Pornoyla beslenmek aşkı öldürür mü?
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
11 EKİM FİLMLERİ
Pornonun bağımlılık yapması mevzusu, etrafımızdan bildiğimiz bir şey olsa da sinemaya aktarım konusunda çok da yaygın değildir. Burada Joseph Gordon-Levitt ilk sinema filminde internet pornosu bağımlısı bir karakterin cinsel arayışına, varoluş sancılarına eğlenceli bir bakış atıyor. Onun gözünden ‘pornoyla beslenmek aşkı, cinsel etkileşimi öldürür mü?’, ‘gerçek cinsel ilişki mi, porno ile kendini tatmin etme mi?’ gibi soruları cevaplayan, romantizm içerikli, gangster uyruklu, Don Juan esintili bir esere imza atıyor. Rian Johnson’ın kaleminden çıkmış gibi duran postmodern Don Jon karakterinden ve dinamik kurgusundan güç alan “Kalbim Sende”, buram buram indie ruhu koksa da ilk film olmasından çekiyor. ‘Kendini iyi hisset’ düşüncesini aceleci bir sonla taçlandırmasıyla da ‘sorgulanma’yı hak ediyor.
Bir internet pornosu bağımlısını, postmodern bir mizaçla karşımıza çıkaran, bu konuda da çekicilik dolan bir eser… Joseph Gordon-Levitt’in ilk yönetmenlik denemesi olabildiğine dinamik, hafif ve indie ruhlu bir yapının sözünü veriyor. Her şeyi doğru yoğurma becerisini göstermese de bir bakıma yakın dönemden "Utanç” (“Shame”, 2011) ile “Arabulucu”yu (“Middle Men”, 2009) iç içe geçiren hikaye yapısını sempatik hale getiriyor.
İnternet pornosuna ve gecelik ilişkilere dinamik kurguyla yaklaşım dikkat çekici
Gordon-Levitt’in Scott McGehee-David Siegel ikilisinin yanında çalışan bağımsız kurgucu Lauren Zuckerman’ı tutması filmin lehine olmuş. Yönetmenin bu konudaki coşkusu nasıl bir geri dönüş alır bilinmez. Ama “Kalbim Sende”nin (“Don Jon”, 2013) özellikle ilk yarısında hızlı bir kurguyu tercih ettiğini görebiliyoruz. Montaj sekansların, hip-hop kurgunun harekete geçtiği, ara planların ana anlatı aracına dönüştüğü bir estetikle karşılaşıyoruz. Bu yaklaşım ufuk açıcı mı? Tartışılır.
Fakat nihayetinde Don Jon karakterinin internet pornosuyla kurduğu arz-talep ilişkisi ile gecelik ilişkiye girdiği kadınlarla etkileşimini bir araya getirirken hız oranı ve paralel kurgu tutarlılığında herhangi bir sekme olmuyor. İçsesin de katkısıyla ‘eğlence’yi yukarıya çekiyor. Böylece Rian Johnson’ın kalemi gibi duran postmodern bir karakter, video klip estetiğine meyleden bir görsellikle sarılıyor. Onun bestecisi Nathan Johnson’ın pop eğilimli ezgileri ve kurgunun hakim rolü, sinematografinin kendini geri çekmesiyle öne çıkıyor.
Hip-hop kurgu filmin ana karnını oluşturuyor
Özellikle de bilgisayar karşısındaki ve yataktaki sahnelerin birbiriyle iç içe geçmesinin arkasına, kilise ve aile bölümlerinin de bir ‘ayraç’ kıvamında yerleştirilmesi becerikli. Zaten girizgahta karakter için önemli olan hayat parçalarının açıklanması yüksek bir indie ruhla dolmamızı sağlıyor. Ancak buradan odaklanılan ikinci düzlükte sıkıntılar var. Seks sahnelerinde hatırlanan şeyleri göz önünde bulunduran, internet pornosu izlerken ise mendil kutusu ile çöp kutusunu baştaki yakın planın arkasına yerleştiren ‘kademeli kurgu’ anlayışı ise yerinde. Kendini tatmin etme ya da mastürbasyon yapma böylece makineleştiriliyor.
En erken tarihli “Bütün O Caz”da (“All That Jazz”, 1979) hatırladığımız hip-hop kurgu geleneği, kilisede de günah çıkarma sahnelerinde üç-dört detay planla dolduruluyor. Laytmotif yaratma, tekrarları sarma adına bir ‘ana karın’ işlevi görüyor. Bu iki-üç saniyelik planları üst üste bindirip alışkanlık yaratan hızlı geçiş, hayatında her gün aynı şeyi yaşayan karakterin dünyası adına müthiş bir zamanlama duygusu yaratıyor.
Hollywood esnekliği son düzlükte hikayeyi kontrolü altına alıyor
Ama süreç ilerledikçe filmin tonu geleneksele kayıp görüntü yönetmeninin yönetmenden destek alamadığı açığa çıkıyor. Tabii bu konuda birkaç sahneyi ayırabiliriz. Özellikle sinema salonu çıkışında Jon ile Barbara’nın öpüşmesini, Hitchcock’un “Ölüm Korkusu”nda (“Vertigo”, 1958) kamerayı 360 derece döndürerek aldığı öpüşme sahnesini yeniden canlandırma düşüncesi tutmuş. Aile yemeği sahnesindeki ‘kitsch’ (bayağılık estetiği) duygunun her daim hakimiyet kurup, dairenin karanlığından sıyrılması ise ‘tercih’ olarak bir sinemasal zihin gerektiriyor. Zaten aile evinde ‘porno deneyimi’ne yaklaşan bir video klibin TV’de döndüğü sekans gayet iyi halledilmiş. Yani kurgu dışında da bölüm bölüm içindeki yönetmenden ışıltılar izliyoruz oyuncu Gordon-Levitt’in.
Karşımızda ise zaten “Baba”ya (“The Godfather”, 1972) gönderme gibi duran bir İtalyan asıllı Amerikan ailesi ironisi, ‘Don Juan’ı teknolojiyle yüzleştiren çekici bir karakter, keskin bir kilise eleştirisi ve ‘geek’ tanımını pornoya uyarlayarak interaktif zihinlerin aşkı/seksten alınan zevki öldürmesini iğneleyen bir yaklaşım var. Ama tüm bunların ‘Hollywood esnekliği’yle sarılması filmin ‘bir porno bağımlısının cinsel arayışı’ konseptini çok da geçerli hale getiremiyor. ‘Kendini iyi hisset’ algısı, biraz genel kitleyi zorlayan internet pornosu sahnelerini zamanla solluyor. Romantik-komedi damarını ‘genç-seksi kız mı, orta yaşlı kadın mı?’ sorusunun önüne koyuyor son düzlükte. Tabiri caizse geleneksele meyleden dramatik yapının, Channing Tatum ile Anne Hathaway’i perdede gördüğümüz ‘yapma film’in duygusundan çok farkı kalmıyor.
Gordon-Levitt sinema üzerine daha fazla kafa yormalı
“Kalbim Sende” de sanki 90’ların Amerikan bağımsız sinemasının ailelere ve mizaha yaklaşımına farklı bir alternatif oluşturma sevdasında koşarken, “Asi Gençlik”in (“Brick”, 2005) “Baba” ile köprü kurup ‘2000’ler ruhuna uygun, 25 yaşlarında bir karakter’e odaklanmasıyla dikkat çekiyor. Ama özellikle ikinci yarısında kendini ders vermeye kaptırıp, finali bağlamada acemilik çekmesiyle birazcık çaptan düşüyor. Halbuki iyi bir yönetmenin elinde, zamanlama, tonlama ve hız sorunu hallolup, ilk 45 dakikasında süratini 100 km’ye çıkaran film, bir anda hızını 10 km’ye düşürmezdi. Bunun zeminini hazırlayarak adaplı, dengeli bir yaklaşım belirlerdi.
Gordon-Levitt sinema üzerine daha fazla kafa yormalı. Kameranın nereye konacağından, ışığın nasıl yapılacağına kadar her şey üzerine düşünmeli. Zira ‘porno, aşkı, tutkuyu, cinsel ilişki etkileşimini öldürür mü?’ sorusuna verdiği cevap, fazlasıyla aceleci ve eleştirel yapısına karşın muhafazakar gibi gözüküyor. Bu da aslında yönetmenin son 45 dakikada aldığı ivme öncesinin kafa yapısından fazla bir şey taşımadığını ispatlıyor. ‘İnternet pornosuyla kendini tatmin etme deneyimi, ancak orta yaşlı bir kadınla ilişki kurarak elde edilebilir’ gibi bir söylem karşımıza çıkıyor. Ama buna gelinirken aldığımız yolun inandırıcılık sıkıntısı taşıdığını itiraf etmeliyiz.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Kalbim Sende (Don Jon)
Yönetmen: Joseph Gordon-Levitt
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Scarlett Johansson, Julianne Moore, Tony Danza, Glenne Headly, Brie Larson
Süre: 90 dk.
Yapım yılı: 2013
ŞİDDET, ENSEST VE BUDİZM
Kim Ki-Duk’un hayatındaki ‘acı’larla biraz fazla haşır neşir olması aslında kariyerindeki mesafeli, düşünsel ve olgun yaklaşımı devre dışı bırakmıştı. Ancak “Kim Ki-Duk’tan Moebius”, yönetmen için bir geri dönüş anlamına geliyor. Şiddetin ve cinselliğin en kaba halini, doğal, saf ve diyalogsuz bir sinemayla harmanlayıp sallanan kamerayı umursamadan Nagisa Ôshima’nın cesaretini akla getiren bir işe dönüşüyor. Aile içi şiddetin ötesine geçip ensest, sadomazoşizm, cinsel fantezi, Oedipus kompleksi gibi tartışmalı konuları süzgecinden ‘Budizm’e de başvurarak geçiriyor.
Moebius sendromu, tıpta nörolojik bir düzensizliğin adı. Doğuştan gelen kısmi bir felç ya da yüzün felçli olma hali olarak bilinir. Gözlerin kapanmamasıyla özetlenmesi ise ayrı bir not. Tabi düz olmayı reddederek bir düğüm oluşturmayı seçen Moebius şeridi de 19. yüzyılda keşfedilmesiyle Kim Ki-Duk’a ilham vermiş olabilir. “Kim Ki-Duk’tan Moebius” (“Moebius”, 2013) bu çok yönlü tuhaflığı, katmanlılığı üzerinde taşıyan bir eser.
Israrlı, saf ve cesur
Anne-baba-oğul arasındaki ensest ile sadomazoşizm odaklı sessiz ilişkiyi merkezine alıyor. Bu durum, psikolojide Oedipus kompleksinin bir üst aşaması ya da somut çıkarımı olarak açıklanabilecek, Shakespeare tragedyalarında ise anlamlandırılamayacak bir ‘öze dönme’ ile gerçekleşiyor. Güney Koreli tartışmalı yönetmen, sadece acı çektirmenin zevk verdiği, cinsel röntgenciliğin de bir keyfe dönüştüğü, ‘hazcı’ bir geleneğin peşine düşüyor.
Filmi diyalogsuz çekmesinin yanında mat renk skalasını korumasına rağmen ‘minimalizm’ adına elbette natüralist eserleri (Bkz. “Boş Ev”) kadar yetkin bir işe ulaşmamızı engelliyor. Ancak kameranın sallanmasının karşımıza çıkarttığı yüksek yakın plan oranı, bir anlamda gerçeklerin özüne, en saf haline dönme adına faydalı oluyor. İlkellik bir en ilkel duyguları anlatma aracına dönüşürken, asla diyalog olmaması filmin ısrarını daha da iddialı hale getiriyor.
Ôshima, hayvanlaşmak ve estetik cerrahi
Japon Yeni Dalgası’nda şiddete odaklanan Nagisa Ôshima’nın yaptıklarını, cesaretini akla getiren iş, Ki-Duk filmografisi açısından en çok “Bad Guy”ı (“Nabbeun Namja”, 2001) çağrıştırıyor. Oradaki şiddete grotesk yaklaşımın tuhaf bir karakterle doldurulması ilginç bir deneyim tatmamızı sağlamıştı. Ancak bu haleti ruhiye, aslında burada fazla derinlere inmiyor.
Bıçak saplama ile dolgun göğüsleri bir araya getiren ‘yeni yaratılmış seks’ algısı gerçek bir fantezi objesini açığa çıkarıyor. Yozlaşma da oradan yükseliyor. Kastrasyon sahneleri “Tutku imparatorluğu” (“Ai No Korîda”, 1976) ile alevlenen sansür tartışmalarını akla getiriyor. Estetik cerrahi meselesi belki de “Yüzü Olmayan Gözler”e (“Les Yeux Sans Visages”, 1960) kadar gitmemizi sağlarken, enseste yaklaşım “Murmur of the Heart”ın (“Le Souffle au Coeur”, 1971) naif ve samimi yaklaşımını melankolik bir sürece sokuyor. Bu sayede ailenin kabuklarından çıkıp, kontrolü kaybederek hayvanlaştığı, artık ahlaki kurallara uymayı bıraktığı bir evren izliyoruz.
Budizm hamlesi filmi yaralıyor
Ancak işin ucunu Pasolini kadar derinleştirirken Ki-Duk’un kişisel ‘Budizm’ hamlesi filmi biraz yaralıyor. Dinimize dönme, inanç aşılama ile birlikte şiddetin, cinselliğin havada uçuşan halinin bir anlamı kalmıyor gibi. Yani “Acı” (“Pieta”, 2012) ve “Rüya” (“Bi-Mon”, 2008) için canlanan video kaset kalitesinde istismar filminin yapısının, pembe diziden kopup gelen karakterleri burada yok. Bunun da sebebi arkaya pespaye bir fantastik ton veya yakuza hikayesi yerleştirilip risk alınmaması. Böylece diyalogların bayağılığı da devre dışı kalıyor.
“Kim Ki-Duk’tan Moebius”, doğal olanın peşine takılıp içimizdeki saklı şiddetten ziyade Uzakdoğu’daki aile gerçekleriyle ilgileniyor. Cinsel yozlaşmanın üzerine giderken bağırmayı, haykırmayı kendine hedef olarak belirliyor. En saf tepkileri merceğine alıyor. Böylece karşımıza gerçek anlamda hayvansı duygulara meyleden bir kapitalist toplum oyuncağı olarak birbirini bıçaklayan bir aile tablosu çıkıyor. Şiddetin doğal bir süreç haline geldiği, cinselliğin de onun yamacına bir Freudyen dışavurum olarak eklendiği eser, fazlasıyla etkileyici ve cesur.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Kim Ki-Duk’tan Moebius (Moebius)
Yönetmen: Kim Ki-Duk
Oyuncular: Jo Jae-Hyeon, Lee Eun-Woo, Seo Young-Ju
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2013
KANADA PRÖMİYERİNDE İZLEYİP YAZMIŞTIM
“Son Umut” ile bilimkurgunun gelişen kalıplarına uyum sağlayamayacağını gösteren Alfonso Cuarón, bu kez de demode bir uzay boşluğu portresinin peşine düşüyor. Üç boyutlu “Yerçekimi”, iki astronotun açık alandaki yaşam mücadelesine odaklanırken bunun gerilimini yönetmenin öldürücü kamera kullanımıyla canlandırıyor. Ancak ilginçtir, sözünü ettiğimiz 60’lı 70’li yıllarda ürün verebilecek, “2001: Uzay Yolu Macerası”nın devrim yaşattığı furya, “Avatar”-“Başlangıç” sonrası döneme taşınınca sanki uzayın derinliklerinde ‘bayat bir uzay boşluğu macerası’ tatmak kaçınılmaz hale geliyor.
Eylül başında Kanada prömiyerinde izleyip kaleme aldığım “Yerçekimi”nin eleştirisine şu linkten ulaşabilirsiniz:
FİLMİN NOTU: 3.8
Künye:
Yerçekimi (Gravity)
Yönetmen: Alfonso Cuarón
Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Ailem İçin (At Any Price): 4.7
Arınma Gecesi (The Purge): 7.5
Ateşli Aynasızlar (The Heat): 2.5
Baldan Acı (More Than Honey): 4.7
Bir Hayalimiz Vardı (Ginger & Rosa): 4.5
Bu Aşk Fazla Sürmez (I Give it a Year): 5.5
Büyükler 2 (Grown Ups 2): 1.9
Cinayet Tezi (Tesis Sobre Un Homicido / Thesis on a Homicide): 5.3
Çılgın Hırsız 2 (Despicable Me 2): 6
D@abbe: Cin Çarpması: 1.4
Diana: 4.5
Elysium: Yeni Cennet (Elysium): 7.6
Geçmişin Sırları (The Company You Keep): 5.5
Genç Çıraklar (The Intership): 3.9
Göster Gününü (Kick-Ass 2): 6.5
Jobs: 3
Karanlık Şerit (Möbius): 5.5
Kirli Oyun (Freelancers): 2.8
Korku Seansı (The Conjuring): 6.5
Kutsal Motorlar (Holy Motors): 9.6
Manyak (Maniac): 6
Mavi Yasemin (Blue Jasmine): 5.2
Menekşe’den Önce: 5.5
Meryem: 4.1
Neva: 2
One Direction: This is Us: 4
Ölümcül Oyuncaklar: Kemikler Şehri (The Mortal Instruments: City of Bones): 4.9
Ölümsüz Aşk (Bypass): 4.7
Ölümsüz Polisler (R.I.P.D.): 7.5
Pasifik Savaşı (Pacific Rim): 4
Percy Jackson: Canavarlar Denizi (Percy Jackson: Sea of Monsters): 6
Pırıltılı Hayatlar (The Bling Ring): 6.8
Red 2: 3.8
Riddick: 5.3
Samsara: 6.5
Sanal Hayatlar (Disconnect): 6.5
Savaşın Gölgesinde (Lore): 7.5
Sen Gitmeden Önce (Not Fade Away): 5.2
Son Konser (A Late Quartet): 5.5
Son Moda Aşk (20 ans d'écart / It Boy): 3.5
Şeytan Tohumu (The Possession): 3.5
Şeytan-ı Racim: 3.4
Şimdiki Zaman: 3
Şirinler (The Smurfs 2): 3
Uçaklar (Planes): 4.5
Yem (Bait): 1.6
Zafere Hücum (Rush): 7.5
Zamanda Aşk (About Time): 6.7
Zorlu İkili (2 Guns): 5.9
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.