Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        10 HAZİRAN FİLMLERİ

        Hong Kong sinemasının stilize dövüş filmi türü wuxianın yedinci sanatta bir de bilgisayar animasyonu temsili olduğunu hatırlamamızı sağlıyor “Kung Fu Panda 2”. Devam filminin; görsel zenginliğiyle John Woo, Stephen Chow, Zhang Yimou gibi bu alandan kendilerine pay çıkaran postmodern yönetmenleri de kıskandıracak düzeyde olduğunu söyleyelim. Üç farklı animasyon tekniğinden beslenen serinin ikinci ayağı, ilkinde öne çıkan didaktik mesaj kaygısından ve popüler Amerikan müziklerinden arınarak daha bir ‘Uzakdoğu’ duruşuna transfer olmuş bu sefer. Bunun üzerine Bruce Lee ve Jackie Chan’in Çin kaynaklı popüler kung-fu filmlerinden ziyade wuxiayı benimseme detaycılığını da ekleyince, 7’den 70’e her türlü kitleyi ilgilendiren bir seyirlik haline gelmiş. “Kung Fu Panda 2” için animasyon tuvalinde yer çekimini yok eden üç boyutlu bir dövüş gösterisi ya da wuxia koreografisi diyebiliriz en kısa tanımıyla...

        2008’de üretime geçen ‘Kung Fu Panda’ serisinin ikincisinde yine o bildik dünyadayız. Anlayacağınız şişman panda, Uzakdoğu’daki maceralarına devam ediyor. Ancak tek bir fark var, o da ilk filmin didaktik mesajlarının ve buram buram Amerikancı kokan duruşunun biraz değişime uğraması. Zira burada Hong Kong’un, kaynağını Çin’deki ‘kung-fu filmleri’nden alıp oradan stilize bir opera estetiği çıkartan ‘wuxia pian’ türü daha bir evrensel hale getirilmiş. Bunda bildik İngilizce şarkıların arka plana itilip bölgeye özgü sözsüz ezgilerin monte edilmesinin rolü büyük.

        Hong Kong’un Japon animesine cevabı

        Böylece Jennifer Yuh, ilk yönetmenlik denemesinde seriyi daha bir ‘7’den 70’e hitap eder’ hale getirmiş. Bu sayede Kung Fu Panda’nın yani nam-ı diğer Pao’nun çocuksal kimlik arayışının yerine stilize dövüş sahneleri geçmiş. Yer çekiminin kaybolması, koreografinin öne çıkarılması, kameranın kaydırma hareketinin aktif hale getirilmesi ve hızlı zoom in-zoom out tekniklerinin hakim rolüyle bir ihtişam aşılanıyor.

        Bunun yanında iki animasyon tekniği daha eklenerek adeta wuxianın modern dönemdeki John Woo, Tsui Hark gibi temsilcilerinin eserlerin ‘stil aşığı yapısı’nı hatırlamamız sağlanmış. Lafın özü ‘Japon animesine karşı Hong Kong bilgisayar animasyonu’ gibi bir hava oluşuyor burada.

        İlkinin popülist tavrı, stil kaygısı ile yer değiştirmiş

        Bu sebeple de harcanan 150 milyon dolara karşın, serinin ikinci halkasının hedefine ulaştığını söyleyebiliriz. Elbette bu noktaya gelirken alışık olduğumuz panda ile dört ekip arkadaşının yanında düşman tavuskuşunun ve onun askerlerinin incelikli bir şekilde çizilmesinin de payı büyük. Sanki 2008’de rengarenk ve sürekli gündüz geçen hikaye, burada kapkaranlık hale getirilmiş gibi. Bu bağlamda da gerçek anlamda bir ‘kurmaca wuxia evreni’nden söz edebiliriz.

        Bunun devamında adeta üç sene önceki denemede çok da stilize hale getirilemeyen ve 70’lerin Bruce Lee-Jackie Chan’in popüler kung-fu filmlerine yakın duran dövüş sahneleri, burada sanki ‘opera estetiği’ne daha iyi adapte edilmiş gibi. Zira 1960’larda King Hu’nun Çin’de üreyen klasik dövüş (ya da kung-fu) filmlerine karşı başlattığı wuxia; özüne o sanatı alarak görsel, işitsel ve koreografik bir şölen sunardı. Buna paralel olarak da fazlaca Sergio Leone’nin sinemaya ‘spagetti western’i sokarak westerne yaptığını bu türe uygulardı. Burada da aynı durum söz konusu. Böylece animasyonun gerçekliği bilinçli olarak kaybeden ve renk paletini öne çıkarmaya açık evreninden fazlaca faydalanılmış.

        Hayvan türleri coğrafyaya göre seçilmiş

        Yuh’un kukla animasyonuyla çektiği açılış sekansının yanında iki boyutlu el çizimi animasyonu tekniği ile hallettiği flashback sekansları da bütün geçişleriyle dikkat çekici. Bunlar, genel çizgi film tavrının üzerine bir estetik katkı yapıyor işin doğrusu. Bu doğrultuda da bir baba-oğul ilişkisi dramı izlerken, aynı zamanda karakterlerin şirinliğiyle de “Kung Fu Panda 2”nin dünyasından çıkmak imkansızlaşıyor.

        Bunların tamamının ‘Kung Fu Panda’nın kurmacamsı ‘Çin Seddi’ açılımlı evreninden seslenmesi önemli. Zira tavuskuşundan gergedana kadar gerçek anlamda aykırı ve korkutucu görülen hayvan türleri arasında bir dağılım salgılanmış. Bu durum karanlık havaya katkı yaparken, Pao’nun eğlenceli tavrı da mizahı içeri sokmaya yarıyor. Tabii bu noktada Türk izleyiciler için o karakterin Jack Black’ten aldığı gerçek sesini duyamamak bir dezavantaja dönüşebilir.

        Bu dünyaya ait olmayan evreninde kaybolmak olası!

        Ancak animasyonlara ‘alışık olmadığımız bir coğrafyada kaybolmak için gitme’ gerçeğiyle yüzleşmek, söz konusu bu eser olduğunda bir hayli kolaylaşıyor. Zira Yuh’un arka planları mavi, kırmızı, yeşil gibi filtre ya da perde rengi ile ‘karton’ bir şekilde betimleyip, onun önünü bilgisayar animasyonu çizgileriyle donatan bir mimari inşa ettiği görülebiliyor. Önde de Hong Kong usulü dövüş sahneleri, heyecan ve koreografi akışı sağlanmış.

        Film de sanki daha çok bu anlara odaklanıyor gibi. Yani üzerinde çok uğraşılmamış ve arka plana itilen müziğin akılda kalıcılık sıkıntısını bir kenara bıraktığımızda, “Kung Fu Panda 2” için Stephen Chow, John Woo ve Zhang Yimou gibi son 25 senede wuxiayı modernize hatta posmodernize etme amacı güden yönetmenleri memnun edecek bir eser denebilir.

        Adeta yeni neslin ‘Karate Kid’i

        Tamam Yimou’nun “Kahraman”ı (“Ying xiong”, 2002) kadar üst düzeyde seyreden devrimci bir iş yok karşımızda. Ancak sanki daha çok Woo’nun aksiyon, Chow’un slapstick (kaba) komedi ile harmanladığı konseptin farklı, eğlenceli ve altı dolu olmayan bir versiyonu var gibi.

        Bu da DreamWorks animasyonlarının türsel egzersiz güdüsüne katkı yaparken ‘Kung Fu Panda’yı bir kez daha yeni neslin ‘Karate Kid’i haline getiriyor. Bu konuda iki farktan söz edebiliriz. Birincisi o zamanların modası karatenin artık kung fu ile yer değiştirmesi, ikincisi ise kurmaca aile-spor filmlerinin klasik iskeletinin postmodern bilgisayar animasyonu dünyasına transfer olması.

        FİLMİN NOTU: 6.2

        Künye:

        Kung Fu Panda 2

        Yönetmen: Jennifer Yuh

        Seslendirenler: Jack Black, Angelina Jolie, Dustin Hoffman, Gary Oldman, Michelle Yeoh, Jean-Claude Van Damme, Seth Rogen, Lucy Liu

        Süre: 90 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        YİTİP GİTMEMEK İÇİN DİRENENLER

        Yitip gitmiş bir kuşağın trajikomik tondaki dostluğunun hikayesi olarak özetlenebilir. 40 senelik tecrübeli yönetmen Mike Leigh, burada son 10 yılındaki düşüş ivmesini görkemli bir stil ile bertaraf etmiş. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kışı beyaz ile başlayıp gri ile tamamlanan, saflık-ağıt arasındaki duyguların stilize bir temsiline dönüştürmesi, günümüz sinemasına ayak uydurmasını sağlamış yönetmenin. Özellikle Lesley Manville, Jim Broadbent ve Ruth Sheen’in ustalıklı oyunculukları da bu toplama büyük destek vermiş. “Ömrümüzden Bir Sene”, bir kuşağın içinde kalan duygularla ve hüzünle yüklü birbirine tutunma hikayesini eskimeyen şarap tadında bir yönetmenlikle kavrıyor.

        “Karmakarışık”ı (“Topsy-Turvy”, 1999) bir kenara bırakırsak genelde doğal renkler üzerinden çalışıp oyuncu yönetimini ve diyalogları öne çıkardığını bildiğimiz bir yönetmen Mike Leigh. Ken Loach ile birlikte İngiliz sosyal gerçekçi sinemasının 70’lerdeki ikinci kuşağının en önemli kolu kendisi. Bu ikilinin de ülkede büyük iz bıraktığı bilinen bir gerçek. Ancak kanımca Loach’a göre daha sinemasal bir dünya adamıdır Leigh. Her zaman sınıfsal politikayı arka plana atıp insancıl meseleleri ve evrensel temaları odağına alır.

        Yönetmenin düşüş ivmesine set çeken bir film

        Bu noktada da “Ya Hep Ya Hiç” (“All or Nothing”, 2002), “Çıplak” (“Naked”, 1993), “Sırlar ve Yalanlar” (“Secrets and Lies”, 1996) gibi orta sınıfa ait eserlerinde etki bırakmayı becermiştir. Ancak 2004’te “Hemşire” (“Vera Drake”) ve 2008’de “Daima Mutlu” (“Happy-Go Lucky)” ile sınıfsal analize keskin dönüş yapması ve kısa film hikayelerini ağır tempolu uzun metrajlara çevirmesi kendisini bir düşüş ivmesine sürüklemişti. “Ömrümüzden Bir Sene” (“Another Year”, 2010) ise bu durumun üzerine set çeken bir Mike Leigh harikası olarak görünebilir.

        Zira yönetmen burada 70 yaşlarında bir çiftin, komşuları, akrabaları ve en çok da eşinden ayrılan arkadaşları ile ilişkisi üzerinden bir ‘kuşak portresi’ sunmaya çalışıyor. Bunu yaparken ilkbahar-yaz-sonbahar-kış sırasında yürüyen bir olay örgüsü kurmuş. Özellikle Jim Broadbent ve Ruth Sheen’in standart hallerinin yanında yan karakterlerden akan zeki bir duygu sağanağı mevcut. Eskiden maçlara gitmenin nostaljisi, eşini kaybedip yalnız kalmakla gelen bir tutam dost ihtiyacı ve kuşaksal farkların açtığı acılar gibi noktalardan da ilginç yerlere açılıyor film.

        “Ömrümüzden Bir Sene”, daha çok bu sezon Oscar için de adı geçen Lesley Manville’in Mary karakteri üzerinden bir duygusal damar kuruyor. Onun yıllar sonra yalnız başına kalıp bu durumu gençlerle yaşayacağı karton ilişkilerle terapi etme çabası ve evlilik tablosuna girip kendini belli anlarla kurtarma arzusu, derinlikli incelenmiş bir karakter portresiyle geliyor. Biz de sürekli Mary’nin ruhuna girip, yaptığı sakarlıklar ve acıklı şeylerle dengeli bir hüzne gark oluyoruz.

        Değişken dört renk ve mevsim üzerinden bir hayat tablosu

        Leigh, burada oyuncu yönetimi ve diyalog odaklı sinemasının paralelinde orta ve yakın ölçekli objektifleri ve planları öyle dengeli yerleştirmiş ki, filmin bir karesinin bile sarktığı söylenemez. Sinemaskop (2.35:1) formatında geniş plana hiç açılmadan ilerleyen bir hikaye anlatısı izliyoruz. Bu durumun devamında filmin mevsimler için özel renk tonları belirlemesi esas sürprizi. Bu da beyazdan griye doğru açılan, adeta saniye saniye örülmüş bir görsel yapı servis ediyor.

        İlkbaharın saflıkla ve ilişkilerin başlamasıyla bir ‘beyaz’lık aşıladığı, yazın doğal renklerinin her şeyin yerli yerine oturup ümitlenilmesi ışığında kullanıldığı söylenebilir. Sonbaharın solgun ağaçlarını da bu bağlamda oluşan renk skalası ve içeri az giren ışıkla birlikte ‘ümidin yok olması’ anlamına gelen bir çerçeveye yerleştirmiş yönetmen. Kış geldiğinde ise ‘gri’nin tonlarının üzerinden neredeyse siyah-beyaz bir palet mevcut hale geliyor. Orada da ‘ağıt’ kavramının bir açılımını izleyebiliyoruz.

        Politika için sanat yapmayı bırakması lehine olmuş

        Bir yaşa geldikten sonra dostluk ile birbirine tutunmak zorunda kalan insanların hikayesini, burada yetkin bir yönetmenlikle vermiş Mike Leigh. Seyirciyi kalbinin orta yerinden yakalaması da; dram ile komedi dengesini iyi ayarlaması ve özdeşleşme duygusunu yaratıp keyifle tüketilmesinden kaynaklanıyor.

        “Ömrümüzden Bir Sene”, basit hikayeden derinlikli duygular çıkartma konusunda bir yönetmen becerisi içeriyor orası kesin. Bunda da başta Manville olmak üzere bütün oyunculukların ölçülü ve kavrayıcı performanslarının rolü büyük. Zira “Sırlar ve Yalanlar”dan sonra Leigh bir kez daha ‘oyunculukların götürdüğü’ bir filme imza atmış. Yani mizah yaratma ve sosyolojik meseleye el atmaktan ziyade bildiği şeyi yapmış. Böylelikle kendi sineması için kalıtımsal bir esere imza atmış.

        FİLMİN NOTU: 6.5

        Künye:

        Ömrümüzden Bir Sene (Another Year)

        Yönetmen: Mike Leigh

        Oyuncular: Lesley Manville, Jim Broadbent, Ruth Sheen, Imelda Staunton, Oliver Maltman, Stuart McQuarrie, Peter Wright

        Süre: 129 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        HİSSEDİLEN SÜRESİ 127.000 SAAT

        Neredeyse tamamı sıkışmış bir araba ve onun bulunduğu ormanda geçen bir psikolojik-gerilim. Adrien Brody’nin ‘hafif’ bellek kaybı yaşamış karakterinin izinde yürüyen ve onun fazlaca çerçeveyi meşgul ettiği bir eser “Tuzak”. Ama ne bu mantığı “127 Saat”teki Danny Boyle zekasıyla çığır açıcı bir görsel üsluba, ne de “Ölümüne Kaçış”taki gibi sessiz ve politik bir motivasyona çeviriyor. Aksine uzun film süresini boşa heba etmiş, bir kısa metraj hikayesi ya da bir orman macerası izliyoruz. Yönetmenlik koltuğunda da gerçek bir yönetmenin ihtiyacı hissediliyor.

        ‘Kapalı alanda sıkışmış bir adamın hikayesi’ deyince son dönemden hemen “127 Saat” (“127 Hours”, 2010) ve “Toprak Altında” (“Buried”, 2010) örnekleri beliriyor aslında zihnimizde. Ancak Michael Greenspan sanki daha çok Roman Polanski’nin “Sudaki Bıçak” (“Nóz w wodzie”, 1962) “Tiksinti” (“Repulsion” 1966) ve “Kiracı” (“Le Locataire”, 1976) gibi eserlerinden esinlenmiş gibi. Zira ne bunların ilki gibi kapitalist düzenden yozlaşmış bir adamın, ne de ikincisi gibi politik bir kurbanın öyküsünü merkezine alıyor.

        Keşke bir beklenti yaratabilseymiş...

        Aksine Adrien Brody’nin uyanmasıyla birlikte hiçbir sürpriz beklentisi olmayan hafif gerçeküstücü bir psikolojik-gerilimle yüzleşiyoruz. Ancak bunu eski model bir orman macerası olarak da anabiliriz.

        Yönetmen Greenspan, filmin tamamını Adrien Brody’nin karakterinin ‘yüz’ünü çerçevelerin içinde tuttuğu, orta ölçekli planlar üzerinden inşa ediyor etmesine. Hatta

        hayaller ile gelen, çatışmalara yol açan, geçmişi göstererek yüreklere seslenen ve bolca türe açılan bir yapı inşa edilmiş burada. Ancak genel anlamda baktığımızda “Tuzak” (“Wrecked”, 2011) için ne bir zekadan ne de herhangi bir alt metinden söz edebiliriz.

        Bir Brody aşkıdır gidiyor

        Greenspan ya Brody’ye hayran veya aşık, ya da kısa film yönetmeni olarak kariyerini sürdüren bir zanaatkar olmalı. Zira burada “127 Saat”te Danny Boyle’un yarattığı Youtube estetiği dokusunu arıyoruz. O olmadıysa da bellekle ilgilenen psycho-noir, gotik korku veya psikolojik-gerilim atmosferi bekliyoruz. Ancak filmin ruhuna sinen sessizlik bunların hiçbirini temsil etmeye çalışmıyor.

        Aksine bir Brody aşkıdır gidiyor. Hem de 90 dakika boyunca onun karakterinin neredeyse ‘boynu’nda dolaşıyoruz. Böyle olunca da yoluna sinopsissiz çıkmış bir uzun metraj projesi izliyoruz. Böylece kendimizi aynen Dardenne Kardeşler’in “Oğul”undaki (“Le Fils”, 2002) gibi amaçsız ve minimalist bir yapının içinde buluyoruz. Ancak bu noktadan da geçen sene çekilen “Centilmen” (“The American”, 2010), “Ölümüne Kaçış” (“Essential Killing”, 2010) gibi zeki politik-gerilim veya terör gerilimi bütünü çıkmıyor işin doğrusu.

        Lafın özü “Tuzak”, ‘bağımsızım’ diye ego yapan bir yönetmenin ve bir senaristin görüşsüzlüğünü yansıtan, sadece ev ortamında arkadaşlara gösterilmesi uygun olabilecek bir gerilim kıvamında. Son 10 yılın en favori olay örgülerini ve temalarını bulundurmasına karşın onlardan herhangi bir şey çıkartmıyor ya da çıkartamıyor. Gerçek bir kafa karışıklığı ve hedefsizlik hakim filmin kurulamayan çatısına...

        FİLMİN NOTU: 2.8

        Künye:

        Tuzak (Wrecked)

        Yönetmen: Michael Greenspan

        Oyuncular: Adrien Brody, Ryan Robbins, Caroline Dhavernas, Adrian Holmes

        Süre: 91 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Ağır Abi: 0.8

        Aşkın Büyüsü (Water for Elephants): 2.7

        Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome): 7.9

        Başka Bir Yerde (Somewhere): 8.2

        Beastly: 5.2

        Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go): 4.3

        Copacabana (Copacabana: Düğün Hediyesi): 2.5

        Çığlık 4 (Scream 4): 7.8

        Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen / In a Better World): 5.3

        Dehşet Evi (Secuestrados / Kidnapped): 6.6

        Devlerin Günahı (There Be Dragons): 3.5

        Gişe Memuru: 6.5

        Gönül Avcısı (L’Arnacoeur / Heartbreaker): 5.3

        Gördüğüm En Güzel Kadın (La Prima Cosa Bella / The First Beautiful Thing): 5.5

        Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (The Hangover: Part II): 5.3

        Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires): 4.3

        Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five): 4

        Hop: 3.7

        İçimdeki Yangın (Incendies): 4

        İhanet (Partir / Leaving): 5.5

        İstila (Monsters): 7.5

        Kadın İsterse (Potiche): 4

        Kar Beyaz: 6.3

        Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Carribbean: On Stranger Tides): 5

        Kaledeki Yalnızlık: 5.2

        Kırmızı Başlıklı Kız: Kötülere Karşı (Hoodwinked Too! Hood VS. Evil): 5.6

        Kıyamet Gecesi (Vanishing on 7th Street): 5.5

        Kimliksiz (Unknown): 5.5

        Koğuş (The Ward): 7.3

        Kutsal Savaşçı (Priest): 7

        Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs / Little White Lies): 4

        Küçük Günahlar: 6

        Lanetli Miras (La Herencia Valdemar / Valdemar Legacy): 2.6

        Misafir: 1.4

        Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole): 4

        Ödünç Sevgili (Something Borrowed): 4.1

        Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet (Gnomeo & Juliet): 4.3

        Son Gece (Last Night): 3.8

        Sucker Punch: 7.1

        Şeytanı Gördüm (Akmerul boatda / I Saw the Devil): 7

        Suçlu Kim? (Henry’s Crime): 4.9

        Şov Bizinıs: 1

        Tehlikeli Tutkular (Cherrybomb): 5.5

        Thor: 3.6

        Troll Avı (Trolljegeren / Trollhunter): 4.2

        Türkan: 2

        X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class): 6

        Zor Hedef (À Bout Portant / Point Blank): 5.4

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar