Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        10-18 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışmasındaki beş filmi değerlendirdim. Venedik’te sinemamız adına önemli işler yapan “Sivas” şimdilik bir adım önde gözüküyor. Gezi Direnişi sonrası filmi olarak dikkat çeken “İtirazım Var” ve “Oflu Hoca’yı Aramak” ise güncel siyasi iklim açısından ilginç incelemeler sunan, becerikli popüler sinema örnekleri.

        Nisan’da 33. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansını yakaladığım “Kumun Tadı” ve “İtirazım Var” ile Ağustos’ta yapılan basın gösteriminde seyrettiğim “Sivas”ı düşününce bu sene Antalya ulusal yarışmasına üç film avansla girdim. Cumartesi ve Pazar yapılan gösterimlerle de bu sayı beşe ulaştı. Böylece aslında toplamın 12’yi bulduğunu düşünürsek, neredeyse yarıya gelmiş olduk.

        ‘SİVAS’ BAŞINI ÖNE ATTI

        Bu seneki yarışmada Saraybosna’nın galibi, Venedik’te ana yarışmaya ilk yerli ilk film (ki Jüri Özel Ödülü de kazanıp Altın Aslan yarışmasındaki ender ödüllerimizden birini ülkemize getirdi), Berlin’de Panorama bölümünde CICAE Ödülü kazanan gururumuz derken bir uluslararası başarı kıstasından söz edebiliyoruz. Erol Mintaş, Kaan Müjdeci ve Kutluğ Ataman, sinemamızın 100. yılına yakışan zaferleri bize yaşatıp, “Kış Uykusu”nun Altın Palmiye coşkusunun etrafını dolduran, kalitesini ispatlamış isimler aslında.

        Bunlardan diğer ikisini henüz izleyemedim, ama bu durum karşısında “Sivas”ın yarışmaya bir adım önde girmesi şaşırtmadı. Anadolu’nun bilmediğimiz acımasız ve sert tarafını tatmamızı sağlarken, soyut ve metaforik öğelerle sert bir gerçekçilik oturtmak kolay iş değil. Müjdeci filmde köpek dövüşlerine katılan bir sivas kangal ile 10 yaşlarındaki Aslan’ın dostluğunu, etkileşimini ele alıyor. Ama bu meseleyi ne sömürüyor, ne dokunaklı hale getirmek için yoğun çaba sarf ediyor.

        Aksine her şeyi bakış açısına göre konumlandırdıktan sonra Vittorio De Sica, Satyajit Ray ve Cafer Panahi’nin ‘çaresiz çocuk’ temsillerini akla getiriyor. İncelikli ses kurgusundan ve doğal renklerden destek alırken, her şeyi köpek ve doğa sesleri üzerine planlaması dengeli bir işitsel ve görsel yapıya alan açıyor. Böylece acımasız bir büyüme hikayesi, şiddet, kırsalda beliren ikiyüzlü yeraltı dünyası ile aile eğitimi arasında sıkışmış bireyin nefes alma çabasını anlamlandırıyor. Bana kalırsa “Sivas”, “Çoğunluk” (2010) kadar ‘her kitlenin beğenebileceği bir film’ ibaresini hak ederken, onun Venedik’teki başarısından bir ay sonra getirdiği Altın Portakal zaferini tekrarlayabilecek bir yapıt.

        GEZİ DİRENİŞİ BİR MİLAT OLMUŞ GİBİ

        İlk aşamada gördüklerim arasında Onur Ünlü’nün “İtirazım Var”ı onun en yakın rakibi. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” (2013) ile birlikte sinemasını olgunlaştıran yönetmen, burada dini taşlama damarlı bir polisiyenin sözünü veriyor. Önceki eserlerindeki ‘auteur hamleleri’ne girip, çok fazla seyirciyi sarsmayıp saf komediyi, diyalogları ve net iğnelemeleri öne çıkarıyor. Serkan Keskin’in katkısıyla kült Selman Bulut karakterini yaratıyor.

        Aslında tam bir Gezi Direnişi sonrası filmi olan eser, bu konudaki yoğun göndermeleri bir tarafa İhsan Eliaçık’ın yazdığı vaazlar ve Sırrı Süreyya Önder’in katkısıyla tarafını açık ediyor. Bir imamın rantla, rüşvetle dolu, harama, dini sömürüye uzanan dünyasına bize uygun bir alaycılıkla bakıyor.

        Gezi’nin bir politik milat olduğunu, Levent Soyarslan’ın ilk yönetmenlik denemesi “Oflu Hoca’yı Aramak” da kanıtlıyor. Ülkemizde AKP rejiminin, dinin, iş dünyasının veya internetin beynini yıkadığı insanlarda görülen zihinsel/toplumsal hastalığın tezahürlerine odaklanıyor. Boş inanışları, saçma sapan efsaneleri eleştirme amacıyla yola koyuluyor. Oflu Hoca’yı araştıran bir ekibin, Ali Ağaoğlu’nun alegorisi gibi duran Ali Baltaoğlu’nun ironik ‘her şeyin reklam değeri var’ söyleminin peşine takılması manidar.

        Buna röntgenci kameradan çekilmiş gizli telefon konuşmalarının ‘magazin haberi’ niyetine eklenmesi derken Karadeniz’de istismar filmine kayan üretimlerin bile ti’ye alınması filmi değerli kılıyor. Böylece boş inanışları hedef alan zeki bir taşlama, son dönemde furyaya dönüşen ‘sahte belgesel’ kurallarıyla canlanıyor. Daha açıklayıcı olmak gerekirse “Blair Cadısı” (“The Blair Witch Project”, 1999) ile “Borat” (2006) arasında dururken, animasyon da kullanan şenlikli bir yapının sözü veriliyor. Ama kurgu, popüler gramere yakın duruyor. Film, HES’lerden yozlaşmış iş adamlarına kadar tam bir yakın dönem Türkiye taşlaması olarak ilerliyor.

        ARTIK HESAPLI MİNİMALİZM SON BULMALI

        Yarışmanın diğer iki halkasını keşfe çıkınca ise iki sanat filmi ile yüzleşiyoruz. Ülkemizde bu konudaki en büyük yarayı açığa çıkaran “Neden Tarkovski Olamıyorum…”, Murat Düzgünoğlu’nun ‘sinema filmi’ni uzun planlar almak ve ağır tempo yapmaktan ibaret gördüğü zar zor ayakta duran kariyerinin son halkası. “Hayatın Tuzu”nda “Rastgele Balthazar” (“Au Hasard Balthazar”, 1966) ile “Tatlı Hayat”ı (“La Dolce Vita”, 1960) akla getiren bir ‘Bitlis filmi’ne imza atan yönetmen, açıkçası reji açısından sınıfta kalmıştı.

        Burada da aynı sorun, ritmi tutmamış sekansların sanat olsun diye üst üste bindirilmesi sürüyor. Bunlardan arınamamak filmin ilk 40 dakikasında bir dizi yönetmeninin dünyasına alaycı bakışını, onun ‘Tarkovsky filmi çekemeyeceği gerçeği’ne meta-komedi şablonuyla keyifli yaklaşımı baltalıyor. Bir yerden sonra anlamsız sabit kamera açıları ve uzun planlarla çekilmiş ruhsuz sekanslar üzerimize bir karabasan gibi çöküyor. Hesaplı minimalizm ya da Nuri Bilge Ceylan aşkı eğreti duruyor.

        “KUMUN TADI” SİNEMATOGRAFİK AÇIDAN ÇOK LEZZETLİ

        Böyle filmleri görmek senaryo açısından sorunlu “Kumun Tadı”nın değerini arttırıyor açıkçası. Fransız sanat filmlerinin geleneğini hatırlatan yapıt, yer yer atmosferiyle dikkat çekerken ıssız, kapkaranlık ve is kokan bir aşk filminin tanımını yapıyor. İnsan kaçakçısı Hamit ile botanik bilimci Denise’in sessizlikten beslenip vahşiliği anlamlandıran ilişkisi, çoğu zaman doğru hamlelerle ayakta duruyor. Karakterleri zamanla elinden kaçıran eserde Julian Atanassov-Meryem Yavuz’un ikilisinin olağanüstü sinematografisi için kelimeler kifayetsiz kalır.

        “Kumun Tadı”, bir yere kadar Philippe Grandrieux’nün özellikle “Göl”ünde (“Un Lac”, 2008) daha da göze çarpan, karanlığın içinde ve dış mekanda anlam kazanan öldürücü kamera kaydırmalarıyla hayran bırakıyor. Ama bu hiççiliği uzun zamana yayamayıp yöresel açıdan bir şeyler söyleme, sosyolojik dehlizlere girme arzusunun kurbanı oluyor. Atmosfer konusundaki sorunsuzlukla oyalamayı ise asla ihmal etmiyor. Bir yönetmenlik ve mekan kullanımı dersi vererek, ‘evrensel kriterler’ peşinde bir ismi, Melisa Önel’i sinema dünyamıza kazandırıyor.

        Kerem Akça’nın ulusal yarışma filmleri için yıldız tablosu:

        İTİRAZIM VAR: 6.3

        KUMUN TADI: 5.4

        NEDEN TARKOVSKİ OLAMIYORUM…: 4

        OFLU HOCA’YI ARAMAK: 5.5

        SİVAS: 6.5

        Not: Yıldız tablosu, festival boyunca güncellenecektir.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar