Yaşar Kemal, romanlarını yürürken yazardı. Zaten onu bir yerde otururken gören az kişi olmuş; kim karşılaşmışsa mutlaka yürürken karşılaşmıştır onunla. Ben ilk defa İstiklal Caddesi’nde yürürken görmüştüm onu mesela, o kadar kocamandı ki gövdesi, arkadan görsen bile gidenin Yaşar Kemal olduğunu hemen anlardın.
Kendisiyle yapılan mülakatlarda sözü mutlaka bu yürüme bahsine getirirdi. Yürürken roman yazma serüvenini anlatır mesela “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” kitabında.
Başladığı bir hikayeyi, romanı en az üç kez yazardı. Beğenmediği parçaları atıp onun yerine başka parçalar yazmıyor, hikâyeyi yeni baştan ele alıyordu. Kafasında kurduğu hikâyeyi parça parça yazmak için, hemen yürüyüşe çıkıyor, durmadan yürüyor, yürürken düşünüyordu. O kuşağın hepsi öyle, ekmek yürüme mesafesinde değil, ona ulaşmak için bir hayli pabuç eskitmek gerekiyordu. Aziz Nesin de hatıralarında anlatır, o da durmadan yürüyenlerden, eğer gidilecek yer yürüme mesafesindeyse hiçbir vasıta kullanmaz, tabanlara kuvvet derdi. Hem taşıma araçlarına vereceği paradan tasarruf eder hem de yürürken kafasında bir hikaye kurardı. Yaşar Kemal de öyle; İstanbul’da ilk işlerinden birisi havagazı kontrolörlüğüdür, bu yüzden “Ben İstanbul’un evlerini mutfak mutfak bilirim” derdi, sonra da gazetecilik… Gazeteci demek yürüyen insan demekti o zamanlar. Bu yürümeler mecburiyetten, bir süre sonra Yaşar Kemal yürümeden yazamayacağını anlamış. Kitaplarından para kazanıp biraz rahata erince, yani işi sadece roman yazmak olunca, Şile’de yazmaya başlamış romanlarını. Kaldığı otelin önünde kilometrelerce uzanan bir kumsal var. Her sabah kalkar, kumsalda yürümeye başlar. Dönünce de masaya oturur. Orada hep kışın çalışmış. Yağmurda, karda, fırtınada da yürümüş. Öğle yemeğinden sonra da o günkü bölümü bitirememişse, gene yürümeye çıkar, döner, akşam yemeğine kadar yazar. Sonra, Abant’ı keşfetmiş. Bilen bilir orada da ormanın içinde bir göl vardır. Gölün kıyısında da güzel bir otel... Gölün çevresi yedi kilometredir. Her sabah yedide kalkar, gölün çevresindeki yedi kilometreyi bir saatte yürür, gelir kahvaltısını yapar, yazmaya başlardı. Yazma işi saat 13’e, 14’e kadar sürerdi. Öğle yemeğinden sonra da ormanın içine doğru üç kilometre kadar yürür, sonra gene gelir yazmaya otururdu. Eğer düşünmek gerekiyorsa, yarına hazırlık için, akşamüstü gölün kıyısını bir daha turlardı. Abant gölü kıyısında dokuz roman yazdığını söyler. Gölden çok bıkmışsa bu sefer de gelir, romanı evde bitirirdi. Bir de Yalova’da orman içinde gittiği bir otel var. Orada da çalışırdı. Ancak orda çok az çalıştığını söyler, çünkü oranın yolu yürümek, düşünmek için pek uygun değilmiş. Bir yanı orman içi, yol yok. Öbür yoldan da çok otomobil geçiyor. O da düşüncelerini dağıtıyor. Bir de bir otomobil ezecek diye her zaman içinde bir korku taşıyor. (Haksız da değil hani. Yıllar sonra arkadaşlarından yazar Adalet Ağaoğlu’na, Boğaz’da, kaldırımda yürürken gelip bir araba çarptı, hayatını mahvetti kadının.) Son yıllarda artık evinde yazıyordu Yaşar Kemal. Evi İstanbul’un epeyce dışında, Çekmece’de, Basın Sitesi’nde denize yakın bir yerdeydi. Evin yanındaki koruda da kışın bile yürünebilecek, üç kilometrelik bir yol vardı. Bir de başka, dokuz kilometrelik bir yolu daha vardı. Kısa düşünecekse eğer, bu üç kilometrelik orman yoluna gidiyor, yok uzun düşünecekse, dokuz kilometrelik yola çıkıyordu. Anlatının sonunda der ki;
“Kimi günler ormandaki yolu iki, üç kere turladığım da oluyor.”
*
Başka kitaplarıyla birlikte “yürümek” üzerine iki kitabı Türkçeye çevrilmiş olan (Sel Yayıncılık) Fransız filozof David Le Breton’a göre yürüyüş anı, zamanda telaş etmeden, talepkâr bir zamanlamayla veya zamansız bir zil sesiyle kesintiye uğrama korkusu olmadan düşüncenin, hafızanın içine yapılan bir yolculuktur. “Yürümek, dünyayla aramıza uygun bir mesafe koyar, ana bir şeffaflık getirir, faaliyet halindeki bir meditasyonun, bir tefekkürün içine dalar. İç dünyamıza sonunda tüm potansiyelini açığa çıkarma imkânı verir. Yürümek içimizdeki kaosa yeniden düzen vermektir...”
Yazar kitabında Nietzsche’nin “Sadece elimle yazmıyorum; ayağım da katılmak istiyor bu etkinliğe her zaman. Yiğit, özgür ve güçlü bir tavır içinde oynuyor rolünü… bazen tarlalarda, bazen kağıt üstünde,” dediğini hatırlatarak filozofun, “Her şey yolda, uzun yürüyüşler sırasında tasarlanmıştır” dediğini kaydeder “Yürümeye Övgü” kitabında. Ona göre yürüyüş, yaşama sıkıntısı ya da acısına karşı bir ilaçtır.
*
Eskiden köylüler yürür, şehirliler yürümemeleriyle övünürdü. Şimdi köylüler kahvede, bir ağacın gölgesinde oturmuş tavuk gibi su içip Allah’a bakıyor; şehirliler ise kollarında zaman ölçer bir aygıt veya ellerinde bir cep telefonu durmadan yürüyorlar. Köylü zamanın efendisi, şehirli zamanın kölesidir. Köylü kendi bedeni içinde dalar zamana, umurunda değildir saatler, zamanın içinde yüzer; şehirli ise bedeniyle zamana hapsedilmiştir, tek yapabildiği o zamandan birkaç an çalmaktır. Şimdilerde günü adıma bölmüşler. Bu işi bir sektör haline getiren işin erbabı bazı şahsiyetler, “günde on bin adım atmazsan oracıkta kalbiniz durur” diye buyurduklarından, bu buyruğu yerine getirmek için bir telaş halinde yürüyüp duruyorlar şehirliler.
*
Yürürken herkes düşünür. Bazıları hızlı hızlı yürürken, bazıları da yavaş yavaş… “Hız ile unutma”, “yavaşlıkla hatırlama” arasında ilginç bir ilişki kuran Milan Kundera, “Yavaşlık” romanında buna dair şunları söyler.“Yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır...”
İster yavaş ister hızlı; Paul Auster’in “Kış Günlüğü”nde yazdığına göre yazarlık yapmak için “yürümek şarttır”. Ona göre kelimeleri akla getiren, kafada yazarken kelimelerin ritmini işitmene yardımcı olan tek şeydir yürüyüş… “Bir ayak ileriye, sonra öbür ayak ileriye, kalbinin çifte vuruşu. İki göz, iki kulak, iki kol, iki bacak, iki ayak. Bu, sonra şu. Şu, sonra bu.” Ona göre “yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa, bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir. Sözcükleri yazmak için çalışma masasına oturuyorsun ama kafanın içinde hâlâ yürüyorsun, sürekli yürüyorsun ve işittiğin şey kalbinin ritmi, kalbinin vuruşu”dur. Auster bunları yazdıktan sonra; Stalin döneminde tutuklanarak Sibirya’ya sürgüne gönderilen, yolda bir transit kampında ölen Rus şair ve deneme yazarı Osip Mandelştam’ın, “Komedya’yı yazarken Dante’nin kaç çift sandalet eskittiğini merak ediyorum” sözünü referans alır ve şu saptamayı yapar:
“Yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir.”
*
Yazmak için yürümek, sağlık için yürümek, keşif amaçlı yürümek gibi yürüme biçimlerinin arasında bir de siyasal bir amaç için yürümek vardır. Yürüme biçimleri içinde hep birlikte, kol kola yan yana, büyük ve coşkulu bir kalabalıkla siyasal bir talep için yürümek, yürüyene bambaşka bir haz verir. Mayakovski, yürümek üzere olanların “Yürüyün! Arkamızda zaman patlasın bir mayın gibi” diyerek tüylerini diken diken ederken, Nazım Hikmet coşkusunu ustasından almıştır sanki:
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek...
Siyasal bir amaç için yürümek, daha çok “solcuların” sevdiği bir eylem biçimidir, pek revaçta, pek muteberdir onların nezdinde. Bir haktır ayrıca. Birçok demokratik ülkenin anayasalarında teminat altına alınmış bir hak hem de… Yönetimler bazen bu hakkı engeller; eylemciler de bazen bu hakkı istismar eder ama bir kez bu “eylem biçimine” iman edenler hayatları boyunca ondan kolay kolay vazgeçemezler.
Vaktiyle Diyarbekir’da valilik yapan Efkan Ala’nın bir röportajından kalmış aklımda. Şehre vali olunca, netameli bir dönem, daha şefkatli, daha yumuşak bir yönetim usulüne karar verir, özel idare bütçesinde ufak tefek yatırımlar için talepte bulunacak vatandaşlara bir bütçe ayrılmış, vali bunu kullandırmak istiyor ama bir süre sonra hiç kimsenin böyle bir taleple valiliğe başvurmadığına şahit oluyor. Önceki vali birtakım caddeleri gösteri yürüyüşlerine kapatmış. Yapılan bütün müracaatlarda kimse yatırım için teşvik talebinde bulunmuyor, herkesin talebi yasaklı caddelerin yürüyüş eylemine açılmasıdır; o da serbest bırakıyor, istediğiniz yerde istediğiniz kadar yürüyün yeter ki cana zeval gelmesin diyerekten!
Zira yollar yürümek için vardır. Vaktiyle Süleyman Demirel’in bir vecizesinde vurguladığı gibi “Yollar yürümekle aşınmaz”, “aşınsaydı” yürüyenlerden kesin “aşındırma” parası alırdı devlet.
*
Tarihte uzun ve büyük yürüyüşler vardır. “Anabasis-Onbinlerin Dönüşü”nden sonra bu yürüyüşlerin içinde en meşhuru “Mao’nun Uzun Yürüyüşü”dür. 1934-35 tarihleri arasında Mao’nun komutasındaki Kızıl Ordu birlikleri Ciangşi eyaletinden Şensi’ye çekildiler; dolambaçlı, zorlu yol, uzun ve meşakkatliydi, 90 bin kişi, 10 bin kilometreyi 370 günde yürüdüler. Çin’de hâlâ bir uyduya ve bir bavul markasına isim babalığı yapan bu yürüyüş sırasında kalabalık kafile on sekiz sıradağ, yirmi dört ırmak aştı; on bir eyaletten geçti; altmış iki kent ve kasabayı ele geçirdiler. On eyalette rakip orduları yendiler, Çan Kay Şek’in bir milyon askerden oluşan Guomimdang ordularıyla yolculuk boyunca savaştılar.
Amacına ulaşmış en meşhur yürüyüşlerden birisi de Gandi’nin “Tuz Yürüyüşü”dür. 1930’larda Hindistan’da tuz üretimi İngilizlerin tekelindeydi. Ağır bir tuz vergisi koydu İngilizler. Gandi buna karşı pasif direnişe geçti, denize varacaklar, kendi tuzlarını kendileri yapacaklar böylece kanunu delecekler; şiddet yok, kırmak dökmek yok; sadece tuz yapacaklar. Kendi tuzunu yapmak için 12 Mart 1930’da binlerce Hintli yalın ayak Gandi’nin peşine düştüler. Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi köyüne kadarki 388 kilometrelik mesafeyi 24 günde yürüdüler, 6 Nisan’da peşinde binlerce kişiyle Gandi büyük bir sükunetle kıyıya vardı. Yerden çamura bulanmış bir avuç tuz aldı ve temizledi. Böylece tuz yasası ihlal etti. Çağrısına uyan binlerce köylü aynı anda tuz yapmaya başladı. Bu eylem büyük bir suçtu, yürüyüşe katılanlardan 60 bini hapse atıldı ama yasa çoktan kadük olmuştu.
Bir de 1957’de Martin Luther King’in “Bir rüyam var” (I have a dream) diye başlayan tarihin en meşhur konuşmalarından birisini yaptığı Washington Yürüyüşü var. Irk ayrımına karış çıkan 200 binden fazla Amerikalının iştirak ettiği yürüyüş bir hafta sürdü.
Bizde de ilginç yürüyüşler var. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2017’de yaptığı ve 21 gün süren Ankara-İstanbul yürüyüşü; 1991’de Şemsi Denizer’in başını çektiği Zonguldak maden işçilerinin Ankara’ya varmak üzere başlattıkları, ancak Turgut Özal yolda işçilerin maaşlarına 500 lira zam yapınca sona eren yürüyüşü ve özel bir örnek olduğu için biraz ayrıntılı anlatmak istediğim Aşık Veysel’in Sivas’tan Ankara’ya olan yürüyüşü…
*
1930 yılında Cumhuriyet’in onuncu yılı yaklaşırken, Sivas Şarkışla’nın bir köyünde yaşayan namlı Aşık Veysel’e nahiye müdürü Ali Rıza Bey bir “Onuncu Yıl Destanı” yazmasını söyler. O da destanı yazar ve köyden nahiyeye gider. Müdürün makamına varır, “Atatürk’tür Türkiyenin ihyası/Gurtardı vetanı düşmanımızdan/Canını bu yolda eyledi feda/Biz dahi geçelim öz canımızdan” diye başlayan uzun destanını okur. Müdür destanı pek beğenir, “behemahal bunu Ankara’ya gönderelim, bir yerde yayınlayalım” der. Gönderirler. Aşık Veysel sabırsızlıkla Ankara’dan gelecek haberi beklemeye başlar. Destanı bir yerlerde çıkacak, Atatürk’ün kulağına gidecek, Atatürk onu çok beğenecek ve derhal “bu aşığı bana bulup getirin, bu güzel destanı yazan adamı tanımak istiyorum diyecek”. Bir ümitle bir hayli zaman bekler. Ama ses yok, bu arada Cumhuriyet onuncu yılına girer. Sonbahar geçer, kış Erzurum’a soğuk Sivas’a gelir, Aşık Veysel’in ümidi diri hâlâ. Günün birinde kendi deyimiyle arkadaşı “İbram”a, “Madem Angara’dan haber gelmedi, hadi biz gidelim Angara’ya” der. İki kafadar yaya olarak düşerler yollara. Akdağ madeninden, Yozgat köylerinden, Alaca’nın köylerinden, Sungurlu ve köylerinden, efendim Çangırı’nın bazı köylerinden, Çıbık’tan geçerek hasılı üç ay süren zorlu, tehlikelerle dolu, kâh aç sefil, kâh soğuktan tir tir titreyerek, ama hiçbir engele engel demeyerek üç ay süren bir yürüyüşle nihayet Angara’nın dış kapısına varırlar, gara gış iyice bastırmış, ayaz; üzerlerindeki incecik yırtık pırtık giysilerinden hançer gibi girip bütün bedenlerine çivi gibi saplanıyor.
Ankara’nın valisi Nevzat Tandoğan’dır. Bir sene önce, 1929 yılında Konya vekilliğinden istifa etmiş, çok istediği Ankara Valiliği ve Şehremaneti Vekilliğine getirilmiş. Ankara o sırada bir maket şehir, Ulus ve Kızılay civarlarında koyu kıyafetler içinde şık beylerle hanımefendiler kol kola dolaşıyor, köylülerin oralara gelip şehri kirletmelerine izin vermiyor vali. Köylüler dış kapıda durduruluyor, çoğu arka sokaklardan şehre gizlice girmeye çalışıyor, zabıtalar yakaladıklarını gerisin geri asıl layık oldukları yere geri götürüyor.
Aşık Veysel ve arkadaşı İbram böyle palas pandras, yırtık pırtık libasları, uzamış saç sakalları, kirli halleriyle dalıyorlar şehre. Cepte para yok, üstte cepken yok. Kalacak yer yok. Erzurumlu Paşo Dayı’nın kapısını çalarlar, onları birkaç gün misafir eder. Dışkapıda kahvelerde çalıp söyler. Sonra Hasan Efendi diye bir hemşehrileri sahip çıkar. Onlara “yemea yedirmeyince yemaz” bir iyi adam Hasan. Günün birinde geliş sebebini anlatır Aşık Veysel, cebinde destanı çıkarır, bunu Atatürk’e göstermek üzere bu kadar uzun yol yürüdüklerini söyler. O da bir milletvekili bulur, milletvekili “bırakın bu işleri, kahvelerde sazınızı çalın, türkünüzü söyleyin, Atatürk’ün işi başından aşkın,” tavsiyesinde bulunur ama destanı da pek beğenir, onları Hakimiyet-i Milliye Matbaasına götüreceğini, destan yayınlanınca da belki Atatürk’ün dikkatini çekebileceğini söyler. Ama vekil onları matbaaya götürmez, biraz daha beklerler, nafile. Gerisini Aşık Veysel, 1956 yılında Dinar'a geldiği zaman Nedret Gürcan’ın kendisiyle yaptığı bir mülakatta şöyle anlatır:
“Eeeee ümidimiz kesildi. İbraam'a didim, ‘haydi gideh yahu, madem metbaa bunu basarmış, kendimiz gideh bir görüneh bahalım nasıl olur’. Ordan indıh Bent Deresi'nden, Ulus’taki Karaoğlan Çarşısı'na gireceğimiz zeman polisler bizi zırp yakaladı. Ayağımızda çarıh, bacağımız şalvar, üstümüzde şal ceket, belimizde guşak, perişan bir vaziyette. ‘Girmen çarşıya’ didi. ‘Yahu biz dilenecek değiliz, bizim başka işimiz var!’. ‘Hayır’ didi, ‘olmaz giremezsiniz’ didi. E başka türlü bir şey diyemedih, ‘girmeyeh’ didik. Birez geri döner gibi ettik, polisi sapıtmış gibi olduk goya. Polis bizi takip ederimiş. Gene ileriye devam ettih, polis geriden geldi, İbraam'ın yakasından duttu, ‘beynini patladırım girme deyom’ didi. ‘Beyefendi saza tel alacağız’ filan... ‘Tel alacaasan bunu bi yere oturt’ didi, ‘git telini al gel’ didi. İbraam beni bi gayfeye oturttu. Getti teli aldı geldi. Gittih sazı telledih düzenledih. Bu Dış Gapı tarafından dolandık, çarşıdan gidemeyoz. Gettik metbaayi bulduh. Vardıh. ‘Ne istiyorsunuz’ didiler. ‘Ağa Gundüz Bey'i goreceğiz’ didik. Neyse haber virdiler, geldi. ‘Ne istiyorsunuz’ didi. ‘Valla böyle böyle bir destan hazırladıh, bunu metbaaya vereceeiz’ didik. ‘Okuun bahiyim’ didi. Ohudum. ‘Gozel’ didi!
Hemen fotoğraflarımızı aldılar. Destanı yazdılar. Orda telif hakkı 8 lira bir para virdiler bize. O zaman için gıymatli. Sabahlein gelin gazetenizden gazete alın dediler. Sabahlayın vardık beş-altı tane gazatea virdiler. Aldıh, çarşıya çıktıh. Polisler ‘Ooo Veysel Efendi, siz misınız Aşık Veysel? Efendim kahvelere girin oturun istirahat idin, ayak üzeri dolaşman filan filan iltifat başladı.’ Onun üzerine bir müddet gezdik. Gece gezdik, gundüz gezdik. Bazı tanıyanlar oldu. Evlerine gotürdüler. Saet bire gadder, ikiye gadder geliriz gideriz ne polis ne de şey hiç kimse müdahale etmedi.”
Söylenenlere göre o sırada İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye’yi ziyaret ediyordu, Aşık Veysel kimin umurunda!
Her uzun yürüyüşün bir de dönüşü var. Geri dönüş parası versin diye Tandoğan’ın başkanlık yaptığı Anakara Belediyesine tekrar giderler. Kılık kıyafetleri yine mesele olur. “Nasıl geldiyseniz öyle dönün” diye yol gösterirler. Daha sonra Halkevine gitmesini söyler birileri, onlar yardım eder, yol parasını verir, Sivas elindeki köylerine Veysel ile İbraam öyle dönerler.
*
Madem yazıya Yaşar Kemal’le girip Aşık Veysel’den çıktık, onlardan bir anekdotla bitirelim öyleyse.
Yaşar Kemal, Aşık Veysel’in koluna girmiş, İstiklal Caddesinde yürüyorlar, karşıdan Sait Faik gelir, yanlarına gelince selam sabah demeden kahkahalarla gülmeye başlar büyük hikayeci. Yaşar Kemal sinirlenir, o gür sesiyle, “Ne gülüyorsun lan?” diye çıkışır. Sair Faik şu cevabı verir:
“İki kişi tek gözle yürüyorsunuz da…”
*
Her gününüz bayram, bayramınız mübarek olsun!
- 1
"Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa - 2
Yaklaşan felaket! - 3
İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası - 4
Dostoyevski neyimiz olur? - 5
Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi? - 6
"Suphi'yi kim öldürdü?" - 7
Gazoz! - 8
Yol ayrımında bir serbesti denemesi - 9
Atatürk, Kemalist değildi! - 10
Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi?