Türk sineması için cesur bir haykırış
25 MART FİLMLERİ
“Devrim Arabaları” ile kendini kurmacada da ispatlayan Tolga Örnek, “Kaybedenler Kulübü”yle popüler sinemamızın hikaye anlatıcısı yönetmenleri arasındaki yerini sağlamlaştırıyor. Zira burada anıtlaşan ya da kültleşen ‘duvar yazıları’nın görsel karşılığını alt kültür üzerinden bulma konusunda da son derece çığır açıcı adımlar attığını görebiliyoruz yönetmenin. Bu da artık bir “Sırdaş Radyo”muz olduğuna göre, yakın zamanda “Truman Show”umuzun olacağına dair ümitlerimizi güçlendiriyor. “Kaybedenler Kulübü”, radyo filmi dediğimiz şeyi müstehcen görüntüler ve diyaloglarla sararak aykırı karakterler üzerine yerleştirmesiyle çokça tartışma açacak. Bunda en büyük pay hikaye anlatma becerisini burada Hollywood seviyesine yaklaştıran Tolga Örnek’e ait.
Ulusal alanda 2000’lerde başlayan popüler sinemanın sivrilmesi hareketinde özellikle bir grup ‘hikaye anlatma sinemasına hakim’ yönetmenin varlığı dikkat çekmiştir. Bunlardan her biri de kendi içlerinde ayrı ayrı sınıflandırılabilir. Sinan Çetin, Mahsun Kırmızıgül, Abdullah Oğuz, Taylan Biraderler ve Ömer Faruk Sorak derken son düzlükte de Tolga Örnek, Alper Çağlar, Levent Semerci gibi isimlerden söz etmek mümkün. Zira bu alanda kendini 2008’de çektiği “Devrim Arabaları” ile ispatlayan Örnek, projesine göre nasıl farklı anlatı metotları oluşturulabileceği üzerine bir tez çalışması sunuyor “Kaybedenler Kulübü” ile.
Başarısızlık öykülerinin cüretkar anlatıcısı
Öncelikle karşımızdaki eser; iki idealist radyo programcısının, seks ve aykırılık ile şöhrete kavuşmalarını ele alan, tabiri caizse bir ‘başarıya ulaşamama’ hikayesi. Aynen yönetmenin devrim adlı arabanın 1960’larda geçen öyküsünü sunduğu “Devrim Arabaları”nda görüldüğü gibi. Yani Örnek’in sinemaya ‘karamsar’ ve ‘gerçekçi’ bakışını iki filmde de hissetmek mümkün. Buradaki nihai mesajın ‘idealizm tatlıdır ama hayatın gerçeklerine tutunup yaşamak için realizm şarttır’a bağlanması da çok anormal değil.
Zaten Örnek belli ki ilk iş olarak projenin merkezine toplumun tepkisini çekmiş iki anti-kahramanı, daha doğrusu kültleşmiş tiplemeleri yerleştirmiş. Kaan (Nejat İşler) ile Mete (Yiğit Özşener), bir radyo programı yapsalar da bunu tamamen ‘doğal diyaloglar’a bırakan karakterler. Bu bağlamda da ne fazlasıyla ‘mizah’, ne fazlasıyla ‘duygusallık’, ne de fazlasıyla ‘dram’ aşılıyorlar. Filmin yapısı da sanki bu istikamette kurulmuş. Karakterlerin ‘bu dünyadaki herkesle yattık’ duruşunun ışığında bir aykırılık ya da umursamazlığın portresini çizerken, anti-kahramanları samimi kılmayı başarıyor “Kaybedenler Kulübü”.
Türkiye’nin Ron Howard’ı
Tolga Örnek’in özündeki ‘özdeşleşme yaratma’ güdüsü ve Ron Howard, Taylor Hackford gibi Hollywood’un zanaatkar yönetmenleri gibi ‘gerçek hikayeyi sinemalaştırma’ becerisine sahip sinema görüşü bu noktada ortaya çıkıyor zaten. “Devrim Arabaları”ndan sonra bir kez daha belli bir zaman dilimine sıkışmış, 90’ların son çeyreğinde akan bir hikayeyi perdeye yansıtmakta sıkıntı çekmiyor yönetmen.
En azından süreçsel açıdan karakterlerin geçmişlerini, geleceklerini veya şimdiki zamandaki yaşayışlarını çizerken, kafamızda ‘şurada ne olmuştu acaba?’ gibi bir soru cümlesi bırakmıyor. Aksine gerçek anlamda rafine edilmiş dramatik yapının katkılarıyla onların dünyasından buram buram bir ‘alegorik evren’ portresi dökülüyor.
Kapitalizm mağdurlarının sorunlarını giderdiği bir platform
Bu bağlamda da radyo programının toplumun geceleri şans eseri açıp dinlediği birtakım seslerle hayat kurtaracak kadar garip bir noktada durduğu, oradan da bir ‘doğallık’ ihtiyacını giderdiği söylenebilir. Bu da hayatın ‘gerçek’ zorluklarına bir es konup, kapitalizmin sürünmesine yol açtığı insanların adeta bir ‘rahatlama’ya ve ‘alaycılık’a ihtiyacı olduğu çerçevesinde karşımıza çıkarılıyor. “Kaybedenler Kulübü” de zaten hayatın bilinçaltında sıkışan şeylerin dışavurumuna kaynaklık eden bir platforma dönüşüyor.
Tüm bu dramatik derinliği sağlarken, sözünü ettiğimiz ABD’de ‘ödül sezonu yönetmenleri’nin eserleri kıvamında bir ‘radyo filmi’ ürettiği de söylenebilir Örnek’in. Bu bağlamda da dram, komedi, aşk ve suç gibi kavramlar türsel bazda filmin belli kısımlarında devreye girip bir Hollywood güdüsü aşılamış. Yönetmenin bu tavrı belirlerken tempo yükseltmekten asla vazgeçmeyip, baskın diyalog, oyuncu yönetimi, hızlı kurgu, çok çeşitli müzik skalası, yan karakter yazma becerisi ve değişken sinematografik tercihlerle sinemasal zirveler yakaladığını söyleyebiliriz.
Ülkemizde benzerine rastlanması zor bir ‘alt kültür estetiği’ yaratmış
Bu noktada da yönetmenin “Devrim Arabaları”nda beyaz dokulu, oyuncu yönetimi odaklı ve diyaloglarla ilerleyen, fazlaca 60’lar kokan dokudan sonra burada kült radyo programının ‘hız’ getirmesi ile günümüze uyarlanan biçimci bir sinema eserine transfer olduğunu görebiliyoruz. Yani Hollywood’un ustalarının projeye göre kabuk değiştirme anlayışını kendisinde görmek mümkün. Aynen Sinan Çetin ve Ömer Faruk Sorak örneklerinde olduğu gibi...
Burada sinema tuvalini sürekli bir duvar yazısı platformu olarak kullanan Örnek, görüntü bindirme, ekran bölme gibi teknikleri bolca devreye sokarken, İstanbul’un kuşbakışı ve başka açılarından görüntülerini de ‘hızlı çekim’ tekniğiyle kavrıyor. Bunların üzerine de renk skalası ile oynanmış, ‘ölüm’ ve ‘yaşam’a göre gri veya sarıyı tercih eden, çok çeşitli bir görüntü tablosu ekliyor. Bu da aslında bu estetiğe Türk sinemasında görülmemiş bir interaktif yön katıyor. Yani teknolojik bir araç olan radyo, gelişmiş bir düzeyde görselleştiriliyor.
Böylelikle açılış karesindeki ‘metropol yaşamı’ vurgusu ve devamında programın temasını belirleyen diyalogların farklı peliküllerle ya da kurgu tercihleriyle sinemalaştırılması filmin özetini sunmuş oluyor.
Günümüz teknolojik dünyasına ayak uydurarak biçimci duran ve tuvalin herhangi bir yerini bile boş bırakmamaya gayret gösteren bir yönetmenlik stili mevcut burada. Hikaye kurgusu ile her sahne için ayrı ayrı oynamak, ekran bölme tekniğinin parça sayısını sürekli arttırmak, araya duvar yazısı kıvamında sarı büyük puntolu yazılar sokmak gibi şeyler araç değil amaç konumuna yerleşmiş.
Oliver Stone görse gurur duyardı
Böylece Tolga Örnek, “Sınav” (2007) ve “Kağıt” (2010) ile birlikte Türk sineması tarihinin en iyi biçimci filmini vermiş diyebiliriz. Bu bağlamda ele aldığı ‘radyo filmi’ konseptinin Oliver Stone’un “Sırdaş Radyo”sunu (“Talk Radio”, 1988) andırması ve Amerikan sinemasında “Elveda Vietnam” (“Goodbye Vietnam”, 1987) ve “Gece Ana” (“Mother Night”, 1996) gibi politik motivasyonlu eserlerle temsil edilmesi, bir ‘eskimişlik’ hissiyatı getiriyor ilk bakışta.
Ancak yönetmenin Stone’un filminin aykırı şöhret tiplemesine benzer karakterler yaratırken bu durumu sömürmediği ve hatta günümüze uygun bir yapıya dahi kavuşturduğu söylenebilir. Yani Oliver Stone “Kaybedenler Kulübü”nü görse gurur duyarmış.
Seks sahneleriyle Türk sinemasına sınıf atlatabilir
Buna istinaden Amerikan sinemasında ‘medya kolları’ ile ilgilenen filmlerin içinde TV konusunu bile ele alan çeşitli denemeler yapılmışken karşımızdaki eser, biraz evrenselliğini kaybediyor işin doğrusu. Ancak şöhret, radyo, idealizm, ahlak, sahne önü-gerçek hayat ayrımı gibi kavramlar ışığında son derece tarışmalı noktalara gittiğini de es geçmemek lazım “Kaybedenler Kulübü”nün.
Zira üç işlevsel seks sahnesinin cinsel yozlaşma, duygusal bağlanma ve vahşi tutku tanımları içinde yarattığı anlamlar, Türk sineması açısından bir hayli dikkat çekici noktalara gitmiş. Bunların birincisini üst açıdan ‘kapitalist makineleşme’yi anlatmak için hızlı çekim tekniğiyle görselleştiren Örnek, “Otomatik Portakal”a (“A Clockwork Orange”, 1971) gönderme yaparken, ‘dörtlü grup seks’ kavramına açılmış. Türkpençe-İşler arasındaki ikincisini yakın ölçekli planlarla hallederken, parti mekanının tuvaletinde cereyan eden ‘bir kerelik seks’i göstermeden anlatma (locked-down shot tekniğiyle) becerisiyle yine amacına ulaşmış.
Yukarıda sözünü ettiğimiz tanımlar, kavramlar ve temalar da ancak böylesine cesur çıkarımlar ışığında anlamlı hale geliyor zira. “Kaybedenler Kulübü”, metropol yaşamının gerçekleri ve köşeye sıkıştırdıkları üzerine bir haykırış niteliğinde!
FİLMİN NOTU: 6.3
Künye:
Kaybedenler Kulübü
Yönetmen: Tolga Örnek
Oyuncular: Nejat İşler, Yiğit Özşener, Ahu Türkpençe, Rıza Kocaoğlu, İdil Fırat, Serra Yılmaz
Süre: 110 dk.
Yapım Yılı: 2010
KENDİNİ EĞLENCEYE BIRAK GİTSİN!
Sinemada çok fazla rastlamadığımız ‘mış gibi yapmak komedisi’nin romans soslu versiyonu olarak anılabilir. Fazlaca beraber iş yaptıklarını gördüğümüz Adam Sandler ile yönetmen Dennis Dugan ikilisi burada tepeden tırnağa bir hakimiyetle, yan karakterlerin özeni, diyalog yazma zekası, tempo becerisi ve mizansen kurma başarısıyla bir kez daha amaçlarına ulaşıyorlar. ‘Her detaydan da mizah çıkar mı arkadaş!’ görüşünü gerilerde bırakacak bir eser var karşımızda. Aman “Hayatım Yalan!”ı izlerken fazla kahkaha atmaktan koltuktan düşmemek için önleminizi önceden alın!
“Happy Gilmore”dan (1996) beri beraber çalışan ve kanımca geçen yılki “Büyükler” (“Grown Ups”, 2010) haricinde komedinin farklı alt türlerinden işlevsel eserler veren Dennis Dugan-Adam Sandler ikilisi burada da turnayı gözünden vuruyor. Aslında bu durumu genç senarist ikilisi Timothy Dowling-Allan Loeb’a mı, Walter Matthau’nun başrolünde oynadığı 1969 tarihli orijinal filmin başarısına mı bağlayalım, yoksa onların becerisine mi çok da emin değiliz.
Birbirini tanımak komedinin en önemli öğesi midir?
Ancak ‘birliktelik ve alışkanlık uyum getirir’ derler. Bu sebeple de “Hayatım Yalan!”ı (“Just Go With It”, 2011) bir direnç gösterisi ya da bir yoğun çalışma abidesi olarak görmek mümkün. Aslında burada Walter Matthau ile Ingrid Bergman’ı başrolüne yerleştiren esaslı filmdeki anlayıştan gelen bir mizah var. Zira romantik-komedi devreye girmeden önce screwball komedi adlı aşkın son anda hikayeye katkı yaptığı, daha çok da mizahın öne çıktığı bir tür vardı sinemada. “Cactus Flower” (1969) da bu formülün bir ürünüydü.
Bu sebeple de o zamanlar fazlaca üretilen durum komedisi geleneğinin bir türeviydi bu. Burada da ‘mış gibi yaparak’ bütün filmi geçiren bir estetik cerrahı ile onun asistanının cilveleşmelerini izliyoruz. Aslında bu bağlamda girişin ‘kardiyologtum burnum büyük diye estetik bölümüne geçtim’ ile başladığı bir filmde son derece absürd durumlardan da güç alınması doğal. Zira “Hayatım Yalan!”, açılış bölümünü biraz teatral ve tatsız tutsuz yapmasına karşın, zamanla her karakterinden farklı beceri fışkıran bir karakter komedisi kıvamını da hissettirir hale geliyor.
“Bazıları Sıcak Sever”in mizah anlayışından güç alması lehine yansımış
Ancak daha çok screwball komediyi günümüze uyarlarken yukarıda sözünü ettiğimiz formülün “Bazıları Sıcak Sever” (“Some Like it Hot”, 1959), “Tootsie” (1982), “Çifte Oyun” (“Two Much”, 1995) gibi romans dolu temsilcilerini akla getiriyor. Zira burada işvereni Danny’nin (Adam Sandler) ‘seksi yeni sevgili ve eş adayı’na ‘eski karı-koca’ymış gibi yapma oyununu sürdürmek için Hawaii’ye, iki çocuğu ile gelen Katherine (Jennifer Aniston) var.
Bu bağlamda da bir taraftan Katherine’in gözlüklü iş mekanı portresinden çıkıp kendi güzelliğini kanıtlama arzusu, bir diğer taraftan da Danny’nin 20 sene önce evlenme arifesindeyken aldatıldığını öğrendikten sonra ‘tek gecelik ilişki’ye kayan aşk mantığının mizahi dışavurumlarını izliyoruz. Yani bir yönüyle “Sabrina” (1954), bir yönüyle “Çifte Oyun”u, bir yönüyle de tatil beldesi komedilerini hatırlıyoruz.
Yan karakterlerinden güç alan bir kahkaha makinesi!
Bu noktada herkesin mış gibi yapmasına yan karakterler de eklenince çok çeşitli bütün tamamlanıyor. Bunlar arasında özellikle Katherine’in göstermelik eşini oynayan Nick Swardson (Dolph Lundgren), gençken rekabet ettiği arkadaşını canlandıran Nicole Kidman (Devlin) ve onun eşcinsel kocasına can veren Dave Matthews ile ilgili birkaç kelime etmemek olmaz. Swardson’ın şaşı ama gözlüklü bir koyun ithalatçısı, çakma bir Avusturyalı ya da kült aksiyon oyuncusu Dolph Lundgren’ın reenkarne olmuş halindeki becerisi ve Nicole Kidman’ın azgın, lider kişilikli, kötü ruhlu, vamp, rekabetçi, ‘takma adın ta kendisi’ Devlin rolündeki performansı uzun süre zihinlerden çıkmayacak. Filmi izleyince bir kez daha anlıyoruz ki, iyi yazılmış karakterler ancak yetenekli oyuncuların gücüyle tuvalde mizah bombardımanına dönüştürülebilir.
Böylesi ekip ve kast başarılarının devamında ise yönetmen Dugan’a tek kalan zaten ‘durum yaratmak’ oluyor. Bunun ‘oyun’ların içinde zor bir şey olmadığı da ortaya çıkıyor senaryo için. Zira burada belli ki vodvil kaynaklı bir Fransız tiyatro eserinin metninden güç alınmış. Bu durumun katkısıyla yol alan “Hayatım Yalan!”, Türkçesi ‘Koyver gitsin!’ veya ‘Kendini Bırak Gitsin’ anlamına gelen “Just Go With It” isminin tam karşılığını veren bir kahkaha makinesine dönüşüyor.
Estetik cerrahi ve evlilik konusunda söyleyecekleri var
Bu bağlamda Katherine’in bikinisiyle gölete girerken seksi vücudunu öne çıkardığı sahne, Lungdren’in koyunu ayıltma çabasının üzerine giden sahne, Katherine ile Devlin’in Hula dansı sahnesindeki rekabeti ve daha nice antolojilere geçecek an bırakıyor arkasında. Dugan, sonu bağlama konusunda ‘aşkın gerçekçi olanı makbuldur’ mesajının izini sürmesinin yanında, başlangıçta estetik cerrahi ile dalga geçen anlar sunmasıyla da aslında hem ‘evlilik’ hem de ‘tıp’ taşlaması yapmayı beceriyor.
Tüm bunların oluşmasında elbette ki Adam Sandler ve Jennifer Aniston’ın yanında Nicole Kidman, Nick Swardson, Brooklyn Decker ve Dave Matthews gibi tiplemeden ziyade başlı başına absürd karakterler yaratan oyuncuların payı büyük. Elbette ki onları kaleme alan Loeb-Dowling ikilisi de kaliteli tiyatro esintisi aşılıyor.
FİLMİN NOTU: 5.4
Künye:
Hayatım Yalan! (Just Go With It)
Yönetmen: Dennis Dugan
Oyuncular: Adam Sandler, Jennifer Aniston, Nicole Kidman, Nick Swardson, Brooklyn Decker, Dave Matthews
Süre: 117 dk.
Yapım Yılı: 2011
BEN, İKİNCİ SINIF
“Ben Dört Numara”, sanki güçlerini uzaylılardan alan, yeni bir süper kahraman yaratma çabasında gibi. Bu çıkış noktasından da bilimkurgu ve fantastiğin içinde türsel bilinci olmayan demode bir doğaüstü-metafiziksel gerilim çıkarıyor. Ancak didaktik diyaloglarla yürümesi, bayağı efekt ya da aksesuar kullanımına yüklenmesi ve ikinci sınıf oyuncularla çalışması bir tarafa; ötekileri (uzaylı karakterleri) dahi “Gizemli Şehir”dekiler kadar inandırıcı hale getiremiyor. Bu da bir çöp örneğiyle yüzleşmemizi sağlıyor. Michael Bay, belli ki sektörde artan ‘B filmi’ ağından faydalanmak istemiş ve bu TV’ye uygun projeyi perdeye uyarlamış. Ancak gelin görün ki tuvalde dönenler sinema salonunu terkettikten sonra ‘X-Files’ın (Gizli Dosyalar) üç bölümünü izleme arzusu uyandırmaktan öteye gidemiyor.
Stüdyoların içinde ‘zanaatkar’ çalışmalarıyla bilsek de D.J. Caruso’nun da yapımcı Michael Bay’in de böylesi bir projede ne işi olduğunu çözmek zor. Bir filme 60 milyon dolar harcamak ve bunun sonucunda bir ‘B filmi’ üretmek kulağa bir hayli garip geliyor. Ortada 20 milyon dolarlık bir bütçe olsa ‘hadi neyse’ diyeceğiz. Ama eldeki eserin bütün teknik eğilimlerinden oyuncularına, yönetmenlik geleneklerinden senaryosunun omurgasına kadar her konuda böylesi bir ‘düşük kalite’ içerdiği apaçık ortada.
Çöpün stüdyoların içine sızmasının yeni bir karşılığı
Bunun da sebebi olsa olsa “Son Hava Bükücü”den (“The Last Airbender”, 2010) gelir elde eden DreamWorks’ün ‘bu alanda para var’ deyip fantastik-bilimkurgu konseptinden proje çıkarma arzusu olabilir. Bu durumu ‘fantastik, B tipine mi kayıyor?’ sorusu çerçevesinde tartışmak şart.
Ancak bir diğer taraftan bakınca da aslında ‘sektörün o kolu geliştikçe çöp oranı da artacaktır’ görüşüne ulaşılabilir. Lafın özü “Ben Dört Numara” (“I Am Number Four”, 2011) bir çöp örneği. Aynen “Robin Hood” (2010), “Son Hava Bükücü”, “Serenity” (2005), “Kıyamet Melekleri” (“Legion”, 2010) gibi son dönemde izlediğimiz diğer stüdyo projeleri gibi. Yani o bağımsız şirketlerin ‘istismar filmi’ denemelerindeki bilinçli hamlelerinden bile değil!
50’lerin tür bilinciyle ilerleyen demode bir eser
Bu durum da X-Files’ın (Gizli Dosyalar) üç bölümünü bile tercih edeceğimiz bir eserle yüzleşmemizi sağlıyor. Zira burada evet uzaydan geldiği belli olan bir kısım ‘ötekiler’ ya da ‘ucube’ler var. Bunlar üçlü grup halinde dolaşıp mitolojiye nazire yapıyorlar buna da tamam. Mitik öğelerin oranı sayısız büyülü obje tercihiyle de devam ediyor. İşin doğrusu durumun bu noktaya gitmesi, yapay efekt ve makyaj çalışması ile paralel akıyor. Bu bağlamda da sanki evrim geçiren kuş mutant ve köpek canavar dışında bir A sınıf mekanizması yok gibi eldeki eserin.
Hadi bu teknik donanımı bir kenara bıraktık diyelim, en azından bir bilimkurgusal bilinç arıyoruz. O zaman da 50’lerin kitsch (bayağılık estetiği) bilimkurgularında gördüğümüz silahlar, süper güç gösterileri ve düello sahneleri ile yüzleşiyoruz. Son kalemde ‘X-Men’ ve ‘Alacakaranlık’ın iş yapmasıyla ürese de bu durumdan gerçek bir türsel bilinç çıkarmaktan uzak bir eser “Ben Dört Numara”. Olsa olsa bir TV projesi olabilirmiş. Bu sayede de en azından ‘Supernatural’, ‘X-Files’ gibi dizilerin ‘doğaüstü alanla veya metafizik ile ilgilenen gerilim’ konseptinin izinde tek boyutlu bir şeyler yapabilirmiş. Bu haliyle ise çöp mertebesinden bir türlü kurtulamıyor.
FİLMİN NOTU: 2.1
Künye:
Ben Dört Numara (I Am Number Four)
Yönetmen: D.J. Caruso
Oyuncular: Alex Pettyfer, Timothy Olyphant, Teresa Palmer, Callan McAuliffe, Dianna Agron
Süre: 109 dk.
Yapım Yılı: 2011
YAMYAM ÇETESİ
Korkunun ‘gang film’ alt türünden seslenenen sosyolojik bir yamyam filmi olarak anılabilir. Ancak Jorge Michael Grau, kariyerinin bu ilk halkasında özellikle belli kısımlarda atmosfer yaratma becerisi sergilese de ‘insan avı’ sahnelerinde kült olma izlenimini yaratmasıyla çıktığı yolu nihayetine erdiremiyor. Yine de “Kan Kokusu”, ileride kendini kanıtlayacak bir yaratıcının ilk işi olarak tercih edilebilir.
1970’lerde çekilen “Kurtuluş” (“Deliverance”, 1972) ve “Köpekler” (“Straw Dogs”, 1971); ‘gang film’ adlı bir korku ya da gerilim alt türünün başlangıcına tanıklık etmemizi sağlamıştı. Bu da aslında genelde Amerika’nın güney bölgesinde, çok insanın yaşamadığı bir kısmında bir araya gelip şiddet uygulayan insanların yarattığı korku filmi geleneğine dönüştü sonradan. 2000’lerde “Kan Gölü” (“Eden Lake”, 2008) ile İngiltere, “Onlar” (“Ils”, 2006) ile daha özgün bir şekilde Fransa’ya sıçrayan bu alt tür, “Kan Kokusu” (“Somos lo que hay”, 2010) ile Meksika’dan sesleniyor bu sefer.
Soğukkanlı duruşuyla dikkat çekiyor
Aslında Jorge Michael Grau’nun ilk eseri bir yamyam filmi. Ancak bu alt tür, sinemada kendine fazla yer etmediği için ve daha çok “Cannibal Holocaust” (1980) isimli istismar filmi ile anıldığı için bu alana da dahil edilebilir. Zira burada babalarının ölümü sonrası sürekli bir ‘yem’ peşinde koşan ve o insani varlığı bir yere bağlayıp beslenme malzemesine dönüştüren karakterler var. Yani aslında zombileştirilmiş bir gang film yorumuyla özetleyebiliriz eldeki eseri.
Doğrusunu söylemek gerekirse “Kan Kokusu”, bu türsel atılımını yönetmenlik stilini de minimalist ölçeklere transfer edip M. Night Shyamalan ve Hideo Nakata gibi isimleri akla getirerek sürdürüyor. Ancak bu konuda her karenin gerçek anlamda iyi çekilmiş izlenimi yaratmaktan ziyade, ‘tempo düşürülmüş’ algısını yakaladığını söyleyebiliriz. Bu noktada da bir şekilde ilk film izlenimini alıyoruz yapıtı tüketirken.
Kült olabilecek sahneler atmosfer yaratımını sekteye uğratmış
Buna karşın Meksika’nın içinde bir ailenin ayakları üzerinde durma sorununu ‘beslenme’ problemi üzerinden eleştiren sosyolojik omurgası dikkat çekici. Ancak yönetmen Grau, belli ki ‘besin bulma’ sahnelerini ‘yamyam’ miti bunu gerektirdiği için ‘korku-komedi’ alanına daha yakın bir şekilde kurmuş.
Kasıtlı olarak mı, istemeden mi onu bilemeyeğiz, ancak oğlanların avlanmaya çıktıkları sahnelerde müziği ve tempoyu yükseltince gülümsetici bir etki yaratmış. Bu sebeple de içinde bulunduğu sosyolojik yalnızlığı ele alırken, bir bütünü tamamlamaktan ziyade kafası karışık bir tablo çiziyor “Kan Kokusu”. Soğukkanlı bir korku filmi ile kültleşebilecek korku-komedi arasında sürekli gidip geliyor lafın özü.
Yine de ilk film olarak önümüzdeki dönemde işleri takip edilebilecek bir yönetmenin varlığını tanımak için ideal olduğu söylenebilir bu eserin. 2.35:1 sinemaskop formatında efektsiz atmosfer yaratma düzeyi bir hayli yükseklerde, onu kabul etmemek olmaz.
FİLMİN NOTU: 5.2
Künye:
Kan Kokusu (Somos lo que hay / We Are What We Are)
Yönetmen: Jorge Michael Grau
Oyuncular: Adrian Aguirre, Miriam Balderas, Daniel Gimenez Cacho, Paulina Gaitan, Francisco Balderas
Süre: 90 dk.
Yapım Yılı: 2010
İNTİHAR BOMBACILARININ ‘RECEP İVEDİK’LERİ
İngiltere’de ikamet eden dört Arap karakterin intihar bombacılığı serüvenlerini içine düştükleri sakarlıklar üzerinden ele alan bir kaba (slapstick) komedi denemesi. Evet evet yanlış duymadınız, ‘Jackass’in dördüncü bölümü falan değil bu. Dalga geçilen müslümanlar. Christopher Morris, henüz ilk filminde bu karakterlerin ‘aptal’lıklarına odaklanarak militarist bir söylem salgılamış. Bütün batı toplumunu Irak ve Afganistan üzerinden ‘laklak’ yapmaya yönlendirmiş. “Dört Aslan”, söylemiyle ‘Kurtlar Vadisi’ serisi kadar trajik bir noktaya gidiyor.
İntihar bombacılığı filmlerinin özellikle son 10 yılda arttığı ortada. Bunları da rahatlıkla Post-Vietnam dönemindeki ‘terör gerilimi’ denemelerinin Post-Irak temsilcileri olarak görebiliriz. Ancak “22 Mayıs” (“22 Mei”, 2010), “Hadewijch” (2008) ve “Gündüz Gece Gündüz Gece”yi (“Day Night Day Night”, 2006) bir kenara koyduğumuzda, bu alanda yapılan üretimler için gerçek bir sinema başarısından söz etmek zor. Belki de belli olayların arka planını iyi doldurup değişik bir konseptten seslenmek en kilit şey bu konuda.
En az “Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi” kadar ırkçı bir film
“Dört Aslan” (“Four Lions”, 2010) da bu formüle el atmasına karşın, tür açısından baktığımızda slapstick (kaba) komediye yakın durduğu için, tabiri caizse ‘fos’ çıkan bir deneme. Zira Pakistanlı veya Afganistanlı olması farketmeden İngiltere’de yaşayan dört müslümanın, filmin deyişine göre şapşal, avanak ya da salak karakterlerinin intihar bombacılığı serüveni ele alınıyor burada. Yönetmen Christopher Morris’in kamerası ve orta plan odaklı yönetmenlik stili de onların bu durumunu öne çıkaran küçük düşürücü bir skeçler bütünüyle yüzleşmemizi sağlıyor. Adeta intihar bombacılarının Recep İvedik’lerini izliyoruz.
Irkçılığın dini ırkı olmaz elbette. “Dört Aslan”ın yaptığı başta Mel Gibson’ın “Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi” (“Passion of the Christ”, 2004) olmak üzere bu konuda kökten tek taraflı söylem depolayan eserlerden farklı değil. Muhtemelen Morris’e sorsak ‘ben bir psikoloji anlattım. Sayısı gün geçtikçe fazlalaşan bir insan silsilesinin içinden anti-kahramanları ele aldım’ diyecektir. Ancak işin ideolojik durumu o noktaya çıkmıyor maalesef.
Savaş söylemi sayılması garip karşılanmaz
“Dört Aslan” İslam ülkelerinden birinde izlenirse anında bir savaş söylemi yaratabilecek, militarist bir eser. Müslümanlık cemiyetini gerçek anlamda aşağılamak üzerine kurulu bir deneme. Neredeyse başrolde Rob Schneider, Johnny Knoxville gibi kaba komedi oyuncuları olacakmış diye düşünmüyor değiliz. Bu noktada da “Kurtlar Vadisi: Filistin”den (2011) çok da farklı bir noktada durmuyor. Filmi izlerken de bu aşağılanmışlık hissiyatını en az o çokça üretilen emperyalist Amerikan filmleri kadar derinden hissedebiliyorsunuz.
Morris, bu bölücü ve faşist üslubuyla kısa sürede Hollywood’da bir rol alacaktır. Zira burada müslüman cemiyetini; yanlışlıkla bomba patlatma, eblek eblek baş sallama gibi şeylerden ibaret görüyor kendisi. Bu alanda eğlenceli ve mesajı yerinde bir komedi için Albert Brooks’un “Komedi Aranıyor”ı (“Looking for Comedy in the Muslim World”, 2005) tercih edilebilir.
FİLMİN NOTU: 2
Künye:
Dört Aslan (Four Lions)
Yönetmen: Christopher Morris
Oyuncular: Kayvan Novak, Nigel Lindsay, Riz Ahmed, Adeel Akhtar, Preeya Kalidas, Mohammed Agil
Süre: 101 dk.
Yapım Yılı: 2010
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
127 Saat (127 Hours): 7
72. Koğuş: 3
Aşk Tesadüfleri Sever: 5.4
Ayı Yogi (Yogi Bear): 1.9
Ayin (The Rite): 2.4
Bağlanmak Yok (No Strings Attached): 3.9
Benim Adım Aşk (I Am Love): 7.4
Benim Hikayem (Barney’s Version): 4
Bir Avuç Deniz: 4
Biutiful: 4.3
Çalgı Çengi: 0.5
Çınar Ağacı: 2.4
Dövüşçü (The Fighter): 5.6
Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı (Battle: Los Angeles): 3.4
Eyyvah Eyvah 2: 3.5
Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone): 3
Gölgeler ve Suretler: 4
İki Kadın, Bir Erkek (The Kids are All Right): 6
İncir Reçeli: 4.9
İz Peşinde (True Grit): 4
Kaçış Planı (The Next Three Days): 3
Kader Ajanları (The Adjustment Bureau): 5.5
Kir (Qirej): 0.9
Kolpaçino: Bomba: 3.8
Kurtlar Vadisi: Filistin: 2.7
Kutsal Damacana: Dracoola: 4
Limit Yok (Limitless): 6
Megazeka (Megamind): 5.3
Press: 0.8
Rango: 5.4
Saklı Hayatlar: 3
Sanctum: 1.7
Sevimli Hayvanlar (Konferenz der Tiere / Animals United): 5
Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak: 2
Siyah Kuğu (Black Swan): 9
Sokak Dansı 3D (Step Up 3D): 4.5
Şampiyon (Secretariat): 3.4
Ya Sonra: 1.2
Yeşil Yaban Arısı (The Green Hornet): 6.4
Zoraki Kral (The King’s Speech): 6.5
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com