Pei-Yu Chang adında Tayvanlı bir öğrenci, memleketi Taipei’de Alman Dili ve Edebiyatını okuduktan sonra yüksek lisans için Almanya’nın Münster şehrine gider. Münster Sanat Akademisi’nde görsel iletişim tasarımı bölümünde, illüstrasyon dalında bitirme tezi üzerine düşünür ve bütün zamanların en ağır meselelerinden birisi olan muhacirlik meselesinde karar kılar.
Seçtiği mevzu üzerine düşünürken yolu Marbach şehrinde Modern Edebiyat Müzesi’ne düşer. Girer içeri, birbirinden ilginç nesneler arasında gözüne bir bavul ilişir. Bavul boştur ve içinde küçük bir kağıda yazılmış şu not vardır:
“Bu bavul hayatım kadar önemlidir.”
Bavulun sahibi Alman düşünür, yazar Walter Benjamin’di. Pei-Yu Chang şüphesiz daha önce Benjamin’in adını duymuştu. Onun yirminci asrın en büyük entelektüellerinden birisi olduğunu biliyordu. O Avrupa’nın “zihniydi” amenna ama bu bavul da neyin nesiydi? Neden “hayatından daha önemliydi?” Başladı bunu sorgulamaya. Benjamin’i okudu, okudukça dehşete düştü. Araştırdı, araştırdıkça yeni şeyler keşfetti. Tuhaf bir kaderi vardı adamın. İntihar etmeseydi, o gecenin sabahında gitmek istediği yere gidecek, peşindeki Nazilerden kurtulacak, belki de insanlığın zihin dünyasına bambaşka kapılar açacaktı.
Onu, ömrünün 49’uncu yılında intihara sürükleyen şey, bir kaçıştı. Nazilerden kaçıyordu ve Amerika’ya sığınmaya gidiyordu. Bir süre önce “okumaktan çok birlikte yaşamak için oluşturduğu kütüphanesinden” yüreği parçalanarak ayrılmış, memleketi Almanya’dan Paris’e kaçmış, Naziler orayı da işgal edince İspanya üzerinden Portekiz’e, oradan da Amerika’ya gitmek için yola çıkmıştı. O bir kaçaktı artık; yerinden yurdundan olmuş, yanına o bavulu almış ve yola çıkmış bir göçmen...
Bu hikâyenin ayrıntılarına vakıf olunca; Pei-Yu Chang’ın kafasında yüksek lisans tezi netleşir. Geçmişten bugüne insanlar neden yurtlarından kaçmak zorunda kalıyordu? Sığınmacıların birbirlerinden farklı kaderlerine yakından bakma isteği onu muhteşem bir fikre götürdü. Chang hem iyi bir metin yazarı hem de iyi bir çizerdi.
Önünde gizemli bir bavul ve hiçbir bavula sığmayacak kadar acı, keder, hüzün, ayrılık, gözyaşı ve kan barındıran muhacirlik meselesi vardı. Yazmaya başladı hikâyeyi ve yazdıklarını resimledi. Ortaya benzeri olmayan bir çocuk kitabı çıktı; kitabına “Bay Benjamin’in Gizemli Bavulu” adını verdi. Kitap 2022 yılında Türkçede de çıktı.
Kitap elime geçince “bavul” kavramı bende bir sürü çağrışıma yol açtı.
*
Benjamin’in bavulu; Chang için “gizemini” koruyadursun, aslında o bavulda ne olduğu pek gizemli bir sır değildir. Kendi hayatını tehlikeye atarak Yahudi büyük sanatçıları, yazar ve ressamları, müzisyenleri Nazilerden kurtarmak için, Fransa’dan İspanya sınırına giden gizli patikalardan geçiren direnişçi Lisa Fittko’ya o bavulda ne olduğunu söylemişti Benjamin muhtemelen. Ona bir şey olursa o bavul “muhafazaya” alınacaktı, zira onda en büyük eseri Pasajlar Çalışması’nın taslağı vardı. Pasajlara 1927’de başlamış ve üzerinde on üç yıl çalışmıştı. İspanya sınırında intihar ettiği odada bulunan bavuldaki taslak bitmiş bir taslak değildi. Ama onun için “hayatı kadar önemli”ydi. İlk önce elli sayfalık bir deneme olarak düşünülen çalışma, 1982 yılında ilk defa basıldığında 1000 sayfaya ulaşmıştı. Çalışmanın ilk sayfası yoktur ve eser hep bir “taslak” olarak kalmıştır bugüne.
*
Yolculuğa çıkan her yolcunun mutlaka bir bavulu vardır. Muhacir olsun, gönüllü yolcu olsun, seyyah olsun, turist olsun fark etmez. “Yangında ilk kurtarılacak” eşya değildir çoğunlukla bavulda tıkıştırılanlar. Mülteci, yeri geldiğinde hemen bavuldan vazgeçebilir ama seyyahın bavulu her şeyidir. Kaybolsa havaalanında veya bir tren garında veya otobüs terminalinde ortalığı birbirine katar zira o bavulda ne olduğunu sadece o bilir. O kadar zahmetle toplanmıştır ki o bavul, “daha bavul toplanacak” sözü yolculuk öncesinde en sık tekrarlana sözdür.
*
Enis Batur’la yapılan bir mülakatta “şair-mülkiyet” ilişkisi üzerine sorulan bir soruda sözü Yahya Kemal’e getirir Batur ve şunları söyler:
“…. Yahya Kemal müzmin bekâr, hiç evlenmemiş, ev edinmemiş hiçbir zaman kiracı bile olmamış. Ya arkadaşlarının evinde yaşamış ya Park Otel’de yaşamış, mal almamış, mülk almamış, işte Park Otel’de öldüğü zaman odasında bulunanların dökümünü yaptık; iki bavul dolusu eşya, biraz kitap hepsi bu.”
Otel-bavul deyince aklıma Madımak Oteli’nin merdivenlerine oturmuş, elinde sapı kırık bir fırçayla bize bakan şair Metin Altıok’un bavulu düştü. Yanan diğer insanlar gibi o da bir bavulla gelmiştir mutlaka otele. Belki bavulunu açmış, içindekileri yerleştirmiş, bir kısmını da bavulda bırakmıştı. Merdivenlerde elinde o sapı kırık fırçayla otururken o sırada sanırım onun aklında kendisiyle beraber yangından bavulu da kurtarmak geçmiyordur. Bavuluyla birlikte yaktılar şairi ama o bavulda ne olduğunu hiçbir zaman hiç kimse öğrenemeyecek.
“Bulutu yüzüne eğmiş, yanakları buz gibi bir gezgin ay, bir gece kimselere görünmeden kaçak bir trene biner” onun “Kimselere Görünmeden” şiirinde, ki şiirin gerisi şöyle:
“Ve gizlenip tahta Bir bavulun içine, Karanlıkta eli Soğuk bir silaha değmiştir. Buruşuk bir mektup
Ve bir çocuk fotoğrafından, Alnını acıyla kırıştıran Ayrılığı sezmiştir. Kim bilir kaç gece
Gözüne uyku girmemiştir”
Elinde bavuluyla yolculuğa çıkan herkes o andan itibaren yalnızdır. Bavuldadır yalnızlığın ilacı; çoğu zaman bir kitap, buruşuk bir mektup, sevdiğinin fotoğrafı, çocukların çerçevelenmiş resimleri, belki de şiirdeki bavula şairin tıkıştırdığı bir silah… Ve inilen bir istasyon;
“Akşamın alacasında terli bir istasyonda,
dağıldıktan sonra kalabalık
yanında bavulu düğmeli kılıfıyla,
bekleyen bir adamdır yalnızlık.
İlerler neden sonra adımlarıyla,
iyice bastırmadan karanlık.”
Sahi, eskiden “düğmeli kılıflı” tahta bavullar vardı. Ben böyle bir bavulu hayal meyal hatırlıyorum. Yaman bir kıştı. Kurtlar inmişti köye açlıktan, her yere ıssızlık çökmüştü. Askerden dönen en büyük ağabeyim, o kış günü elinde tahta bir bavulla girmişti içeri. (Ben de İstanbul’a öyle bir bavulla geldim 83 yazında, benim bavulum kırıktı.) Böyle bir nesne o zamana kadar evimize hiç girmemişti. Dikdörtgen, ince tahtadan bavulu evin tam ortasına bırakmıştı. Herkes sarılıp hasret giderdikten sonra hepimizin gözleri önünde açıldı bavul. Bir kutu bisküvi -ki biz ona “çocuk ekmeği” (nane biçûka) diyorduk- çıktı, bir şişe kolonya (şişenin üzerindeki çoban resmi hâlâ gözümün önünde), birkaç paket asker sigarası, bir kâğıt kesede de rengarenk şekerlemeler… Karanlık odanın içini aydınlattılar hep birlikte bavuldan çıkanlar. Abim bize askerden şehir kokusunu getirmişti tahta bir bavulun içinde.
*
Eline bir bavul almadan, çok az kişi koyulur yollara. Herman Hesse demiş ki, “Bavul insanın en melankolik eşyasıdır; içine acılarını tıkıştırıp koşar adım uzaklaşırsın,” tıpkı “çekip gideceği besbelli”, “dönüp geleceği besbelli” Sezai Karakoç’un “Lili”si gibi; “Lilinin güneşin altında duruşu yok mu/Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu/Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu/Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu/Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı/ Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu”. Ama dönüşü de var Liliyâr’ın yine elinde bavulu: “Lilinin bir tavşan gibi koşuşu/Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu/Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı/Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu”.
Var!
Gidip dönen Liliyâr’ın bavulunda ne var? Bilen var mı?
*
Edip Cansever’in “Masa” şiiri “Bavul” olsaydı nasıl olurdu sahiden? “Yaşama sevinci içindeki adam” bavula; “pencereden gelen ışığı”, “bisiklet sesini, çıkrık sesini”, “ekmeğin, havanın yumuşaklığını”, “aklında olup bitenleri”, hayatta yapmak istediklerini, bütün sevdiklerini, “üç kere üç dokuz ederdi” o dokuzu, içmek istediği biranın “dökülüşünü”, “uykusunu”, “uyanıklığını”, “tokluğunu” açlığını” koyabilir miydi gerçekten?
Bunların tümünü masaya sığdırmıştı ya şair, hepsi bir bavula sığar mıydı?
Bilmem.
Yaşasaydı sorardık şaire.
*
Koleksiyoner İrfan Yalın “Bavulun Tarihi” yazısında şunları söyler:
“Tarihçilerin çoğu ilk tekerlekli bavulun haçlı seferleri sırasında kullanıldığı konusunda hemfikir. Yazılı kayıtlardan derlenen bilgiler ışığında denilen o ki, 1147-1149 yılları arasında kutsal topraklar istikametinde gerçekleşen 2. Haçlı Seferinin hemen sonrasında bavul taşıma konusunda bir devrim yaşanmış. O güne kadar zırhlarını, silahlarını ve yıllar sürecek yürüyüşte ayakta kalmak adına yanlarında bulundurdukları tuz gibi, su gibi, yedek giysi ve örtü gibi temel ihtiyaç malzemelerini taşımaktan bitap düşen askerler 1153 yılında taşıdıkları bavulların altına tekerlek ekleyerek rahata kavuşmuşlar.”
Romalılar rahata kavuşmuş da günümüzde Venedik’te yaşayan onların bilmem kaçıncı göbekten torunları bavullardan oldukça mustaripler. 2014 yılında bu şehre gittiğimizde tekerlekli bavula yasak gelmek üzereydi. Şehirde yaşayan ahali yılın 12 ayında bavul tekerleklerinin kesme taşlarla döşeli sokaklarda çıkardıkları tekdüze seslerden rahatsızdı, şikayetlerini dillendiren çeşitli eylemler yapıyorlardı. Yılda 20 milyon turist ziyaret ediyordu bu şehri, yarısı tekerlekli bavul sürüklese arkasında çıkardıkları sesi siz düşünün gari. Şehre gelecek olanlara daha az ses çıkaran yumuşak tekerlekli bavullarla gelin, aksi takdirde ceza yersiniz demeye hazırlanıyorlardı biz oradayken, sonra ne yaptılar, takip edemedim.
*
İyi şair Haydar Ergülen, “Şairin Bavulu” diye bir kitap çıkardı bir iki sene önce. Ona bu fikri veren de Cemal Süreya’nın “şemsiyesi”ydi. Hepsinin eline birer şemsiye tutuşturmuştu Cemal Süreya “99 Yüz”de anlattığı şahsiyetlerin… Haydar Ergülen de şemsiye yerine bavul taşısalardı “giden” şairler gözümüze nasıl görünürlerdi sorusunu sorduktan sonra portrelerini yazmaya girişmiş ölen o şairlerin.
Ulaştığı sonuçlar şöyle:
Yunus Emre bavul taşımazdı, olsa olsa çıkını olurdu onun, içi Türkçe kelimelerle dolu… Yahya Kemal’in bavulu Paris görmüştür, giderken bavulu eski püskü, dönerken gıcır gıcır olsa gerek, ne de olsa “mektepten” dönüyordu memlekete. Nazım Hikmet’in bavulu tahtadandır, çürümüş, hapishane koğuşlarının rutubet kokusu sinmiştir üzerine. Sait Faik’in bavulu Ada kokar, içi deniz sevgisiyle doludur, bir de insan… Can Yücel’in bavulu yok, o sırtında küfe taşır. Sızıp düştüğünde birisi ona koyup taşısın evine diye. Ahmed Arif’in bavulu gıcır gıcır, cilalıdır ama kurşun delikleri var üzerinde, içinde sepya fotoğraflar bir de. Ece Ayhan’ın bavulu o kadar çok yer görmüş ki, Kaymakamlık katından indirilmiş sık sık yolculuklara çıkarken. Edip Cansever ile Turgut Uyar’ın bavulları birbirine benzer, yan yana çıkıp geliyor, ikisi de sıkılgandır. Orhan Veli de Melih Cevdet de Oktay Rifat da evden kaçmış haylaz çocuklardır, yanlarına aldıklarını bulabildikleri bavula tıkıştırmışlar. Gülten Akın bavulunu devrimci oğlu için hazırlamış kendi eliyle. Cemal Süreya’nın bavulu Afyon Garı’nda bulunmuş. Ülkü Tamer’inki ağzına kadar ironi ile doludur. Arkadaş Özgür dayak yerken bavulu da yanındadır, bavulunu da dövmüşler vicdansızlar. Metin Altıok ile Behçet Aysan’ın bavullarını onlarla birlikte yaktılar. Küçük İskender’in bavulu yok, küçük bir valiz taşır o, “coşkudan patlamak” üzeredir valiz. Nilgün Marmara’nın bavulu katlanmış bir halde duruyor intihar ettiği yerde. Sabahattin Ali’nin bavulu kayıptır, ölüsünü Bulgar sınırında bulduklarında. Behçet Necatigil evde bıraktı bavulunu, zaten onun her şeyi evdedir. Attila İlhan’ın bavulunda bir yığın cinayet aleti vardır. Lorca’nın bavulu nar çiçeği kokar.
Sezai Karakoç da benden…
Onun bir bavula sığdıracak hiçbir şeyi olmadığı için hep elde bir poşet taşıdı gidip gelirken. O poşette ne vardı, bilinmez!
*
Ressam Bedri Rahmi’nin oğlu Mehmet’le evlenen Hughette Eyüboğlu, “Kanadalı Bir Gelinin Türkiye Anıları” kitabında, evlendikten sonra Kanada’dan Türkiye’ye gelmek üzere kocasıyla birlikte havaalanına gittiklerinde, THY’nin kontuarında karşılaştığı manzaraya çok şaşırdığını anlatır.
Küçük bir çantası vardır onun. Ama bilet kuyruğunda bekleyen Türkler öyle mi? Her birisinin önünde en az iki bavul… Bu kadar çok bavulla ne taşıdıklarını düşünür Türklerin, sorduğu soruya mantıklı bir cevap bulamaz.
Oysa sorunun kolay bir cevabı vardır:
Göçebenin evi sırtındadır.
*
Bavul insana hem gidişi hem de dönüşü hatırlatır. İstersen özlemleri, hüzünleri, ayrılıkları, kederi, aile fotoğrafını, yürümek için ayakkabılarını, ısınmak için kazaklarını, makyaj çantanı, tıraş takımlarını, ayakkabıları, gömleklerini, iç çamaşırlarını, pijamalarını, eşarbını, eşofmanını, şampuanı, diş fırçasını, macunu, duş jelini, parfümünü, tırnak makasını, fırçanı, tokanı, saç kurutma makinasını, yağmurluğunu, takılarını, cep telefonu şarj cihazını, güneş gözlüğünü, ilaçlarını, yara bandını, kitap, kalem, ajanda, dizüstü bilgisayarını, sivrisinek kovucusunu, yara bandını, sevgiliye olan hasreti, uzak düşleri, yakın kavuşmaları canın ne istiyorsa koy bavula; istersen hiçbir şey koyma, tıpkı müzede içinde bir notla duran Benjamin’in bavulu gibi bomboş olsun, huzursuzsan eğer o bavul leş gibi ağır; yok eğer bir kavuşmaya gidiyorsan, bavulunda istersen Atlas’ın sırtladığı dünya olsun, o bavul tüy kadar hafif gelir sana.
*
Walter Benjamin rehberi Lisa Fittko’nun gösterdiği patika yolda Pirene dağlarını tırmanırken bavuluna sıkı sıkıya sarılmıştı. Eli yorulduğunda göğsüne, göğsü terlediğinde eline alıyordu onu. İçinde “hayatı”, bir de bacaklarına kuvvet ruhuna güç veren Goethe’nin bir şiir kitabı vardı. Soluğu kesildiğinde bavulundan hep aynı kitabı çıkardı, yüksek sesle büyük şairin şiirlerini okudu yol arkadaşlarına.
O yaşına kadar yazdığı her satırla “küçük bir zafer” elde etmişti. Şimdi büyük yenilgiye doğru adım adım dağı tırmanıyordu. Ölümden korkmuyordu çünkü bavulunda “hayatı kadar mühim” bir şey vardı.
- 1
"Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa - 2
Yaklaşan felaket! - 3
İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası - 4
Dostoyevski neyimiz olur? - 5
Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi? - 6
"Suphi'yi kim öldürdü?" - 7
Gazoz! - 8
Yol ayrımında bir serbesti denemesi - 9
Atatürk, Kemalist değildi! - 10
Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi?