Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        7 MART FİLMLERİ

        Yeni milenyumda profesyonel bir yaklaşımla sarılan fantastik sinema, “300” gibi önemli eserlerle kalitesini ispatlamayı becerdi ve geriye yeri tutulamayacak miraslar bıraktı. Buradaysa Frank Miller’ın hikayenin devamına odaklanan 2011’de çizdiği çizgi romanı ‘Xerxes’e bel bağlayıp, eserin eleştirilen siyasi tavrından uzak durmaya çalışan “300: Bir İmparatorluğun Yükselişi” fazlasıyla direniyor. Ama yedi yıl öncesinin radikal ve göz alıcı yeşil ekran teknolojisinin ‘fantezi-epik’ damarındaki eski ihtişamı yok. Yönetmen Noam Murro’nun Snyder’in yerine geçmesi, ortaya konulan işin ‘seri üretim’e kaymasını tetiklerken, bütçenin dolgunluğu ve Artemisia karakterinin varlığı ise seyir zevkini arttırıyor.

        Termofili Savaşı’nın etrafında dönen 300, ‘300 Spartalı’ destanından yola çıkan, grafik şiddetle ve leziz çizimlerle yürüyen bir çizgi roman. Frank Miller’ın 1998’de Dark Horse Comics’ten beş sayı halinde çıkardığı bu eser, sayfa boyutuna, çizgilerine, kasvetine adapte olamayacağınız kadar özgün bir işçilik sunmuştu. Zack Snyder de yedi sene önce bu sinemaya uyarlanması zor kaynağı görsel şölene dönüştürerek zirve yapmıştı. Bir anlamda “Günah Şehri”yle (“Sin City”, 2005) birlikte tamamında dijital yeşil ekran/perde teknolojisini uygulayan en öncü iki çizgi roman uyarlamasından birine imza atmıştı.

        IRKÇILIKLA, MİLİTARİZMLE SUÇLANMAYA AÇIK

        Eser, o zamanlar Antik Yunanistan’ın Pers Krallığı’na karşı gelmesini, M.Ö. 480 yılına odaklanarak anlatmasıyla ‘ırkçılık’ ve ‘militarizm’ şöleni olarak yorumlanmıştı. Söylemek istediği sözleri büyük puntolarla yerine getiren, düşmanları da ‘hilkat garibesi’ne çeviren bu yaklaşım fazlasıyla ‘farklı’ idi. Bu sebeple de tepki çekip özündeki ‘Hıristiyanlık-Müslümanlık’ ya da ‘Batı-Doğu’ çekişmesi alegorisiyle günümüze kadar uzandı.

        Bir anlamda vandalizmle, savaş yanlılığıyla suçlandı. İran ile Yunanistan’ın dostluğunu zedeler bulundu. Ama çizgi roman özünden gelen ve süper kahramanlığa yatkın karakterler, aslında ‘fantastik bir dünya’nın içinde yaşıyordu. Bunu becermek de ‘klasik karakter’ gereklerini yerine getirmek anlamına gelmiyordu. Xerxes ile askerlerinin deforme olmuş halleriyle, eşcinsellik, sokak kültürü gibi kavramları akla getirmesi çok belirgindi.

        TEKNOLOJİSİNİ EN İYİ KULLANAN ESERLERDENDİ

        Ancak aslında eserin özündeki bir çizgi roman iyi-kötü çatışmasını yansıtıp, bunu savaş zemininde yaşatma arzusuydu. Bu da büyük oranda ‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘The Lord of the Rings’) sonrası dönemin fantezi-epik mucizesi “300”ü (“300”, 2006) değerli hale getirdi. Snyder’in filmi, “Casshern” (2004) ve “Sky Captain ve Yarının Dünyası” (“Sky Captain and the World of Tomorrow”, 2004) gibi tamamı yeşil ekran teknolojisi ile çekilmiş bir yapıt olsa da ‘özel’ bir konum üstleniyordu. Sadece bunların başlattığı HD atılımına uymadan 35mm ile hareket etmesiyle teknik bir farklılık yaratıyordu.

        Bir bakıma Rudolph Maté’nin 1962 tarihli klasik tarihi-epik denemesi “300 Spartalı” (“300 Spartans”, 1962) günümüzde bir fantastik beden giyiyordu. Savaş gerçekliği üzerinden ‘kılıç ve büyü’ (‘sword and sorcery’) esasları benimsenmeden, mitolojik kahramanlar açığa çıkmadan milat öncesinden seslenen bir dünya yaratılıyordu. Büyük oranda da ‘kılıç ve sandalet filmleri’nin (‘sword and sandal films’) geleneği omurgaya yerleşiyordu. Bu durum fazlasıyla göz alıcı ve renkli hale geliyordu aslında. Zira yönetmenlik açısından bakınca her şeyi dar alana sıkıştıran objektif tercihleri, genelde yakın planla hareket ederken, ihtiyaç olursa çok yakın plana başvuruyordu. Klasik Amerikan sinemasının standart açı kullanımının dışına çıkılıyordu.

        ZACK SNYDER’İ ARATIYOR

        Arka planı ise koyu renklerin hakimiyet kurduğu kasvetli bir fon kaplarken süper yavaş çekim ve plastik şiddet fazlasıyla içeri giriyordu. Ne mitolojik kahramanların kılıç ve büyü filmi esasları, ne de tarihi-epiğin geleneksel dünyası canlanıyordu. Aksine bu “Truva”vari (“Troy”, 2004) savaş, Termofili üzerinden bir başka ceket giyiyor.

        Miller 2011 yılında ‘Xerxes’ adlı bir çizgi roman daha çizdi. 1998 tarihli eserine ekleme yaptı. Bunun devamında da Warner Bros. “300: Bir İmparatorluğun Yükselişi”ne (“300: Rise of an Empire”, 2014) imza attı. Snyder’in ilk filmde video klip estetiği ile yeşil ekran teknolojisini birleştirirken, Leone’nin koreografileriyle akrabalık kuran ‘radikal’ estetiği nedense burada canlanamıyor gibi. Aksine bağımsız film “Aşkın Yaşı Yok” (“Smart People”, 2008) ile yönetmenlik konusundaki beceriksizliğini kanıtlayan Noam Murro fena halde tökezliyor. Ne ritim tutturmakta ne de estetik yaratmakta becerikli olabiliyor.

        EVA GREEN ROL ÇALIYOR

        Aynen “47 Ronin”de (2013) deneyimsiz yönetmen Carl Rinsch’de görüldüğü gibi o da bu zor yükün altından kalkamamış. ‘Efekt teknolojisi’nin emek ve esneklik gerektiren çekim süreci, Murro’ya ağır gelmiş. “300: Bir İmparatorluğun Yükselişi”, ilk filmdeki vatansever çığlıkların, erkeksilik patlamasının orta halli bir ideolojiye yerleşmesinin filmi olmuş. Ancak bunu yaparken Lena Headey’nin anlatıcı sesi bir yana Thesmistokles ile Artemisia’nın girişleri ne kadar fayda sağlamış tartışılır.

        “Hayvan Krallığı” (“Animal Kingdom”, 2010) ile çıkış yapan Avustralyalı Sullivan Stapleton belli ki çok parlak bir oyuncu değil. Ama burada kaslarına ve yakışıklılığına güvenle Gerard Butler’ın dirilmesine yakın bir yaklaşımla, ‘karizmasız’ canlanıyor. Eva Green ise fazlasıyla değerli bir konum üstleniyor. Adeta ‘vamp ve savaşçı kadın’ duruşuyla rol çalıyor.

        MILLER’IN ÇİZGİ ROMANI STÜDYO ISMARLAMASI OLABİLİR Mİ?

        Kağıt üstünde ‘Eski Yunan’da vahşilik, av, bekaret ve doğumun oklu tanrıçası olarak anılan Artemis’le akraba Artemisia, aslında 1962 tarihli filmde de olan bir karakter. Ancak burada oyuncunun sahne kimliğinin katkısıyla, 12. yüzyılda geçen tarihi-epik “Cennetin Krallığı”ndaki (“Kingdom of Heaven”, 2005) başarılı Sibylla tiplemesine benzer bir ‘uyum’ görebiliyoruz. Artemisia, adeta iktidar kovalayan bir kötü kadın olarak Thesmistokles’i ayartmaya çabalıyor. İlk filmde Headey ile Butler arasındaki sert seks sahnesinin bir benzerini burada Stapleton ile Green arasında görebiliyoruz. Filmin olumlu yanları da bunlar. Çizgi roman ruhunda ‘savaş’ gerçeğine de bu konuda bir ‘baskı’ yapılıyor.

        Bunun haricinde öyle ya da böyle bir görsel ihtişam yükseliyor. Fakat hikayenin biraz fazla sallapati olduğu, Xerxes tarafını aklama amacıyla doldurulmuş izlenimi bıraktığı gözlerden kaçmıyor. Alt açının zaman zaman devreye girmesi derken, renklerin yapaylığının anlam kazanması değerli. Sanki geriye finali de sayarsak seri üretim bir mini dizi mantığı katıyor. Kelimenin tam anlamıyla Xerxes çizgi romanı bir stüdyo ısmarlaması izlenimi yaratıyor. “300: Bir İmparatorluğun Yükselişi”, Miller uyarlamaları arasında en alta yerleşirken bu yaz seyredeceğimiz ‘Günah Şehri’nin (‘Sin City’) ikinci bölümünü merakla beklememizi sağlıyor.

        FİLMİN NOTU: 5

        Künye:

        300: Bir İmparatorluğun Yükselişi (300: Rise of an Empire)

        Yönetmen: Noam Murro

        Oyuncular: Sullivan Stapleton, Eva Green, Lena Headey, David Wenham, Hans Matheson

        Süre: 102 dk.

        Yapım yılı: 2014

        RODEO KOVBOYU, ELEKTRİKÇİ VE İLAÇ SATICISI

        Abartılı performanslar, ağlatacak ana karakter dönüşü, muhafazakar yaklaşımı ve ciddiyet patlamasına yarayan süresiyle Oscar için planlanmış bir biyografik film. Ron Woodroof’un AIDS’e yakalandığı hayatına odaklanan “Sınırsızlar Kulübü”, ‘rodeo kovboyluğu’ motifinden ‘anti-Amerikan kahramanı’ çıkarmasıyla okunabilecek ilginç bir damara sahip. Ama buradan muhafazakar, ahlakçı ve homofobik bir film üretmek için çaktırmadan çok uğraşıyor. McConaughey ve Leto’nun doyumsuz performansları ise bu toplamın tek elle tutulur tarafı.

        80’lerin popüler hastalığı olarak bilinen AIDS, prezervatif kullanımını yaygınlaştırmasının yanında günümüze değin 36 milyon kişinin ölümüne sebebiyet vermesiyle bilinir. Bunların yüzde 64’ü ise erkek erkeğe cinsel ilişki ile bulaşmıştır. Ama ilk zamanlarda bu taban, halk arasında biraz fazla ‘homofobi’ ve ‘muhafazakarlık’ malzemesine dönüşmüştü açıkçası. Bunun karşılığında da 80’lerin ikinci yarısından itibaren konuyla ilgili filmler artması kaçınılmaz hale geldi. “Philadelphia” (1993) gibi geleneksel bir eser, “Yaşamın Dibi” (“The Living Dead”, 1992) gibi bir eşcinsel sinema klasiği bu konuda akla gelen ilk örnekler. Burada ise konulan ölümcül hastalık teşhisinin psikolojisiyle 1985-1992 arasında boğuşan, ölüm arifesindeki bir adamın hikayesi perdeye yansıtılıyor.

        TEKDÜZE ŞABLON MAĞDURU

        Serbest gün geçişleriyle biyografik filmlerin bütün dezavantajlarını üzerine alan eser, elektrikçi, rodeo kovboyu ve ilaç satıcısı beyaz Amerikalı Ron Woodroof’u güney aksanlı kimliğiyle yöresel bir özdeşleşme objesine çeviriyor. Girizgahta, rodeo platformunun giriş kapısındaki boşluktan olup biteni seyreden karakterimizin bakış açısı planını görürüz. Kameranın ona dönmesiyle birlikte gözümüze takılan iki kız ile girilen cinsel ilişkidir.

        Buradan da anlaşıldığı ve devam ettiği üzere Ron, tam bir seks bağımlısıdır. Aynı zamanda kokain ve sigarayla da benzer bir etkileşim içindedir. Yakışıklıdır, çapkındır. Ancak grup sekse, cinsel fanteziye meyleden hayatı ‘AIDS’lisin, 30 günün kaldı’ tümcesiyle tepetaklak olur. Amerikalıların deyimiyle tam bir ‘redneck’ olan Woodrof, hayatını bunu düzeltecek AZT ilacının legalleşmesine adar. İllegal bir ilaç satıcısına dönüşür. Kelimenin tam anlamıyla azmetmek için bir dayanak noktası ortaya çıkar.

        Yani savruk bir yöresel Amerikalı, bir anda her şeyi tedavi eden bir ‘üfürükçü’ye (‘healer’), Hıristiyanlıkta Tanrı yoldaşına çevrilir. Bu durum aslında Jean-Marc Vallée’nin amacını ortaya koyar. “Sınırsızlar Kulübü”, homofobik, özgürlükçü ve ırkçı bir adamın transseksüel bir bireyle dahi arkadaşlık kurmasına, partnerlik yapmasına uzanan hayatındaki dönüşümü gözler önüne serer. Bir anlamda ders alıp, muhafazakar/ahlakçı bir tokatla ilerleyip iyileşmenin, doğru yolu bulmanın hikayesidir.

        ÇOK EŞLİLİK İNANCI AİLE OCAĞIYLA AYNI ŞEY Mİ?

        Bu da aslında üzerimize üzerimize gelen bir seks bağımlılığı tedavisi sürecine kadar uzanıyor. Bir anda seksi bırakan karakterimiz, kendini ilaca, haplara adarken neredeyse hiç iletişim kurmadığı doktoruyla bir aile ocağı kurmaya kadar gidiyor. Garner’ın karakterinin adının ‘Havva’ya denk gelen ‘Eve’ olması da bu durumun kutsallığı ve muhafazakarlığı adına ince ama fark edilir bir Hıristiyanlık okuması haline geliyor. Vallée, bu durumu “Çılgın” (“C.R.A.Z.Y.”, 2007), “Genç Viktoria” (“The Young Victoria”, 2009), “Ruh Eşim” (“Cafe de Flore”, 2011) eserlerdeki tarihin farklı dönemlerinden ‘yakışıklı reji’ becerileri çıkaran bir görsel yapıya kavuşturmuyor. Aksine eline kamerayı alıp dramatik bir bağımsız film, bir karakter draması üretmeye çabalıyor. Gerçek hikayeye duyduğu saygıdan bir an olsun geri adım atmıyor.

        Sıçramalı kurguyla ilerleyen yapının, bunun ötesinde 80’lerin kirliliğine kaykıldığı, birkaç montaj sekansla da yol aldığı görülüyor. Bu hızlandırma, akıcılık katma numaraları, bir Avrupa seyahatinde araya ‘hip-hop kurgu’ ile sıkıştırılan üç uçak pistini de yerleştirince ‘ilaç satıcılığı’ sürecini görsel açıdan “Bir Rüya İçin Ağıt”takine (“Requiem for a Dream”, 2000) benzer bir mantıkla dolduruyor. En azından bir sekansta… 120 dakikanın temeli ise bu ‘ayraç’ların azlığına yüklenen ‘ciddiyet vurgusu’ ile ayakta durmaya çalışıyor. McConaughey’nin ve Leto’nun fiziksel dönüşümlü sahneleri bir süre sonra her şeyi kontrolü altına alıyor. Abartının, dışa dönüklüğün, kendini kaybetmenin şovunu izlerken, ‘rol kesme’den fazla rahatsız olmuyoruz.

        MUHAFAZAKAR VE HOMOFOBİK BİR FİLM

        Bu yapay gösteri filmde kopuk sahnemsiler yaratırken, Woodroof’un öyküsünü neredeyse 45. dakikada bitiriyor. Ekzajere edip ağlatmak, hüzünlendirmek esaslı hedefe dönüşüyor. Vallée, kitleyle ilişkide sıkıntılı olmayan bir yönetmen. Ama burada memuriyetini gösterip ‘patlayıcı’ karakterlerle sonuç alıyor.

        Elbette McConaughey, makyaj ve fiziksel dönüşümle bir karakter portresinde, harikalar yaratıyor. “Katil Joe” (“Killer Joe”, 2011), “Mud” (2012) ve “Striptiz Kulübü” (“Magic Mike”, 2013) gibi becerikli yan roller performanslarının tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Girizgahtan sona kadar filmi götüren bir performans onunkisi. Oyuncu, kemikleri gözükene kadar bedenini işin içine katması, en sonda da kendini dipte bulmasıyla sarsıcı. Bıyıklı ve yöresel aksanlı konumuyla şaşırtıyor, ambale ediyor, bizi kendine bağlıyor. Ama sonuç fazlasıyla muhafazakar bir AIDS öyküsüne kadar uzanıyor.

        Seks bağımlılığının yerine hapların, uyuşturucunun tercih edilmesi gereğine dikkat çekilirken, eşcinsel karakterler de sanki yabancılaştırılıyor. Leto’nun tiplemesi Rayon’un ‘hayal’ olduğuna inandırılan seyirci, filme bilinçaltındaki homofobik önyargı ile bağlanıyor. Rayon, sanki ilaçla zedelenen zihnin bir ‘hologram’ı olarak gözümüzün önünden geçiyor. “Veda Vakti”nde (“Le Temps Qui Reste”, 2006) ölüm arifesindeki eşcinsel tiplemeyle yakalanan duygusal bağın bir türevi canlanıyor. Eşcinsellerle girilmek istenen terapi sahnesindeki tipleme ve Leto başta olmak üzere fazlasıyla homofobik hava filmin tamamına siniyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club)

        Yönetmen: Jean-Marc Vallée

        Oyuncular: Matthew McConaughey, Jared Leto, Jennifer Garner, Dennis O’Hare, Steve Zahn, Griffin Dunne

        Süre: 125 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ‘SİLSİLE’ DEĞİL KARMAŞA

        “Çok Filim Hareketler Bunlar” ve “Sen Kimsin?” ile biçimci yönetmenlik kimliğini belli oranda ispatlayan Ozan Açıktan, bu sefer biraz daha bağımsız bir projeye el atıyor. Kesişen hayatlar filmi, yasak ilişki kara filmi ile suç gerilimi arasında gidip gelen “Silsile”, sinemamızda bunları ‘beceremeyen’ eserler arasına katılıyor. Esra Bezen Bilgin’in başarılı performansı ve temponun yükseldiği sahnelerdeki yönetmenlik zekası ise filmi kurtaramıyor.

        Reklamcı/video klipçi yönetmenlerimiz arasında nevi şahsına münhasır bir yer bulmak isteyen Ozak Açıktan, TÜRSAK’tan 2007’de destek alan bir projeyle karşımıza dikiliyor. “Silsile” (2013), Galata’nın tarihi sokaklarında bir koşuşturmacaya, suç ve ilişki mizansenine odaklanıyor. ‘Kesişen hayatlar’ hikayesinin izini sürerken, kah “Ara” (2007), kah “40”ın (2009) saptığı yollara giriyor.

        “ÇOK FİLİM HAREKETLER BUNLAR”I ARATIYOR

        ‘Yasak ilişki kara filmi’ omurgasını kesişen hayatlar ambalajı ile sarıyor. Cinayetler, bıçak doğrultmalar, rehin almalar ve daha fazlası 110 dakikada aralara serpiştiriliyor. Kenar mahalle suçları ile burjuvazinin aldatma sanatı iç içe geçiyor. Sanki “Başka Semtin Çocukları” (2008) ile “Hayatboyu” (2013) aynı ‘kavşak’ta buluşuyor.

        Ama ortaya çıkan bu yapının daha ziyade “Bir Avuç Deniz” (2011) ve “Aşk Kırmızı” (2013) gibi popüler sinemayla bağ kurmaya çalışıp tökezleyen işlerle akraba olabildiği çok net. Açıktan “Çok Filim Hareketler Bunlar”da (2010) her parçasını ayrı çektiği bir ‘antolojik komedi filmi’nde becerisini ispatlamıştı. Orada skeçlerin içerdiği yönetmenlik becerisi, anlam kazanmıştı. “Sen Kimsin?”de (2012) de müzik yükseldiğinde filmin amatör halinden barınan bir işçilik vardı.

        DAĞILAN PARÇALAR ARASINDA FİLMİN KENDİSİNİ BULMAK ZOR

        Reklam ve video klip adına özellikle Ömer Faruk Sorak, yeni Sinan Çetin’in, Emre Şahin’in ve Ketche’nin yakalamaya başladığı ‘biçimci anlar’ bir kapı açma adına değer kazanmıştı. Bu durumda da aslında açılış sekansı ve ilk 20 dakikalık bölüm ‘saat gibi işliyor’ denebilir. Bunun ötesinde ise “Silsile”yi dağılan parçaların arasında bulmak için bir hayli çaba sarf etmek gerekiyor.

        Polisler, suçlular, sokak çeteleri derken bir “Arka Sokaklar” (“Mean Streets”, 1973) elbette çıkmıyor. Ama onun muadili “Başka Semtin Çocukları”nın gerçekçiliği, “40”ın biçimciliği de yok. Tek bir olaydan, “Rashomon” (“Rashômon”, 1950) modeline yaslanıp bakış açılarına odaklanan “Kısık Ateşte 15 Dakika” (2006) tutarlılığı da canlanmıyor. Aksine süreyi illa uzatma adına hikaye kurgusuyla çok yanlış oynayıp kafa karıştıran ve neredeyse hangi sahnesinde açsak aynı hesaba çıkacak bir dramatik yapı inşa ediliyor. Nehir Erdoğan’ın, Tardu Flordun’un ve Nehir Erdoğan’ın yer yer kaybolması, İlker Kaleli’nin ise ‘dizi ekranı rötuşu’ yaratan manken kıvamındaki performansı filmi yaralıyor.

        “ARA”DAN “BARDA” ÇIKARMA ARZUSU

        Daha önce çalıştığı görüntü yönetmeni ve kurgucu ile birlikteliğini sürdüren Açıktan, kimi yerlerde renk kullanımı ve yapay ışıkla mizansende başarılı. Ama vinç veya zoom in ile inatla yerleştirdiği genel planlar bazen filmin temposunu zedeliyor. İlk 20 dakikalık bölümde ‘yasak ilişki yaşanacak birey’ ile tanışılan bölüm, “Romantik”in (2007) kritik flashback sahnesi kadar becerikli kurgulanmış. Yavaş çekimi anlamlandırmış.

        Ama o filmde de görülen bilerek veya bilmeyerek ‘sinemanın en temel kurallarının dışına çıkma’ durumu gözlerden kaçmıyor. Birçok kesişen hayat filmindeki sıkıntıdan sonra bir kez daha “Ara” sonrası arttığı düşünebilecek bir iş başarısızlıkla addedilir hale geliyor. Bunun da sebebi oyuncu tercihleri ve ‘gişe filmi nasıl olur?’ gibi bir sorunun çözülmemesi aslında…

        “Silsile”, nereye çekerseniz çekin bir yere gitmeyecek bir eser. Birbirinden bağımsız kısa suç hikayeleri olarak kullanılsaymış belki bu açmazdan kurtulabilirmiş. En temel anlamda “Ara”dan “Barda” (2007) çıkarma arzusunda konumlanan ‘haddini bildirme’, ‘ahlak dersi verme’ hamlesi bile çok çiğ… Açıktan belli ki ‘kısa film’ ve ‘reklam’ çekmeye alışık. Uzuna geçince otomatik olarak araya amatör boşluklar yerleştirmek durumunda kalıyor. Uzun metrajı tamamlama konusunda sıkıntılı bir isim. Böylece bir başka kesişen hayatlar öyküsü daha önümüzden ‘olmamışlık’ hissiyatı ile ayrılıyor. Aynen “Gece 11:45” (2005), “Kavşak” (2010) gibi örneklerde olduğu gibi…

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Silsile

        Yönetmen: Ozan Açıktan

        Oyuncular: İlker Kaleli, Nehir Erdoğan, Tardu Flordun, Esra Bezen Bilgin, Serkan Keskin

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2014

        BALIKESİR’DEN GENÇLİK MANZARALARI

        Balıkesir gençliğinin arasına sabit ve gözlemci kamerasıyla sızan “Mavi Dalga”, bir kuşağın yalnızlığını ve sıkıntılarını gözler önüne seriyor. Marmara Bölgesi’ndeki orta sınıfa mensup büyüme evresindeki kızların fotoğrafını çekiyor. Evrensel açıdan çok değeri olmasa da özellikle Zeynep Dadak ile Merve Kayan adına ‘umut vaat eden bir ilk film’ deneyimi yaşatıyor.

        Günler geçtikçe kadın yönetmenlerin çoğaldığı bir sinema coğrafyasının içindeyiz. Büyük oranda ilk filmini 60’larda çeken Bilge Olgaç’ın önderliğinde, 90’larda piyasa giren Yeşim Ustaoğlu ve Tomris Giritlioğlu’nun yanına 2000’lerde de Pelin Esmer, Çiğdem Vitrinel, İlksen Başarır, Belma Baş gibi isimlerin eklendiğini görebiliyoruz. Bu da ister istemez çoğunlukla ‘sanat sineması’ özelinde bir duyarlılığı ve canlılığı ‘feminist okumalar’ eşliğinde açığa çıkarıyor. “Mavi Dalga”, Zeynep Dadak-Merve Kayan ikilisinin ilk yönetmenlik denemesi…

        “ARAF”LA AKRABA

        Nasıl “Araf” (2012), geçen sene Karabük’ten, Karadeniz Bölgesi’nin gençlik tablosuna baktıysa bu eser de Balıkesir gençliğinin arasına sızıyor. Oradaki Barış Hacıhan da buraya transfer ediliyor üstelik. Ama hikaye, daha ziyade Aylin ve onun kız arkadaşları arasında şekillenip bir ‘kadın filmi’ne doğru ilerliyor. Yaz sonrası doğalgazın geldiği semtine dönen bu bireyler arasındaki ‘sonsuz dostluk’a odaklanmak bir hayli çekici…

        “Mavi Dalga” da esasen yaptıkları değil, yapmak istedikleri ve damağımızda bıraktığı ilk film enerjisi ile dikkat çekiyor. Açılış sekansında Kim Ki O’nun şarkılarından beslenen kaydırmalı uzun plan örneğin bir ‘ruh’u anlatma, canlandırma adına değerli. Bunun gibi kimi ‘uzun planlar’ ve ‘ayrıntılar’ da eklenebilir. Ama sanki film, dünya sinemasında bu konuda çok eser olması gerçeğiyle yüzleşiyor nihayetinde.

        YABANCI KADIN YÖNETMENLERİN ETKİSİ VAR MI?

        Bunun ötesinde de ‘anti-felaket’, ‘büyüme hikayesi’, ‘ilk aşk’, ‘ilk cinsel deneyim’, ‘dostluk’ gibi kavramları aynı potada eritemiyor. En azından minimalist geleneğinde Chantal Akerman, Robert Bresson kadar keskinlik yok. Kimi sekanslarda iki yönetmenin uyumsuzluğu ya da kafa karışıklığı hissediliyor. Yer yer de bir ruhsuzluk devreye giriyor.

        Dalgaların kıyıya vurmasıyla açığa çıkan temiz ruhların, ‘enerji’yle değil ‘yalnızlık’la, ‘bıkkıntı’yla yüzleşmesinin hikayesi, sinematografik beceri (Daniël Bouquet) ve uyumlu besteler (Kim Ki O) dışında fazla akılda kalmıyor. Akkaya, Özden ve Bulum gibi ‘kız arkadaşlar’ diyalogların inandırıcılığı ile samimiyet duygusuna katkı yapıyor. “Mavi Dalga” da söyledikleri, incelediği sosyolojik taban ve kimi sahneleriyle umut veriyor. Alışık olduğumuz taşra kullanımı, maddi sıkıntıların uzağındaki bir sınıfsal görünümle ‘konformist’ bir yola sokuluyor. Özellikle Ayris Alptekin’den istenen içe dönük (internal) performans ise bir “Rastgele Balthazar” (“Au Hasard Balthazar”, 1966) etkisi yaratmaktan ziyade Agnès Varda, Lucrecia Martel gibi rejisörleri akla getiriyor. Ama çok formda olmayan dönemlerini…

        FİLMİN NOTU: 4.5

        Künye:

        Mavi Dalga

        Yönetmen: Zeynep Dadak, Merve Kayan

        Oyuncular: Ayris Alptekin, Albina Özden, Nazlı Bulum, Begüm Akkaya, Barış Hacıhan, Onur Saylak

        Süre: 97 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        FİLİSTİN-İSRAİL SINIRINDA BİR MUHBİR

        Bu yıl Filistin’in Oscar adayı olan “Ömer”, işgal altındaki ülkede Tecrit Duvarı’nın iki tarafında kalmış iki aşığın konumuna bir siyasi muhbirlik olayı üzerinden odaklanıyor. “Vaat Edilen Cennet”te İsrail’deki intihar bombacılığının içyüzüne bakan Hany Abu-Assad, bu kez bir başka ‘gözlem’ ile karşımıza çıkıyor. Öyküsüyle etkilese de sosyopolitik konumuyla akılda kalacak, ama genel anlamda sinemaya bir şey bırakmayacak bir işe imza atıyor.

        İsrail-Filistin çatışması, savaşı ya da anlaşmazlığı, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı Asya’nın en önemli problemlerden biri. Birçok açıdan da sinemaya malzeme verdiği kesin. Ama bu konuyla ilgili “Kutsal Direniş” (“Yadon Ilaheyya”, 2002) gibi dahiyane bir eseri ayırınca, eli yüzü düzgün “Limon Ağacı” (“Etz Limon”, 2008) dışında aklımıza hem sinemasal hem de siyasi anlamda kalıcı bir yapıt gelmez. “Vaat Edilen Cennet”te (“Paradise Now”, 2005), Filistinli intihar bombacılarının Tel Aviv’deki çarpıcı öyküsünü sinemalaştıran Hany Abu-Assad, bu sefer yine benzer çevreden bir gözlemde bulunuyor. Muhbirlik yapan Filistinli bir fırıncının, İsrail askerleriyle çatışması ve duvarın arkasında kalan aşkıyla etkileşimi üzerine bir omurga kuruyor.

        SOSYOPOLİTİK BEDENİ ÇEKİCİ

        “Ömer” (“Omar”, 2013), sinemaskop oranında (2.35:1) HD’nin biraz fazla ‘yapay grilik’ ve ‘kirlilik’ depolamaktan çekse de genel anlamda sosyopolitik bedeninin çekiciliğiyle öne çıkıyor. Bir bölgenin sinemasal karşılıkları arasında ‘kalıcı’ değil ama ‘oyalayıcı’ bir seyirlik olarak sıyrılıyor. Sallanan el/omuz kamerasını akıcı bir kurguyla sarıyor.

        Özellikle de film, Yahudi-Müslüman çatışmasında bölgede dini ayrımcılığa uzanan tutumlar üzerine bir sıkışmışlık, imkansızlık portresini kavrayabiliyor. Kolay anlatısıyla da bu durumun üstesinden yer yer geliyor. Ama kimi oyunculuklar ve yan hikayeler, filmi çok besleyemiyor. Hatta çoğu zaman “Ömer”in pembe diziye evrilmesine alan açıyor.

        Büyük oranda “Vaat Edilen Cennet”te, 11 Eylül’e paralel olarak ortaya çıkan intihar bombacılığı sorunsalına iki Filistinli adamın gözünden bakmıştı. Burada ise yine o bölgenin insaniliğine sarılırken ‘mayın’lardan beslenen doğasına odaklanıyor. Oradan bir tümce çıkarmanın peşine düşüyor. Abu-Assad’ın eseri, bu açıdan bir sosyopolitik belge olarak başvurulup, İsrail-Filistin meselesinin damarını aydınlatması, sırlarına ayna tutmasıyla anılabilir.

        FİLMİN NOTU: 4.8

        Künye:

        Ömer (Omar)

        Yönetmen: Hany Abu-Assad

        Oyuncular: Adam Bakri, Samer Bisharat, Leem Lubany, Eyah Hourani

        Süre: 97 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave): 7

        Aile Sırları (August: Osage County): 4

        Aşk (Her): 8.3

        Bi Küçük Eylül Meselesi: 5.5

        Çılgın Dersane 3: 1.8

        Çocuk Pozu (Pozitia Copilului / Child’s Pose): 4.2

        Düzenbaz (American Hustle): 4.3

        Eyyvah Eyvah 3: 2

        Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı (I, Frankenstein): 5.5

        Geçmiş (Le Passé / The Past): 7

        Gloria: 6.8

        Gulyabani: 5.5

        Halam Geldi: 3.5

        Herkül: Efsane Başlıyor (The Legend of Hercules): 3.8

        Jack Ryan: Gölge Ajan (Jack Ryan: Shadow Recruit): 2.5

        Kaçış Planı (Escape Plan): 4

        Kadın İşi Banka Soygunu: 2.5

        Kapital (Le Capital / Capital): 5.8

        Karlar Ülkesi (Frozen): 6.2

        Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown): 4.8

        Kış Masalı (Winter’s Tale): 5.4

        Lego Filmi (Lego Movie): 7.4

        Meydan (Al Midan / The Square): 5.5

        Mr. Banks (Saving Mr. Banks): 5.5

        Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty): 7.5

        Para Avcısı (The Wolf of Wall Street): 6.9

        Paranormal Activity: İşaretliler (Paranormal Activity: The Marked Ones): 3.2

        Recep İvedik 4: 3.5

        RoboCop: 4.9

        Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive): 7.7

        Sağ Salim 2: Sil Baştan: 3.2

        Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis): 6.7

        Senin Hikayen: 5.3

        Son Kalan (Lone Survivor): 2.5

        Sonsuz Aşk (Endless Love): 2.8

        Sürgün İnek: 3.5

        Şarkı Söyleyen Kadınlar: 5

        Şöhret Tepesi (The Canyons): 2

        Vampir Akademisi (Vampire Academy): 3.5

        Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty): 4.5

        Yasak Aşk (Two Mothers): 5.8

        Yunus Emre: Aşkın Sesi: 3

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar