Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Geçen hafta bir ara hava o kadar ısınmıştı ki şubat ayının ortasında şortla dolaşıyordum. Bugünkü yazımı yazarken New York’ta hava sıcaklığı eksi 8. Vücudum bu şaşkın iklim değişikliği konusunda beklenen tepkiyi verdi yataktayım. Fonksiyonlarım yüzde 30 kapasitede şimdilik. Bu hafta aksama olursa uyarmadı demeyin...

        ‘24’ BİLDİĞİNİZ GİBİ

        Bir tür tembellik fırsatı ama hastalık, normalde yapmayacağım şeyleri yapıyorum. Mesela televizyonda “24” dizisinin yeni bölümlerini izlemek gibi... İzlemekle kalmayıp bir de arkadaşlarıma öneriyorum. Geçenlerde biri “Sen zaten aptal dizileri izlemeyi seviyorsun” dedi. Hakikaten de beyni yormayacak yapımlar çok yoğunken ya da hastayken iyi geliyor. Elçin Yahşi geçen ay Atlanta’daki “24” setini ziyarete gidip oyuncularla konuşmuştu; en çarpıcı CTU’yu inşa etmişler bu sefer. Ekrandan da belli oluyor. Konu peki? Kahramanımızın dünyayı kurtarmak için kısıtlı saati var. Tanıdık isimler yok, ama hiç kimseye güvenilemeyeceği gerçeği sabit. Bir de daha siyah “24”.

        DÜNYAYI KURTARAN BAŞKAN

        Kiefer Sutherland artık Jack Bauer olarak dünyayı kurtarmıyor, ABD Başkanı ve Kongre teröristler tarafından havaya uçurulunca kendini başkanlık koltuğunda buluyor. “Designated Survivor” tam da buradan başlayan kötü, çok kötü, aşırı klişe bir dizi. Ekranda sadece konuyu uzatmak için yazılan karakterlerin yaptığı saçmalıklara karşı televizyona bir şey fırlatmak istiyorsunuz. Üç-beş bölüm sonrasında neler olacağını kestirmek mümkün. Ama izletiyor mu? Bazen oynatıyorum bölümü, alt kata inip bir şeyler hazırlıyorum, yukarı çıkıp bilgisayarda bir şeylere bakıyorum. Arada televizyona gözüm takılıyor, hiçbir şey kaçırmadan takip edebiliyorum.

        KÜÇÜK İNSANLARIN ÇİZGİ ÖYKÜLERİ

        New Yorker’ın kapakları hep güzel, ama Adrian Tomine’in yaptıkları daha bir güzel sanki. New York’ta üstü açık tur otobüsünde herkes fotoğraf çekerken bir köşede tek başına kitap okuyan bir genç kadının dünyadan kopukluğu... Brooklyn’de kapının önüne isteyen alsın diye bırakılmış kitaplar arasında babasının kitabını görüp işaret eden bir küçük çocuk... Dükkânı kapatırken komşusuna Amazon’dan paket teslim edildiğini gören bir kitapçı... Tek karede derin hikâyeler anlatan muazzam illüstrasyonlar yapan bir sanatçı Tomine. Epeydir “Killing and Dying” adlı kısa çizgi öykülerden derlenen kitabı masamda bekliyordu, geçenlerde elime aldım. Çok etkilendim... Özellikle hayatı bir porno yıldızına aşırı derecede benzediği için mahvolan genç kızın hikâyesi. Tomine’in sıradan insanları anlattığı hikâyeler bir yerde minicik bir sürprizle sonlanıyor.

        BU GELENEĞE NE OLDU?

        Tomine’in kitabını okurken fark ettim, bütçe kısıtlamaları falan derken bir zamanlar Türk gazetelerinin de yabancı gazetelerin de olmazsa olmazları arasında yer alan çizgi romanlar neredeyse tarihe karıştı. Hatırladığım son başarılı Türk gazete çizgi romanı Necdet Şen’in “Değişim Rüzgârı”ydı, 90’larda Hürriyet’te yayımlanan. Piyale Madra’nın “Ademler ve Havvalar”ı, Ramize Erer’in “Kötü Kız”ı da epey tiryakilik yaratmıştı. Tabii ki bu küçücük strip’ler yangında ilk feda edilen oluyor hep. Ama keşke geri gelse...

        BİLİNÇALTI IRKÇILIĞI

        Turist kafilesi Oscar salonuna alındığında Asyalı bir kız adını söyledi, sunucu Jimmy Kimmel da anlamadı önce. Daha sonra yanındaki kişinin adını sordu, daha yaygın, Amerikalı, beyaz bir isim duyunca Asyalı kıza dönüp “Bak, isim dediğin böyle olur” diye kendince espri yaptı.

        Gündelik ırkçılık işte böyle esprilerden belli oluyor.

        “Beyaz ayrıcalığı” yani beyazların kendilerinde her şeyi yapabilme ve söyleyebilme hakkını görmeleri bu gibi durumlarda da ortaya çıkıyor.

        Sırf bize yabancı geliyor diye bir isimle nasıl dalga geçebilme hakkını kendimizde buluyoruz?

        İyi düşünün, illaki bir Asyalıdan bahsederken “Çan Çin Çon” diye espri yapmışsınızdır.

        BENİM YANLIŞIM

        Bilinçaltım herhalde, geçenlerde New York Times’ın kitap eleştirmeni Michiko Kakutani’den bahsederken soyadını yanlış yazmışım. Bir okurum dikkat çekmese başkalarının hatasını fark eden ben kendi kapımın önünü görmeyecektim bile.

        Sonradan düşündüğümde bu basit bir hata gibi gelmedi bana. Sanki bilinçaltımın dikte ettiği bir ezberle bir Japon isminin nasıl yazılması gerektiğini kontrol etme gereği bile duymadım; o kadar uzak bir isim ki, doğru olsa ne olur yanlış olsa ne olur diye önemsememiş olmalıyım...

        Halbuki Kakutani’yi yıllardır okuyorum, imzasına aşinayım... Japon asıllı Amerikalı yazar ülkenin en etkili eleştirmenlerinden biri. Connecticut doğumlu, babası Yale’de matematik profesörü. Kendisi de Yale’den İngiliz edebiyatı bölümünden mezun. “Sex and the City”de bile ona gönderme yapılıyor...

        Düşünüyorum, bilindik bir Anglosakson adı olsaydı adını yanlış yazar mıydım acaba?

        #TABUDEVİREN

        GÜLSE BİRSEL’İN NESİ KOMİK?

        Televizyon dizilerini pek düzenli izlemedim, ama birkaç kere maruz kaldığımda şöyle bir baktım ve hiç komik gelmedi... Bir keresinde “Seinfeld”den “el mankeni” esprisinin aynen “Avrupa Yakası”nda kullanıldığını görmüştüm, hoşuma gitmemişti.

        Yıllardır gazetelerdeki yazılarını bir umutla okuyorum ve en ufak bir tebessüm bile oluşmuyor yüzümde.

        Dün de Oscar hakkındaki yazısını okudum... Kadir Abi orada olsaymış şöyle yaparmış, Türkler sahnede olsaymış kavga çıkarmış... Espriler bu kadar sıradan, zorlama, klişe...

        Buna kim gülüyor sahiden? Bir tane, ama bir tane komik bir espriye henüz rastlayamadım. Ama medyada arkadaşları çok, çevresi geniş. Yere göğe sığdıramıyorlar. Dokunulmazlık söz konusu olduğunda adeta yeni Sezen Aksu...

        Osmanlı hanedanına falan ne dediği beni ilgilendirmiyor, takip bile etmedim.

        Ama sadece komik değil, onu biliyorum. Şu Gülse Birsel tabusunu artık devirsek mi?

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar