Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Seyirci olarak genelde bir suçun nasıl, hangi sebeplerle ve ne gibi koşullarda işlendiğine odaklanırız. Ama onun yargı aşaması da önemlidir. Sinema tarihinde bir suç filmi alt türü olarak mahkeme filminin oluşması ise bu konunun görsel açılımıdır aslında. Ben de genelde gerçek bir davaya odaklanan bu alana mensup eserler arasında bir yolculuğa çıktım.

        Adalet sisteminin nasıl tecelli edip etmediği her zaman merak konusudur. Bu konuda da işin ucunu siyasi komplolara götürerek bir inceleme kıstası sunulabilir. Ama bu durumun özelinde ne vardır? Yargıcı, savcısı, başsavcısı, savunma avukatı, davası, jürisi, davacısı, suçlusu, sanığı derken bu ‘hukuki sistem’ nelere kadirdir?

        Mahkeme filmi, dava filmi ya da hukuki film de suç filminin alt türü olarak bu soruları aydınlatmayı hedeflemiştir. Çoğu kez dramaya da kaydığı düşünülmesi bir yana, genelde gerçek olayları konu edinmiştir. Tiyatro oyunu ya da edebiyat uyarlaması olarak 50’li 60’lı yıllar Amerika’sında etkisini hissettirmiştir. Şimdilerde biraz geri çekilse de siyaset tarihinden ‘diyalog’ odaklı yaklaşımına uygun meseleler bulmaya çabalamaktadır. Alt tür ‘mahkeme’yi bir ‘geçiş yolu’ olarak kullanmadan çalışanlarının katkısıyla bir ‘merkezi mekan’a dönüştürmeyi hedefler.

        Askeri mahkeme filmi, dini mahkeme filmi, savunma avukatının hikayesi filmi, jürinin çözümleme aşaması filmi gibi alt-alt türlere açılmasıyla da katmanlarını belirlemiştir. Alanın genelde hukuki terimlerin üzerine gitmeyi tercih etmesi ise çokça rastlanan bir durumdur. Tarihi boyunca ‘cinayet araştırması’na odaklanıp birbirinden farklı kişilerin bakış açılarını devreye sokan filmlerle (Bkz. “Rashomon”) veya dedektiflik hikayelerindeki ‘whodunit’ şablonuyla akrabalık kurduğu (Bkz. “Şark Ekspresinde Cinayet”) da görülmüştür.

        İşte sinema tarihinin en öne çıkan mahkeme filmleri

        1-12 Öfkeli Adam (12 Angry Men) (1957)

        Belki de sinema tarihinin kapalı alanda geçen en çarpıcı 96 dakikası denebilir. Sidney Lumet’in filmi işi jüriye, 12 öfkeli adama emanet ederken olayın ya da çarpışmanın sonucunun adalet ile tecelli etmesini de arzular. Peki ama İspanyol asıllı Amerikalı bir suçlunun, bir fakir mahalle çocuğununun kararı nasıl verilecektir? Tiyatro oyunundan uyarlanan “12 Öfkeli Adam”, sinema dünyasında TV ve Rus filmi de gören önemli bir eser. Bu film özelinde Henry Fonda, Jack Warden gibi oyuncuların ‘kişisel dram’a dönüşen muhakemelerine de dikkat çekilmeli.

        2-Bir Cinayetin Tahlili (Anatomy of a Murder) (1959)

        Eski bir başsavcı olan Paul Biegler (Stewart), az gelirli bir avukat olarak meslekte kalmayı sürdürmektedir. Bir gün birinci derece cinayetten yargılanan müvekkili teğmen Frederick Manion’un (Gazzara) ilginç önerisiyle karşılaşır. Adam, masum Barney Quill’i öldürdüğünü kabul etmektedir. Ancak Barney’nin kendi eşi Laura Manion’a (Remick) tecavüz etmiş olabileceğini de söylemektedir. Bu sayede karşımıza suçun farklı dereceleri arasında çözülmesi zor bir açmaz çıkacaktır... “Bir Cinayetin Tahlili”, ahlak, adalet, dürüstlük gibi kavramların yanı sıra Amerikan ordusunun zeminini de incelemiştir. James Stewart, Ben Gazzara, George C. Scott ve Lee Remick’in başrol performansları ve Avusturya asıllı Otto Preminger’in bir cinayetin anatomisini çıkarma özenine tutunmuştur. Böylece keskin bürokrasi eleştirisinin eşliğinde sinema tarihinin en iyi mahkeme filmlerinden birine dönüşmekte zorlanmamıştır.

        3-Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird) (1962)

        Harper Lee’nin Pulitzer ödüllü romanından uyarlanan eser, özellikle Gregory Peck’in Atticus Finch’e yüklediği başrol performansı ile zihinlere kazınmıştır. Üç Oscar, üç Altın Küre kazanmasının yanında ‘Afro-Amerikalılar’a uygulanan şiddet’ üzerinden tecavüzün, ayrımcılığın ve yargı sürecinin bir toplamıdır aslında. Robert Mulligan’ın 1930’ların Alabama’sındaki ırkçılığın köklerine inmesi de Amerikan tarihinde bir ameliyat anlamına gelir. Filmin ele aldığı mesele ile başta “Öldürme Zamanı” (“A Time to Kill”, 1996) olmak üzere sayısız yapıtı etkilediği söylenebilir.

        4-Dava (The Trial) (1962)

        İki polis Josef K.’ye (Anthony Perkins) kendisi hakkında tutuklama kararı çıktığını söyler. Ancak karakterimiz herhangi bir suçu kabul etmez. Bu beklenmedik gelişme kendisinin kısa sürede Hastler (Orson Welles) adlı savunma avukatı ile anlaşmasını sağlayacaktır. Gerçek bir memur olan Josef, anlam veremediği süreci Kafkaesk kabuslarla deneyimleyecektir. Orson Welles’in kara film çizgileri ile Franz Kafka’nın kasvetli dünyasını bir araya getiren, katmanlı bir eser... “Dava”, büyük oranda suçluluk duygusu, adalet sistemi, masumiyet gibi kavramlar eşliğinde bir mahkeme ve muhakeme sürecine uzanıyor. Alt türün kalıplarını allak bullak ediyor.

        5-Judgment at Nuremberg (1963)

        Sinema tarihinin en çarpıcı askeri mahkeme filmi, Stankey Kramer’ın oyunculara ve hazin gerçekliğe alan açmasıyla günümüze değin etkisini sürdürmüştür. Bu sarsıcı Neo-Nazi resmi, Hitler’in altında çalışan faşist rejime mensup, savaş suçlusu dört yargıcın muhakemesinin arka plandaki ‘soykırım’ görüntüleriyle karşılığıdır. 1946-1949 arasında Nürnberg’te düzenlenen 12 mahkemenin 1947’de yapılanıdır. Spencer Tracy, Burt Lancaster, Richard Widmark, Maximilian Schell, Judy Garland, Marlene Dietrich, William Shatner gibi oyuncuların varlığıyla da önem kazanmıştır. ‘Adalet mi, vatanseverlik mi?’ veya ‘bürokrasi mi, faşizm mi?’ soruları eşliğinde büyümüş bir yapıtın eşliğinde...

        6-Hüküm (The Verdict) (1982)

        Kariyerinde düşüşe geçip kendini alkole veren avukat Frank Galvin (Paul Newman), bir tıbbi yolsuzluk davasıyla eski popülerliğini kazanma şansı yakalar. Ancak bu ‘halet-i ruhiye’, Sidney Lumet’in ‘ahlaki yozlaşma’yı ele alma becerisiyle yansıtılır. Uzun planlar, sükunet ve ağır tempo Paul Newman’ın çevresinde canlanır. Din ve sağlıkla ilgili meseleler bir adalet sistemi eleştirisine dönüşürken davanın etrafı adeta güvenli çitlerle örülecektir.

        7-Dava (A Civil Action) (1998)

        Massachusetts’in Vobin şehrinde çevre kirliliğinden, kimyasal atıklardan zehirlenip lösemi olan bir grup insanının tek umudu Boston’lu avukat Jan’dır (Travolta). Bölgeye lüks arabasıyla gelen adam, iki büyük şirketi ya da sanayileşmeyi hedef alarak bu davaya odaklanır. Peki ama işin ucu nerelere kadar uzanacaktır? Steven Spielberg’ün senaristi olarak bildiğimiz Steven Zaillian’ın yönetmenlik konusundaki akıcı eğilimini ispatladığı eser, bu açıdan ilgiye değer. Robert Duvall-John Travolta arasındaki kuşak çatışmasının ilginçliğiyle de türe farklı bir tat katmıştır.

        8-Aşkın Sırları (Snow Falling on Cedars) (1999)

        1950’lerin San Piedro Adası... Pasifik Savaşı’nda kolunu kaybetmiş gazeteci Ishmael Chambers (Hawke), Kazuo Miyamoto’nun (Rick Yune) ‘sanık’ koltuğuna oturduğu bir mahkemeye atanır. Suçlama ise beyaz bir balıkçıyı öldürmektir. 2. Dünya Savaşı sonrasının Pearl Harbor kaynaklı Japonya karşıtı görüşleri bu davayı etkisi altına alır belki. Ama Chambers için bu durumun değeri daha ziyade savaşta Kazuo’nun eşi Hatsue’ye (Kudo) duyduğu aşkla açığa çıkacaktır... Böylece bu suçlamanın etrafında hikaye kurgusuyla oynayıp, gizemli, duygusal ve nefes kesici olabilen bir perde temsili canlanacaktır. Ethan Hawke, Yuki Kudo, Max Von Sydow, Richard Jenkins ve James Cromwell’in varlığıyla güçlenen performanslar ise Scott Hicks’in dokunuşuyla destansı aşktan önyargının dehlizlerine uzanan katmanlı bir yolculuk sunacaktır.

        9-Celse Açılıyor (The Paradine Case) (1947)

        Kült oyuncu Alida Valli’nin ilk Hollywood işi olarak bilinse de esasen Hitchcock imzalı bir eser karşımızdaki. “Celse Açılıyor”, aristokrasi ahlakı üzerine bir çeşitleme sunarken bunu ‘kara film’ mizansenine çevirir. Valli-Peck etkileşiminden evliliğin yıkılmasına, sorgulanmasına kadar giden süreci ‘kadınlar’ üzerinden kurgular. Belki de ‘femme fatale’ motifinin varlığı ‘suçlunun kadın olduğu mahkeme filmi’ adına 80’lerden önce en parlak açılımı getirmiştir burada.

        10-...And Justice for All. (1979)

        Barry Levinson-Valerie Curtin senarist ikilisi burada ‘suçlu yargıç’ kavramının dehlizlerinde ‘hukuki yozlaşma’yı arıyor. ‘Bir yargıcı savunmakla görevlendirilen Arthur Kirkland (Al Pacino), idealizminden taviz verecek midir?’ sorusunun izinde birçok öğeyi aydınlatmaya çabalıyor. Norman Jewison’ın ‘burada adalet herkes için tecelli eder’ tanımlı girizgahıyla önem kazanan eserin, mahkeme kurumunun içindeki ikiyüzlülükleri tüm hatlarıyla tanımladığı kesindir. Bu açılım da büyük oranda ‘orası sadece bir kurum, dışarıda gerçek hayat devam ediyor!’ tümcesini öne çıkaran bir avukat yolculuğuna açılmamızı sağlayacaktır.

        11-Rüzgarın Mirası (Inherit the Wind) (1960)

        1925’te gerçekleşen Scopes Monkey davasının 1955 tarihli tiyatro oyununun uyarlaması, ya da 1950’lerde McCarthy’nin komünist avının bir alegorik dışavurumu denebilir… Charles Darwin’in evrim teorisini öğrettiği için mahkemeye sevk edilen bir öğretmenin mücadelesi, garip ve tutucu bir savunma avukatının elinde kalmıştır. Burada da bu durum Spencer Tracy, Gene Kelly ve Fredric March’ın müthiş performanslarından destek alıyor. Şüphesiz Tennessee’nin ya da ABD’nin güneyinin tutuculuğu ve adalet sisteminin ürkekliği bu kadar zeki taşlanmamıştı. Listenin tek dini mahkeme filmi... Meraklısına aynı meseleyi ele alan 1965, 1988 ve 1999 tarihli üç de TV filmi mevcut.

        12-İlk Korku (Primal Fear) (1996)

        Bir Katolik rahibini öldüren Aaron (Norton) karakterini hatırlayanınız vardır. Canlandıran kişiyi söyleyince beyninizde bir ışık belirecek. Edward Norton’ı çıkartan film olarak bilinen “İlk Korku”, ‘sanık-avukat’ ilişkisi üzerine en yetkin işlerden biridir. Norton-Gere arasındaki dönüşümlü ve psikolojik çekişme kuşkusuz halen etkisini yitirmedi.

        13-Compulsion (1959)

        1920’lerin eşcinsel aşıklarının 'mükemmel cinayet' şımarıklığını aydınlatan Leopold-Loeb davası beyaz perdede üç önemli uyarlama gördü. Bunların ikincisi “Compulsion” (ki bence en zayıfı) ise sırtını Meyer Levin’in romanına yaslıyor. Richard Fleischer’ın becerisiyle ‘burjuvazinin yozlaşması’nı dönemin portresinden çıkarırken, zihinlere kazınan ‘gözlük macguffin’i’ ile de dikkat çekiyor. Elbette bu kaynaktan çıkan Hitchcock imzalı başyapıt “İp” (“Rope”, 1948) ile eşcinsel sinemanın mihenk taşı “Swoon” (1992) daha önemli. Ama burada da Orson Welles’in avukat rolündeki unutulmaz performansına Dean Stockwell’in ve siyah-beyaz sinematografinin eklenmesi, hikayenin ‘mahkeme filmi’ yönünü aydınlatmaya yaramıştır.

        14-Suikast (The Conspirator) (2011)

        1865 Amerika’sında Abraham Lincoln’ün suikastini takiben yedisi erkek biri kadın sekiz kişi gözaltına alınır. Mary Surratt’ın (Penn) tek suçu planlara evini açmasıdır. 28 yaşındaki savaş kahramanı Frank Aiken (McAvoy), onun avukatlığını üstlenir. Böylece bir gizeme doğru sürükleniriz... 19. yüzyıldaki adalet sisteminin üzerine giden eser, masumların da katledilmesine yol açan bürokratik sorunlar bulur. Bu duruma Robert Redford’un yönetmenliğinde Robin Wright Penn’den James McAvoy’a, Kevin Kline’dan Evan Rachel Wood’a uzanan dev bir oyuncu kadrosu eşlik edip ‘komplocu’nun kim olduğunu araştırmaya koyulur.

        15-Masumiyetin Bedeli (Trial by Jury) (1994)

        Jüri üyeleri mahkemelerin bir parçasıdır. Valerie’nin (Whalley) bu konumunu suistismal etmek isteyen mafya patronunun tehditleriyle karşı karşıya gelmesi de bu filmin yönelimini belli etmiştir. Büyük oranda jürinin gerçekliği sorgulamaya tabi tutulur. Heywood Gould imzalı eser, Türkçede ‘jüri davası’na denk gelen ‘trial by jury’ teriminden beslenmesiyle de aslında bir hedef belirlemiştir. “Masumiyetin Bedeli”nde Joanne Whalley, Armand Assante, William Hurt, Kathleen Quinlan ve Gabriel Bryne rol alıyor.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar