Bunun üzerine annesi de mahkeme yoluyla onu vesayet altına alır, ayda sadece 200 frank eline geçer. Çok sevdiği annesi ona kötülüklerin en büyüğünü yapmış, onu maddi sıkıntıya sokmuştur.
Annesine mektuplar yazar ama sonuç alamaz. Sıkıntılı günler birbirini kovalar. Annesi var ama o yalnızdır. Annesinden uzaktır, melankolik bir ruh hali sarar her yanını, iç sıkıntısını gittiği her yere götürür, bilmediği kokular sarar etrafını, karanlık bir dünyaya girer. Tek kurtuluşu var; bileklerine atar bıçağı, keser. Ölmez, daha çekeceği acılar bitmemiş, dökeceği yaşlar var göz pınarında, kötülük daha yeni çiçeklerini açacak. İntihar girişimine rağmen annesi üstündeki vesayeti kaldırmaz.
*
1848 Paris Devrimi’ne katılır, sokaklara çıkar ama onun sloganı herkesin attığı sloganlardan farklıdır. Elinde bir tüfekle, aristokratlarla burjuvaların savaşında siperlerden birisinin arkasında avazı çıktığı kadar bağırır:
“Haydi General Auick’i kurşuna dizelim!”
General onun üvey babasıdır, devrime katılmasının tek sebebi kralcı üvey babasını öldürmektir. Yoksa burjuvaları sevdiğinden onların yanında yer almamış, tam tersine “devletten ahırına tıkmak için birkaç burjuva hakkı” isteyecek kadar düşmandır onlara. Zaten şair örgütlü hiçbir eyleme inanmaz, onun her hareketi bireyseldir, isyanı bile bireysel, “Her değişimde hoş olduğu kadar alçakça bir şeyler vardır” der bir şiirinde. Çok az şeye inanır, bununla da övünür, yine bir şiirinde; “Yalnız haydutlar inanmış insanlardır, -neye inanmış?- başarmaları gerektiğine. Başarırlar da,” der. Yine de “çağımın insanlarının kavrayamayacağı anlamda bazı inançlarım var,” der.
Ona göre, doğru da yanlış da kötülük de iyilik de insanın kendisiyle ilgili meselelerdir. Ferdin temayüllerini kanunlar saptayamaz, aynı şekilde dinler, inançlar, ahlak da… Bu fikrini şöyle şiire döker:
“Şeytanmış, Tanrıymış, melekmiş ya da Su Perisi
Ey kadife gözlü peri, sen bunları boş ver
Ey uyum, koku, ışık, -ey tek ecem kuluna
Daha az kötü evren, daha hafif yük yeter”
*
Kendisinin başta “Lesbiennes” veya “Limbes” adını vermeyi düşündüğü ama yakın arkadaşı romancı ve gazeteci Hippolyte Babou’nun “Hayır, Kötülük Çiçekleri olsun” dediği bütün zamanların en etkili şiir kitaplarının başında gelen kitabı 25 Nisan 1857’de bin beş yüz nüshayla piyasaya çıkar.
Kitap piyasaya çıktıktan on gün sonra Gustave Bourden adlı bir “bay muhbir vatandaş” yazdığı bir yazıda şunları söyleyerek kitabı İçişleri bakanlığına ihbar eder:
“Kitabı okudum, amacım ne bir yargıda bulunmak ne de bir karara varmak; sadece kendi fikrimi söylüyorum ve bunu da başkalarına zorla kabul ettirmek gibi bir niyetim yok. (…) Öyle anlar oluyor ki insan, Bay Baudelaire’nin aklından şüpheye düşüyor. Öyle anlar oluyor ki şüphelenmeye bile gerek kalmıyor. Aynı kelimeleri, aynı düşünceleri tekdüzen ve bile bile tekrarlaması gerçek amacını kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarıyor. İğrençlik rezillikle dirsek dirseğe; kokuşmuşlukla çirkeflik kol kola girmiş. Bu kadar az sayfada bu kadar çok memenin ısırıldığı ve çiğnendiği hiçbir kitapta görülmemiştir; bu kadar iblis, cenin, şeytan, kemirgen, kedi ve kurtların cirit attığı başka bir kitap yoktur. Bu eser, aklın tüm delilik ve saçmalıklarına, yüreğin tüm kokuşmuşluklarına açık bir hastanedir; amacı elbette ki delilik ve kokuşmuşlukları iyileştirmek değil, çünkü onları iyileştirmenin çaresi yoktur.”
Le Figaro’da çıkan bu yazıya karşılık, yarı resmi devlet organı olan le Moniteur’de Edouard Thierry şairi ve kitabını yere göğe koymayan bir övgü yazısı yazar.
“Prens Prospero'nun sarayına benzeyen bir saray düşünün, koridorun yanında, ışık saçan pencerelerin aydınlattığı yedi büyük salon ve bu salonların bitiminde, kış bahçesi olarak kullanılan camdan bir sera... Bu sera bir başka bahçe. Bu sarayı 'yaptıran ev sahibi, değişik zevkine uygun olarak, orada, değerli bitkileri, kokusuyla duyumlara, bakınca gözlere kıvanç veren çiçekleri, tatlı ve gümüşsü yeşillikteki yaprakları, güzel palmiyeleri, büyük yelpazeleri, Antillerde yetişen bitkilerin dalgalanan sorguçlarını toplamak istememiş. Barışçı doğa en zengin ürünlerini uzun yıllardan beri vereceği kadar vermiş zaten. Ev sahibi vahşi doğanın da kıyıcı doğanın da neler verebileceğini öğrenmek istiyor. İçinde kötülüğün imge ve işaretlerini taşıyan ürkütücü bitkileri büyütmeye, geliştirmeye kalkmış. Tehlikeli özsularını damıtan meyve kabuklarını, baş dönmesi ve ateş yayan gölgeleri araştırmış. Tüm köpüklerden, tüm yosunlardan, tüm tortulardan, bitkisel çürümenin bütün yeşilimsi incilerinden dokunan bataklıklar yaratmış. Binlerce renkteki sineklerin, vızıldayıp, ölü hayvanların karnında soluma devinimine iğrenççe öykündüğü basık ve bunaltıcı yerlerin bakımına uğraşmış. Nasıl güzel kokular başkaldırır ve şaşkın duyular yangıya hoş görülmekten korkarsa, bu korkunç bahçede de bir uçtan bir uca kadar hem çürümüşlüğü yansıtan hem de birbirine karışan, duyulara sızan kokular üstünde kuluçkaya yatmış, yaslı, tasalı bir sıcaklık var. Bu korkunç bahçede yine de her yandan görkemli sarmaşıkların, varlığından asla kuşku duyulamayacak bir üretim gücünün, sevimsiz olduğu kadar yüce biçimlerin, ürkütücü olduğu kadar yanında her türden rengi soluklaştıran bir pırıltının renkleri açılıyor. Ev sahibi cehennemden bir Eden, Cennet bahçesi yaratmış. Bu bahçede ölüm, kız kardeşi olan Şehvetle birlikte geziniyor. (…) Eski yılanın soyu, ezilmiş, örselenmiş, yara bere içinde, ağaçlı yollarda tırmanıyor ve bilim ağacının ortasında ateş püsküren tahtından bir mucize sonucu fışkırmış son filizini veriyor. (...) Kitap herkes adına konuşuyor, ancak, Kötülük Çiçekleri gibi bir eser onu okuyan herkese seslenmez (...) Eserden zaman zaman gözü peklik, karanlık bir sanrı, olağanüstü güzellikler ve her zaman hüzün var. Onu doğrulayan, suçunu bağışlatan, suçsuzluğunu bağışlatan da işte bu hüzündür. Şair, kötünün görüntüsü, görünümü önünde kıvanç duymuyor. Kötülüğe, çirkinliğe doğrudan ve tam karşıdan saldırıyor mu, iyi tanıdığı ve meydan okuduğu çirkinlik ve kötülükten hâlâ korkuyor mu, korkmuyor mu, bilemem, ama kendi bozgunlarını dile getiren yenilmiş bir insanın acısıyla, hüznüyle konuşuyor. Hiçbir şeyi saklamıyor, hiçbir şeyi unutmamış. Boş boğaz bir edebiyatın halka, bohem yaşamın törelerini, barones Ange'in ve Marguerite Gautier'nin serüvenlerini anlattığı bir dönemde, eğlendirici öykülerin ardından, sırası geldiğinde, o, kırlardaki çoban türkülerini, ölü bir hayvanın yanındaki kır deyişini, katledilmiş yosmanın odasını söylemek için geldi, ilk ve son kişi oldu. Son gerçeği yazdı. Kendine bile yalan söylemedi. Kimseye yalan söylemedi. Kötülük Çiçekleri’nin baş döndüren bir kokusu var. O bu kokuları soludu. Anılarına kara çalmadı ve çalmıyor. Sarhoşluğunu seviyor ve bu sarhoşluk korkutacak kadar hüzünlü. Başka türlü suçlamıyor, başka türlü yakınmıyor, alabildiğine üzgün. Ortaya koyduğu eser onu yeteriyle aydınlatacak bir ışıktan, anlamını belirleyecek bir tür masaldan yoksun. Kitabına, Dante'nin yaptığı gibi İlahi Komedya adını verseydi, en gözü pek günahkar kadınlarını Cehennemin bölümlerinden birine yerleştirseydi, Lesbiemıes'ler tablosu bile rötuşa gerek duymazdı (...)”
Bu yazı muhafazakâr dindarları daha da ürkütür. Hemen arkasından “Kötülük Çiçeklerini” yerin dibine batıran bir yazı daha çıkar:
“Daha yakınlarda size Madame Bovary'den, edebi bir alçaklık, ahlak yıkımı, toplumsal bir yara olan o rezil başarıdan söz etmiştim. Şu günlerde Kötülük Çiçekleri adı altında yayınlanan şiir kitabının yanında Madame Bovary denen o iğrenç roman bile ağzı süt kokan çocuk kalır. Yazarı, Edgar Poe'yu çeviren, başıbozuk ve gerçekçi basının çirkefleriyle beslenmiş küçük bir toplulukta on yıldır büyük adam yerine konmuş Baudelaire adında biri. Bu kitabın nice alçaklıklar ve çirkefliklerle bezendiğini anlatacak kelime bulamıyorum. Yazarın dostları bile korkuya ve dehşete kapılmış durumdalar. Polisin harekete geçmesinden endişelenerek, telaş telaşa yazarının ruhsal bir çöküntü içinde olduğunu savunmaya çalışıyorlar. Dürüst bir kalem için bu kitaptan alıntılar yapmak bile çok zor. Kendine saygı duyan her okuru Baudelaire'i kırbaçlamaktan alıkoyan tek şey, ancak, ona karşı duyduğu tiksinti olabilir.”
Sonunda imparatorluk savcısı “Kötülük Çiçekleri’ne karşı “genel ahlaka ve dinsel inançlara saldırdığı” gerekçesiyle dava açar. Baudleaire’in avukatı “Madame Bovary” davasında Flaubert’i savunan, dönemin meşhur avukatı Gustave Chaix d’Est-Ange’ti.
*
Baudelaire'i ve kitabını suçlayan savcı şu fikirleri ileri sürer:
“Bir kitap hakkında, genel ahlaka aykırılıktan soruşturma açmak dikkat isteyen, nazik bir olay. Suçluluk kanıtlanamazsa, yazar, haksızlığa uğramış gibi görünür, açılan davayı basamak yapıp haksız bir üne kavuşur. Şunu hemen ekleyeyim ki, açtığımız davada önünüze getirdiğimiz şair, değerli yazarların, ciddi eleştirmenlerin savunduğu bir kimse. Bu durum, İçişleri Bakanlığı'nın görevini daha da güçleştirip karmaşık bir hale getiriyor.Bütün bunlara rağmen baylar, böyle bir görevin yerine getirilmesi gerektiğine yüzde yüz inanıyorum. Burada yargılamamız gereken yazar değil, eseridir; üstünde ciddiyetle durduğum husus, kovuşturmanın sonucu değil, gerekliliğidir.
Charles Baudelaire bir sanat okuluna bağlı değil, kendi göbeğini kendi kesmiş. İnandığı ilke ve kurama gelince, her şeyi dile getirmek, her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymak. Yani, insan doğasını en ince ayrıntılarına dek kurcalayacak, en sert ve çarpıcı deneyimlerle onu yansıtıp anlatacak, insan doğasını özellikle iğrenç yanlarıyla ele alarak abartacak, böylece etkili bir izlenim ve coşku yaratmış olacak ve sözüm ona, klasiğin, tekdüzeliğin, alışılmışın dışına çıkacak.
Yargıç, eleştirmen değildir, dolayısıyla, görevi de karşıt akımlar konusunda karar vermek, sanata değer biçmek, sanatı dile getirmek değildir. Yargıç sanat akımlarının yargıcı mı? Yasa koyucu yargıcın görevlerini saptamış, hukuk, genel ahlaka saldırıyı cezalandıran yargılar koymuş, bu suça karşı cezalar koymuş, yargıcı görevlendirmiş, ona bir yetki vermiş, ahlaka saldırı olup olmadığını, sınırın aşılıp aşılmadığını gözetle, denetle demiş. Yargıç bu sınırın bekçisidir, onun aşılmasına izin vermez”.
Savcı bu sözlerden sonra, Baudelaire'in “Takılar”, “Lethe”, “Pek Neşeli Kadına”, “Lesbos”, “Lanetlenmiş Kadınlar” ve “Vampirin Değişimleri” şiirlerindeki bazı dizelerden örnekler verir ve bunların ahlaka aykırı olduğunu ileri sürerek şöyle devam eder:
“Sanırım, genel ahlaka saldırıldığını kanıtlayan yeter sayıda örnek gösterdim.Baylar, ya utanma diye bir duygu kalmamış, ya da utanç duygusunun sınırları küstahça aşılmış durumda. Genel ahlaka olduğu kadar, dinsel ahlaka da saygı gösterilmiyor. Şair, insanın değil münkirlerin, Habil'in değil Kabil'in, Azizlerin değil Şeytan'ın yanında yer alıyor. Törelerimizin, toplumumuzun tek dayanağı olan büyük Hristiyan ahlakına saldırdığı için aslında Baudelaire'i ceza yargıcının önüne çıkarmak gerekirdi (…) Bana şöyle bir itirazda bulunmaya kalkanlar olacaktır: Efendim, bu kitap acıların kitabı; adından bile belli, yazar, kendimizi korumamız için kötülüğü ve onun aldatıcı okşayışlarını resmetmek istemiş. İsmine bakın, Kötülük Çiçekleri değil mi? Eğitim amacı güden bir kitapta ne diye saldırı arıyorsunuz? diyeceklerdir.
Eğitimmiş! Bu sözü daha önce de duyduk. Gerçek, hiç de bu değil.
Baş döndürücü kokudaki bazı çiçeklerin koklanmasında fayda mı var yani? Taşıdıkları zehir onlardan asla uzaklaşmaz; bu zehir insanın başına vurur, sinirleri uyuşturur, aklı bulandırır, baş döndürür, hatta öldürebilir.
‘Kötülüğü yalnız sarhoşluğa değil, aynı zamanda sefil ve utanç verici yanlarıyla resmediyorum’ diyeceksiniz! Ne çıkar; binlerce kitap bastırıyor, düşük fiyata satıyorsunuz, kendileri için yazdığınız bu çok sayıdaki okur, her düzeyden, her yaştan, her koşuldan okurlar nice övgüyle sözünü ettiğiniz zehirlere karşı panzehre sahip mi? Hatta eğitilmiş okurlarınız, yetiştirdiklerinizin çoğunun iyiyi kötüden ayırabildiğine, tam anlamıyla dengeli bir kafaya, dengeli bir imgelem ve duyguya sahip olduğuna inanıyor musunuz? (...) İnsan az çok güçsüz, az çok zayıf, az çok hastadır, varlığını inkâr etsin etmesin, ilk günahının ağırlığını taşır. Asıl doğası buysa; bu doğa, güçlü bir erdem savunucusunca keskin hatlarla ortaya konmadığı, yazılmadığı sürece, kişi, yazarın vermek istediği eğitimle ilgilenmeksizin şehvetli havailiklerden kolayca zevk alır.”
Avukatın güçlü savunmasına rağmen mahkeme, “Lesbos”, “Lanatlenmiş Kadınlar”, “Lethe”, “Pek Neşeli Kadınlar”, “Takılar” ve “Vampirin Değişimleri” şiirlerinin, yani 299 dizenin kitaptan çıkartılmasına karar verir, ayrıca şaire ve yayıncıya para cezasını verir.
Şair, “Kötülük Çiçekleri” üzerinde yıllarca çalışmıştı. 299 dize kitaptan çıkartılınca kitabın bütünlüğü bozulur ve şair ölünceye kadar bu boşluğu doldurmak için çırpınıp durur.
*
Baudelaire, mahkemede argüman olarak kullansın diye avukatına bir tür savunma vermiş, bu savunmada da kendi eserini doğrudan doğruya savunmak yerine, kitabının yanlış anlaşıldığını anlatmıştı. Sartre’a göre şairin bu dava sırasındaki tutumu “iki yüzlü” bir tutumdu. Baudelaire dair yazdığı bir incelemede şunları söyler filozof:
“Yargılama sırasındaki davranışı gariptir. Kitabının içeriğini bir kez olsun savunmaya kalkışmaz, yargıçlara, aynasızların ve gammazların ahlakını benimsemediğini bir kezcik olsun açıklamaya kalkmaz. Tersine, onaylamadığı mevcut ahlaka sahip çıkmaya, savunmasını bu temel üstüne oturtmaya çalışır, kitabının anlamı üstüne yalan söylemenin gizli utancını kabullenir. Kimi zaman sıradan bir eğlence gibi tanıtır kitabını, kimi zaman günah tiksintisi yaratma amacı güden yapıcı bir eser olarak gösterir (…) Kendisini yargılamalarına göz yumar, yargıçlarını onaylar, hatta Kraliçeye ‘mahkemece hayranlık verici bir incelikle yargılandığını’ yazar, dahası, toplumsal bir aklanma ister.”
*
Bütün şiirlerini Türkçeye çevirmiş olan Erdoğan Alkan’a göre Baudelaire, sanatında ne kadar güçlü, inatçı ve kararlıysa, özel hayatında da o kadar zayıf, iradesiz ve kararsızdı. Belki babasız büyümüş olmasındandır. Şarap ve afyona olan müptelalığının da bunda etkisi var. Paranoyaktı, kendini övenlerden bile korkardı. Savurgan ve tembeldi, çalışmazdı, babasından kalan parayla geçinirdi. Savaşçı değildi, üvey babası General Aupick’in kişiliği altında ezilirken, gücünü sadece onu çok seven kederli annesine karşı kullanır, onu her defasında üzer, para koparmak için intihar girişiminde bulunur, bir engelle karşılaşınca da pes eder, Akademi’ye adaylığını kor, sonra korkup adaylıktan çekilirdi. Kendine güveni yoktu, cinsel hayatında da hakeza, bu yüzden kadınları küçük görür, sevişmeyi ameliyata benzetirdi. Mantığından çok duygularıyla hareket ederdi. Kinciydi, ikiyüzlüydü. Hem mektuplarında Hugo’ya iltifat eder, ona birçok şiirini adar hem de bulduğu her fırsatta arkasından konuşur, dedikodusunu yapar.
*
Baudelaire Hindistan yolculuğuna çıkmadan önce bir fahişeden frengi virüsünü kapmıştı. Uzmanlara göre o bir mazoşistti ve bu hastalığı bilerek yakalanmıştı. Bir şiirinde şunları yazar:
“Yara ben'im, bıçak ben'im
Hem tokat, hem tokat yiyen
Çarmıh da ben, İsa da ben
Hem celladım, hem kurbanım.”
Midesinden rahatsızdı, gençlik yıllarında kaptığı frengi de nüksedince 1862 başlarından itibaren sağlığı iyice bozulur. Ağrılarını dindirmek için bir şiirinde “Bu dar ve öylesine tiksintiyle dolu dünyada tanıdık tek bir nesne gülümsüyor bana: Afyon şişesi” dediği o şişeye sarılır. Ağrılar bedenini terk etmez, gittikçe şiddetlenir. 1866 yılının 15 Mart’ında, yurttaş duyarsızlığı ve alacaklılardan kaçtığı Brüksel’in Namur semtindeki Saint-Loups kilisesini gezerken, aniden felç geçirir ve yere yığılır. Aklı başındadır ama artık konuşamaz. Temmuz başında annesi onu Paris’e getirir, Doktor Duval’in hastanesine yatırır. Arkadaşları sık sık ziyaretine gelir. 31 Ağustos 1867 günü uzun süren bir can çekişmeden sonra çok sevdiği annesinin kollarında ölür. 2 Eylül günü Montparnasse bölgesindeki aile mezarlığına, hayatı boyunca nefret ettiği üvey babası General Aupick’in yanına gömülür.
*
Geriye;
“Birer kuklayız bizler, İbliste iplerimiz!
Çekici bir yan buluruz iğrenç nesnelerde;
Korkusuzca, pis kokan karanlıklar içinde,
Her gün bir adım daha Cehenneme ineriz,”
benzeri yüzlerce ölümsüz mısra bırakır.
(Bu portreyi yazarken, Erdoğan Alkan’ın “Karanlıklar Prensi Baudelaire”den, -Evrensel Kültür Kitaplığı- yararlandım.)
- 1
"Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa - 2
Yaklaşan felaket! - 3
İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası - 4
Dostoyevski neyimiz olur? - 5
Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi? - 6
"Suphi'yi kim öldürdü?" - 7
Gazoz! - 8
Yol ayrımında bir serbesti denemesi - 9
Atatürk, Kemalist değildi! - 10
Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi?