Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Masallar birer hazinedir. Hepsinin içinde küpler dolusu altın var. Saraylar altından, kasırlar konaklar hanlar hamamlar altındandır. Biri yolda altın bulur, başını belaya sokar. Biri altın arar, altın birisinin yoluna Şahmeranı çıkarır, altın gibi bir hayata kavuşmuşken kırkıncı odaya girmesi yasaklanan birisi o odaya girer, o zengin hayatı son bulur, eski haline döner.

        “Bin Bir Gece Masalları” ilk defa 1704 yılında Fransızcaya çevrilince, Batılılar Doğuyu o masal ülkesi sandı. Doğunun şehirleri altından inşa edilmiş, ırmakları altın akıyordu! O görkemli hayatı görüp yaşamak için çıktılar yola seyyahlar, o masalların atmosferi birçok yazar ve gezgini Doğu’nun coğrafyasına sürükledi, birçoğunun başına büyük felaketler geldi.

        Ama gelin görün ki karşılaştıkları Doğu hiç de o masallarda okudukları Doğu değildi. O görkemli, altından hayat sadece kendisinin ve başka kadınların hayatını kurtarmak için çabalayan Şehrazat’ın uydurmasıydı.

        Masallardaki tılsımlı altınlar gizemini muhafaza ededursun; insan altını keşfettiği günden beri onun peşinden hiç ayrılmadı.

        Kimisi buldu onu, kimisi arayarak ömrünü tüketti. Bulan hayrını görmedi, arayan hayrını görürüm diye arayışından hiç vazgeçmedi. Binlerce yıldan beri bu durum hiç değişmedi.

        *

        Esir aldıkları 2 milyon Çinlinin eline ok ve yay vererek; tamamı altından inşa edilmiş, kaleleri burçları, köprüleri kasırları altından Bağdat’ı almak üzere 1254 yılının ocak ayında, çekirge sürüsü misali harekete geçen Hülagu komutasındaki Moğol ordusu, bir sene sonra Eylül 1255’te Semerkant’a vardı.

        Girdikleri her yeri viraneye çeviriyorlardı. Semerkant’a da zalimce giriştiler. Bir kadın, almasınlar diye boynundaki inci kolyenin tanelerini yutmaya başladı. Bir asker gördü, kadının karnını yardı, incileri çıkardı. Kadının karnından çıkan incileri başka askerler de görünce, bütün kadınların karnında inci var diye, önünde geleni kadının karnını yarmaya başladılar.

        Estirdikleri terörün etkisi Bağdat’taki Abbasi Halifesi Mustasım Billah’a tez ulaştı. Zaten Hülagu’nun elçileri çoktan varmıştı şehre; Halife tez elden Hülagu Han’ın tebaası olmayı kabul etmeliydi!

        22 Ocak’ta Moğol ordusu şehrin muhasarasını başlattı. Heyhat, önlerine vardıkları sur altından değil, taştandı. Surları aşmaları 6 günlerini aldı. Girdiler şehre. Ne köşkler konaklar ne hanlar hamamlar ne camiler minareler ne çeşmeler sebiller altındandı. Halife, “Bin Bir Gece Masalları”nda anlatılan bütün o altınları nereye saklamıştı acep? 10 Şubat günü Halife Mustasım Billah oğullarıyla birlikte Hülagu’ya teslim oldu. Hazineden bir tepsi altın getirdiler huzura. Moğollardan altınları gizlemiş olan Halife’yi aç bir halde öte dünyaya göndermek olmazdı. Tepsinin içindeki altınları bir bir yutturmaya başladılar. Sonra onu bir İran halısına sardılar. Moğollar saltanat kanı dökmezdi. Halıya sarılı bedeni atlarının ayakları altına attılar. Atlar üzerinde gezinmeye başladı; atlar Halife’yi çiğneye çiğneye öldürdüler.

        Hülagu Bağdat’a girmeden dört yüz sene evvel Halife el-Memun, inşa ettirdiği Beytü’l Hikme’ye, yani bilgelik merkezi olan kütüphaneye konulmak üzere çevirttiği her kitabın (Aristo, Galen, Hipokrat, Apollonius, Arşimed, Öklid, Batlamyus’un ve daha nice alimin kitapları) ağırlığı kadar mütercimlere altın vermişti. Kütüphanenin ağzına kadar altınla dolu olduğu şayiası belki böyle gitmişti Hülagu’nun kulağına. Moğollar heyecanla girdiler Beyt’ül Hikme’ye, raflarda altın yerine cilt cilt kitaplardan başka bir şey yoktu. Ateşe verdiler!

        *

        Hülagu’nun surları kaleleri, hanları hamamları altındandır diye tarumar ettiği Bağdat seferinden 300 sene sonra bu kez Peru’daki İnka topraklarını İspanyol Francisco Pizarro ele geçirdi. Pizarro başlangıçta bir domuz çobanıydı. Yanına kendisine benzer yüzlerce çapulcuyu aldı ve Peru’ya doğru sefere çıktı. Bir Katolik’ti. İnka İmparatoru Atahualpa’yı esir aldıktan sonra ona dedi ki:

        “Seni nasıl olsa öldüreceğim. Doğru dini kabul et de hiç değilse ruhun kurtulsun”.

        Pizarro, işgal ettiği Peru’daki İnka ülkesinin gerçek bir altın ülkesi olduğunu biliyordu. Ülkeyi işgal etmeye giderken, Pizarro yanında İspanyol tarihçi Garcia Sarmiento’yu da vakanüvis olarak götürmüştü. Sarmiento karşılaştıkları altınları şöyle anlatır:

        “Güneş Tapınağı bence inanılmaz bir yerdi. Tapınağın duvarları boydan boya altınla kaplanmıştı. (…) Güneş Tapınağı beni çok etkilemişti. Fakat bu yerin altındaki ve inanılmaz şekilde ışıklandırılmış bahçeye bakarken bir süre gözlerime inanamadım. (…) Büyük bahçenin toprakları altındandı. (…) Bu topraklara mısır ekilmişti. Yetişmiş mısırların sapları, yaprakları, püskülleri, koçanları, taneleri, yani her şeyi altındandı. (…) Bu altın mısırlardan başka, yirmiden fazla koyun ve kuzu gördüm. Bunlar da altından yapılmıştı. (…) Koyun ve kuzuları koruyan çobanlar da yine som altındandı.” (Rubert Furneaux, Kayıp Uygarlıklar, Altın Kitapları)

        Hülagu Bağdat’a ne yaptıysa, Pizarro da İnka ülkesine onları yaptı. Büyük yağma başladı. Tıpkı tutsak alınan Halife gibi, İnka İmparatoru da tutsak alındı. Sarmiento şöyle devam eder anlatmaya:

        “İmparatorun kapatıldığı oda altı metre boyundaydı ve eni de beş metreye yakındı. Pizarro, duvarın üç metre yüksekliğinde bir çizgi çizerek, Atahualpa’ya, ‘Buraya kadar altın doldursan seni serbest bırakırım’ dedi. (…) İmparator odayı altınla doldurmayı kabul etti. Odada altınlar, İmparator’un dizlerine kadar yükseldi.”

        Tapınaktaki her şey Pizarro’nun olacaktı; beraberinde götürdüğü çapulcular ülkenin diğer yerlerini yağmalayabilirdi. Orda altından bir dünya vardı ve o dünya sadece onun olacaktı.

        On Altıncı Yüzyıl’da yaşanmış bu vaka, Güney Amerika’da yaşanmış ilk “Altına Hücum” vakasıydı.

        *

        Aradan üç yüz yıl daha geçti. Bu kez benzer bir “altına hücum” vakası General Sutter’ın Kaliforniya’daki uçsuz bucaksız arazisinde yaşandı. Sutter’in arazisinin büyüklüğünü tahmin etmek zordu. Günün birinde o arazide altın bulundu. Haber tez yayıldı etrafa. İpini koparan oraya koşmaya başladı. Elde kazma kürek kazmaya başladılar her yeri. Bulabildikleri her türlü aletle toprağın altını üstüne getirdiler. Bu büyük kazıdan ne kadar altın çıktı tam olarak bilinmiyor ama bilinen bir şey var; o kazıların üzerinde zamanla biri Sacramento öteki San Fransisco adını alacak olan iki şehir yükseldi. Arazinin sahibi Sutter hemen mahkemeye koştu. Açtığı dava hukuk tarihinin en ilginç davalarından birisi olarak bilinir. Sutter, yağmalanarak şehre dönüştürülen arazisi için, o zamanın parasıyla 25 milyon dolar tazminat talep etti. Topraktan çıkan altın için de hisse senedi istedi. Davayı kazandı kazanmasına ama parayı alamadı. 1880 yılında arazisi üzerine iki şehir kurulan Sutter, Washington’da yoksulluk içinde öldü.

        *

        Keşfedildiği günden beri altını bu kadar çekici kılan neydi? Nasıl bir etkiye sahipti? Bu sorunun cevabını Shakespeare şöyle verir:

        “Bu sarı köle

        Bağlar, çözer dinleri; günahkârı kutsar,

        Cüzamlıya bile taptırır insanı; alır hırsızı,

        Unvan verir, nişan verir, şan verir,

        Oturtur senatörlerle yan yana.”

        *

        Altına ulaşma tutkusu, insanın önüne geçemediği bir tutkudur; hiçbir tutkuya benzemez. Bir kez işi defineciliğe vuran bir daha iflah olmaz. Sanmayın altına ulaşan Hülagu, Pizarro ve “altına hücum” diyerek kazdıkları yeri şehirlere dönüştürenler mutlu mesut yaşadılar. Tam tersine, altın tutkusu hepsine felaketler getirdi. Gerek Pizarro ve yanındaki çapulcular gerekse benzer heveslerle ta Rodezya’ya gidenlerin tümü hayal kırıklığına uğradılar. Çoğu bu uğurda öldü. Ellerine geçirdikleri yalan yanlış haritalarla köylerinin arkasındaki dağları, eski kiliseleri, mezarlıkları, harabeleri altın bulacağım diye altüst edenler hep felaketle karşılaştı, çoğu bu uğurda ailelerini kaybetti, ellerindeki avuçlarındakileri de bu uğurda yitirdiler.

        Altına ulaşma tutkusu, tutkuların en güçlüsü, en tehlikelisidir. İnsanı deli divane eder. Uzak yollara düşürür, dinden imandan çıkarır. Hem kendi canından eder hem de katil yapar.

        Avrupalılar, Afrika kıtasında yaşayan günahsız milyonlarca insanın tepesine önce oradaki altın yatakları için çöreklendiler. “Tuttuğun altın olsun” dileği Frigya Kralı Midas’dan miras kalmıştır bize. Ya Haçlılar! Herkes onlar İstanbul üzerinden Ortadoğu’ya doğru yalın kılıç sefere çıktıklarında, Hıristiyanlığı buralara yaymak için geldiklerini sanır. Belki ama İstanbul’a girer girmez Ayasofya’da ibadet etmek yerine, kiliseleri yağmalamakla işe başladılar. İstanbul’un fethi sırasında, Fatih de üç gün yağmaya izin verince savaşçılar heveslendiler.

        Altın tutkusu benzemez hiçbir tutkuya. Haz verir. Aklını başından alır adamın. Gelin görün ki, bu tutkuya bigane kalan bazı insanlar da yaşamıştır aramızda. Mevlana bunlardan birisidir, “Mesnevi”de der ki:

        “Be Huda meyl nedarem ne beçerb u ne beşîn

        Ne beden kîse-i pur zer ne bedan kâse-i zerrin”

        (Andolsun Tanrı’ya ki ne yağlıya gönlüm akmada ne tatlıya

        Ne o altın dolu kâseye meylim var ne o altın kâseye)

        Ahmet Eflaki’nin “Ariflerin Menkıbeleri”nde aktardığına göre Mevlana bir gün saçını başını yolan, dövünen, kendini oradan oraya atan bir adamla karşılaşmış. Durup sormuş “Ne dövünüp duruyorsun be adam, ne geldi başına?” Adam, “Altın dolu kesemi kaybettim, ben dövünmeyeyim de kim dövünsün” cevabını verince Mevlana ona şu öğüdü vermiş:

        “Kaybettim deme, buldum de be mübarek…”

        *

        Altın iyi dövülür ama zor kaynar. Dövüldükçe yayılır. Derler ki eğer 100 gram altının ve 100 metrekare bir eviniz varsa, altını döve döve sündürerek bütün evin duvarlarını o altınla kaplayabilirsiniz.

        Asil bir metaldir. Kutsaldır. Bütün kutsal kitaplarda adı geçer. Aztekler’e göre altın, Tanrı’nın teridir.

        Azdır. Narindir. Gizlidir. Toprağın en derinindedir. Cıvaya benzemez, ele avuca sığar. Cüzdana girer, bir gelinin boynunu süsler, yüzük olur girer parmağa, film yarışmasında palmiye olur, ayı olur, portakal, koza olur, sporda madalyon, boksta eldiven olur, banka kasasına girer, sanalı bile vardır şimdi. Ama bir özelliği var ki, kolay kolay ele geçmez, binlerce metreküp toprağı karıştırsan ancak birkaç gram altın geçer eline ki o da işe yaramaz. İşe yarar hale gelmesi için tonlarca cevheri kimyasal işlemden geçirmek gerek. Kralların parası olarak masallarda geçer. Karl Marks’a göre, “Altın ve gümüş doğal olarak para olmamasına rağmen, para doğal olarak altın ve gümüştür.”

        *

        Altın hem ateşe hem de suya karşı dirençlidir. Bu yüzden tanrısal bir güç atfedilir ona. Ona sahip olan ölümsüzlük mertebesine ulaşacağını sanır. Rengini güneşten ilhamını semadan alır. Belki de bu yüzden Aztekler, Tanrı’nın bedeninden dökülen ter sanmışlar.