Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Keşfet Resmi İlanlar

Dan Aykroyd’un 1980’lerin başlarında, partneri John Belushi ve kendisi için planladığı bir projeydi ‘Ghostbusters’ (Hayalet Avcıları)… Aykroyd, Belushi’nin genç yaşta hayatını kaybetmesinin ardından Harold Ramis’le birlikte senaryoyu yeniden yazarken eski usul matrak hayalet hikâyelerini dönemin özel efekt sinemasıyla birleştirmeyi düşünüyordu. Ama sonuçta daha önce çekilmiş hiçbir filme benzemeyen özgün bir iş çıktı ortaya. ‘Korku - komedi’ janrının gözde olduğu bir dönemdi ve 1984 yapımı ‘Hayalet Avcıları’, gişelerde öylesine başarılı oldu ki, video oyunları, devam filmleri, çizgi romanları, kitapları ve oyuncaklarıyla 37 yıldır hayatını sürdüren bir ‘eğlence markası’ haline geldi.

Bayrağı kadın kahramanların devraldığı ve gişelerde hedefine ulaşan 2016 yapımı ‘Ghostbusters’dan 5 yıl sonra, bu kez ilk iki filmin devamı niteliğini taşıyan bir öykü geliyor karşımıza. ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın (Ghostbuster: Afterlife) yönetmen Jason Reitman ve Gil Kenan imzasını taşıyan senaryosu, 2016 tarihli filmde olup bitenleri tümüyle bir yana bırakarak ‘Ghostbusters Evreni’ni yepyeni bir kanal üzerinden günümüze bağlıyor.

Yeni filmin en şaşırtıcı ve cesur hamlesi, başından beri hep büyük şehir hikâyesi olarak tanınan seriyi, kırsal kesime taşıması… New York imgeleriyle özdeşleşen bir seriyi Oklahoma’daki geniş tarım arazilerinin orta yerinde konumlandırmak, bütün resmi ve renk paletini değiştirmek ilk başta riskli görünüyor. Ama hikâye ilerledikçe, ilk iki filmle olan duygusal bağlar giderek güçleniyor ve finale doğru zirveye çıkıyor. Daha önemlisi, kasaba ve çevresindeki boş arazilerde geçen bir Ghostbusters filmi olarak kendi görsel dünyasını kurmayı başarıyor.

Özellikle, orijinal Ghostbusters dünyasından keskin bir kopuşu ifade eden açılış sahnesi iyi işliyor. Tarlanın ortasındaki izole ev, gecenin karanlığında yüzünü göremediğimiz gizemli adam ve ‘elektriksel’ olarak varlıklarını hissettiğimiz hayaletler, kırsal kesimde geçen bir korku gerilim filminin havasına girmemizi sağlıyor.

Bu karanlık ve gergin açılışın ardından bir ‘aile filmi’ne bağlanıyoruz. Mali açıdan kötü durumda olan yalnız anne Callie (Carrie Coon), yıllardır uzak kaldığı babasının ölümünün ardından kızı Phoebe (Mckenna Grace) ve oğlu Trevor’u (Finn Wolfhard) alıp kendisine miras kalan, açılışta gördüğümüz tekinsiz çiftlik evine yerleşiyor. Ama olaylar kesinlikle ‘perili ev’ filmlerindeki gibi gelişmiyor. Kısa sürede, ‘E.T.’ ve ‘Stranger Things’ tarzında, çocukların ve gençlerin her şeyin merkezinde olduğu, ‘1980’ler kafası’nda fantastik bir serüvenin içinde olduğumuzu anlıyoruz.

Serinin daha önce seyrettiğimiz üç filminin tek ortak özelliği New York değildir. Üç film de karakterlerin ‘girişimci ruhunu’ yansıtır. ‘Hayalet avcıları’ kendilerini çevreleyen, kuralcı, statükocu güçlere karşı topluma hizmet etmeyi hedeflerler. Özellikle ilk film, Reagan döneminin neo-liberal ruhuna ve hür teşebbüse övgü niteliğindedir. Çünkü hayalet avcıları, sadece kendi işlerini kurmazlar. Devlete rağmen topluma hizmet ederler. Harold Ramis’in canlandırdığı Egon Spengler’in icat ettiği ileri teknoloji cihazlarla şehir yönetiminin çaresiz kaldığı hayalet sorununu çözmek için sorumluluk alıp harekete geçerler. İdari kurumlar ve yasalar, onlara destek değil köstektir hep...

İlk filmin neo-liberalizm övgüsü taşıyan alt metni ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın bir sahnesinde esprili şekilde dile getiriliyor; Reagan ve ‘Hayalet Avcıları’ arasındaki bağa açıkça vurgu yapılıyor. Ne var ki, bu filmde girişimci ruhu öven alt metinlere rastlamak mümkün değil. Devlet daha önceki filmlerde olduğu gibi ‘hayalet avcıları’na köstek olmanın ötesine dahi geçemiyor belki ama hikâye farklı şekilde gelişiyor. ‘E.T’de ve ‘Stranger Things’te olduğu gibi çocukların sorumluluk aldığı ve öncü konumuna yerleştiği bir serüvenin içindeyiz. Ayrıca gizemli büyükbabanın kasabadaki yalnızlığı, kendi bildiği yolda ilerlemesi, maddi manevi hiçbir kazanç beklemeden doğru olanı yapması ve nerdeyse kendini feda etmesi, neo-liberalizm ruhundan kopuşun yansımaları gibi geliyor bana.

Önceki filmlerde ‘hayalet avcıları’ ile toplum arasında çeşitli çatışmalar vardır. Avcılar sadece hayaletlerle değil önyargılarla savaşır, mesleklerini topluma kabul ettirmeye çalışırlar. Bu filmde ise büyükbabanın geçmişte kimseye kendini kabul ettirme gibi bir derdi olmadığı belli. Çocukların da hayaletler dışında çatıştığı kimse yok. Özetle, sadece hayaletler ve yaz okulu öğretmeninin desteğiyle dünyayı onlardan kurtarmaya çalışan çocuklar var. Phoebe’nin arkadaşı Podcast (Logan Kim) ve Trevor’un görür görmez vurulduğu Lucky (Celeste O’Connor) dahil çocukların öyle ciddi anlamda kendilerini bulma ve büyüme mücadelesi verdiği söylenemez. Daha çok oyun ve eğlence peşinde gibi görünüyorlar.

Sonuçta, Oklahoma’daki sıkıcı ve tekdüze hayatlarına renk ve canlılık getirmeye çalışan çocuklar bunlar… Tabi burada, filmin ana karakteri ve çocuklar takımının gizli lideri 12 yaşlarındaki Phoebe için ayrı bir başlık açmak gerek. Daha ilk gördüğümüz anlarda, süper zeki bir kız çocuğu olduğunu anlıyoruz. Annesi onu yaz okuluna götürürken Phoebe’nin söyledikleri, önceki hayatındaki tüm sorunları özetliyor; ‘yanlış saksıda büyüyen bir çiçek’ olduğunu düşündürüyor. Ayrıca arkadaş bulma sıkıntısı çektiğini de anlıyoruz. Phoebe annesine öğrenmeyi sevdiğini ama okulun bütün sorunlu çocukları bir araya getirmekten başka hiçbir işe yaramadığının altını çiziyor. Yaz okulundaki öğretmeni Gary Grooberson (Paul Rudd), sınıftaki video cihazına 1980’leri akla getiren VHS formatında bir film kaseti koyduğunda, ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz. Öğretmen bile hayatından bezmiş durumda… Özetle, Phoebe üstün zekâsı ve becerilerine rağmen taşrada kaybolmaya mahkûm bir çocuk olarak çıkıyor karşımıza. Ama olaylar geliştikçe, annesinin aksine büyükbabasının bıraktığı ‘gerçek mirası’ keşfederek sorumluluk alıyor ve hayaletlere karşı mücadelenin öncüsü haline geliyor.

Filmin artistik puanlarını yükselten bir karakter Phoebe… Senaryo yazarlarının ‘Stranger Things’in ulaştığı başarıyı doğru yerden okuduklarını düşünüyorum. Çünkü ‘Stranger Things’, sahipsiz küçük bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkan Eleven karakterinin temsil ettiği büyük güçle ilgilidir özünde. Phoebe’nin belki hiçbir fiziksel gücü yok ama öylesine zeki ve becerikli ki çağdaş bir aksiyon filminin ana karakteri olmakta hiç zorlanmıyor. Onun asıl gücü, gönüllü bir kahraman olmaktan ziyade sadece doğruyu yapmaya çalışmasından ve yetişkinler dahil çevresindeki herkesten daha olgun durmasından geliyor. Baba sevgisinden mahrum büyüyen Phoebe’nin aklı bir karış havada abisi Trevor ve maddi açıdan tükenmiş annesine oranla daha güçlü biri olması, Gary’ye öğretmenliğin keyfini ve anlamını hatırlattığını unutmamak gerek. Phoebe sadece kendi içindeki gizli kahramanı keşfetmiyor, başta ailesi olmak üzere çevresindeki insanların değişmesini de sağlıyor. Öte yandan, henüz küçük ve duygusal anlamda kırılgan bir çocuk olduğunun farkındayız.

Önceki filmler, tam olarak büyümemiş, olgunlaşamamış yetişkin hayalet avcıları üzerine kuruluydu. Hayalet avcılığı onlar için para kazandıran bir meslek olmanın ötesinde oyun gibiydi. Sonuçta, yetişkinlik hayatlarında çocukluklarını yaşayarak mutlu oluyorlardı. Burada ise erken yaşta kahraman olma hayallerini yaşayan çocuklar var. Filmin en güzel yanı, özellikle finale doğru hayalet avcılığının ‘hiç bitmeyen bir çocukluk’ olduğunu vurgulaması galiba. Dolayısıyla, yeni filmin girişimci ruh yerine çocukluğu ve oyun tutkusunu koyduğu söylenebilir. Sözgelimi, Trevor’un büyükbabanın özel aracını garajdan çıkardığı ve sürdüğü sahneyi unutmamak gerek… Her şey büyükbabanın miras bıraktığı ‘marifetli oyuncaklar’ ve nesilden nesile aktarılan sorumluluk duygusuyla ilgili aslında.

‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’yı eğlenceli karakterleri, hikâyesi ve 1980’lerin korku komedi türündeki gençlik filmlerini hatırlatan yanlarıyla sevdim. 2016 yapımı filmin özellikle oyuncuların performansından kaynaklanan eğlenceli yanları vardı ama daha çok beğendiğim ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın seriye yeni ve taze bir ruh getirdiğini düşünüyorum. Daha önemlisi, özellikle finale doğru ilk iki filmle olan duygusal bağını güçlü tutarak nostaljik anlam da kazanıyor.

Oyunculara gelirsek; tüm o kargaşanın ortasında flört etmeye çalışan Callie ve Gary’de Carrie Coon ve Paul Rudd gayet iyiler. Ama filmin gizli yıldızları genç oyuncular… Bu arada finalde oyuncu kadrosunun sürpriz isimlerle zenginleştiğini belirtelim. İlk filmin yönetmeni Ivan Reitman’ın oğlu Jason Reitman’ın da babasını aratmayan bir iş ortaya koyduğu kesin… Finali de hesaba kattığımızda ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın her şeyiyle aile boyu bir film olduğu söylenebilir.

7/10

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar