Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        28 OCAK FİLMLERİ

        ‘Kesişen hayatlar filmleri’nin has ve yenilikçi ismi Alejandro Gonzalez Innaritu, dördüncü eserinde farklı bir alana açılmak istemiş belli ki. Ancak yönetmenin alışkanlıklarını bir anda değiştirememesiyle sendeleyen “Biutiful”, ‘ölüm arifesindeki kişinin ruh hali’ formülünden bir sömürü operası çıkartmış. Zira filmin 150 dakikayı bulan süresinin sebebini kendisine sorsak yönetmenin açıklaması muhtemelen ‘Daha etkileyici ancak öyle olabilirdi’ olacaktır. Ancak bunun esas cevabı çok hikayeli yapıdan uzaklaşmak isterken yan öyküleri ille de ‘düşmüş karakterler’in sırtına yükleyip abartıların üzerine gitme arzusu. “Biutiful”, rahatlıkla Tarkovsky’nin ruh haline odaklanan sinemasını hipnotize edici bir evrenle canlandırmak isterken; müzik kullanımından kamera hareketlerine, senaryodan anlatıya kadar her şeyini duygu sömürüsü hizmetine adayan bir eser olarak anılabilir. Eski model melodramlara taş çıkartan dramatik yapısıyla Innaritu’nun “İçimdeki Deniz”i olarak nam salacak önümüzdeki yıllarda orası kesin!

        2000 yılında çektiği “Paramparça: Aşklar ve Köpekler” (“Amores Perros”) ile kendine özgü bir bakış açısı olduğunu ispatlayan Alejandro Gonzalez Innaritu, onun ardından gelen iki filmiyle de bu duruşunu sağlamlaştırdı. Rahatlıkla da onun adını son 10 yılın en önemli sinema figürleri arasında anmak mümkün.

        Karakter dramasına getirdikleriyle kendini ispatlamış bir isim

        Aslında belli ki yönetmenin sinemaya girerkenki esas amacı, sanat dalına 1970’lerde Robert Altman’ın soktuğu ‘çok hikayeli film modeli’ni, bağımsız sinemanın atası John Cassavetes’in karakter draması geleneği ile bütünleyerek karşımıza farklı bir şey çıkartmaktı. Adeta postmodern bir duruş oturtmaktı. Bu da neydi? Sıçramalı kurgu (jumpcut) tekniğinin, akılda kalıcı görüntülerin, karakter odaklı bir dramatik yapının, müziğin hipnotize ediciliğinin ve seks ile şiddetin aktif hale gelmesiydi.

        Bütün filmlerinde birden fazla bireyin kesişen hikayelerini ele alan yönetmen, sürekli farklı bir hikaye yapısı kurmayı da ihmal etmiyordu. Birincisinde Meksika’nın sosyal yapısındaki uçurumu sınıfsal çerçeveden üç ana karakter yoluyla, “21 Gram”da (“21 Grams”, 2003) Amerikan orta sınıfının halini aynı sayıdaki kırılgan karakterin izinde, “Babil”de (“Babel”, 2006) ise dünyadaki iletişimsizlik sorununu Meksikalı, Japon ve Amerikalı tiplemelerle savaş dokulu bir şekilde karşımıza getirdi.

        Niyet doğru ama…

        Ancak yönetmen, ilk eserinde ortadaki kaza olayı dışında lineer akan hikaye kurgusunu, ikinci filminde tamamen allak bullak ederken, üçüncü sinema ürününde ise daha soyut bir dünyaya yelken açıp eskilerden Tarkovsky, yenilerden Sofia Coppola’nın geleneğini akla getiren görüntüler yerleştiriyordu zihnimize. “Biutiful” da Innaritu’nun orada bıraktığı yerden dört yıl sonra almasını sağlayan eseri olarak anılabilir. Öyle ki kısa süre içinde öleceğini öğrenen, prostat kanseri bir babanın ruh halinin portresini çıkarmaya çalışıyor temelde.

        Aslında yaklaşım açısından bakarsak el kamerasının fazla sallanan hali aktifliğini korusa da, müziklerin bu kullanımın önüne geçmesiyle seyirciyi hipnotize etmeyi, Rodrigo Prieto’nun görüntüleriyle de karakterin kaybolmuşluğunu doruğa çıkarmayı hedefliyor. Bunu yaparken ise adeta ‘doğum-ölüm’ arasında seyreden ve sürekli aynı yere varacak natüralist döngüyü ele almak istemiş yönetmen burada.

        Hiçbir sınır tanımadan Javier Bardem’in canlandırdığı karakterinin ruh hali üzerine yerleştirilen imgelerden mistik bir evren çıkararak, aslında başlangıç ile bitirişi aynı noktada yapmayı arzulamış. Belleksel kaybolmuşluk yaratmak, hayatın gerçek izleğinde olanları eleştirmek ve evrim meselesine el atmak için uğraşmış.

        Denediği formatsal şey yerine ulaşamamış

        Bu da aslında Godard, Tarkovsy gibi yönetmenlerin sinema dilinin içinde var olan bir şeydir. Bu doğrultuda da “Biutiful”un yapmak istediği şeyleri takdir etmek, Bardem’in oyunculuğuna alkış tutmak, Prieto’nun görüntülerine tapmak ve tabii ki de uygulanan formatsal numaraya saygı duymak şart.

        Öyle ki açılış sekansındaki iki soyut imgeyi 2.35:1 sinemaskop formatında çeken yönetmen, filmin geri kalanını 1.85:1 eski geniş ekran formatında ilerletirken olayın soyutlaşma aşamasında yeniden ilk ölçüye geri dönüyor. Yani yatay anlamda uzun görüntü kareye yakın şekli aldıktan sonra tekrardan başlangıçtaki halini buluyor.

        Ancak bunu kullanan sinemacıların (Örneğin 80’lerin kült bilimkurgusu “Brainstorm”da daha belirgin bir yere oturtulmuştur) sayısının fazla olması ve Innaritu’nun yaklaşımının bu açıdan çok da özgün bir noktaya gitmemesi, sözünü ettiğimiz deneyin deneme aşamasında tıkanmasına yol açıyor. Zaten kabul etmeliyiz ki, filmin yapmak istediği şey ile sonuçta elde ettikleri arasında da büyük farklar var.

        ‘Ölüm arifesinde adam’ formülüne el atmak istemiş

        Öncelikle yönetmen burada ‘öleceğini öğrenen bir kişinin psikolojisi’ üzerine giden “5’den 7’ye Cléo” (“Cléo de 5 a 7”, 1962), “Ikiru” (1952), “Veda Vakti” (“Le Temps qui Reste”, 2006) gibi eserlerin içine girdiği formülü ödünç almış. Ancak bunu hakkıyla yerine getirdiğini söylemek mümkün değil.

        Bunun da sebebi ilk olarak ana karakterin ruh haline odaklanmak isterken Barcelona’nın sosyal yapısına kaptırıp, oradaki Çinlisiydi, Afrikalısıydı neredeyse bütün azınlıkları yan karakter olarak kullanması. Bu da Innaritu’nun projeyi sinemalaştırırken ‘çok hikayeli film modeli’ karşıtı bir tavırla yola çıkmasına karşın, bu girişler sayesinde “Biutiful”un Bardem’in üzerinden akan dramatik yapısına zarar vermesine ve onun psikolojisinden uzaklaşmasına yol açıyor.

        Bu tercih filmin düzeneğinde o kadar önemli bir yer tutuyor ki sonuçları gerçek anlamda bir fark yaratıyor. Öyle ki bu sayede hem ruhsal yapıya girip Tarkovsky eserlerindeki hipnotize edici havayı solumamız engelleniyor, hem de yan öğeler yoluyla duygu sömürüsü galerisine hapsolmamız sağlanır.

        Alana hakim olamaması, filmin sömürü operasına dönüşmesine yol açmış

        Öyle ki “Butiful”un sanki aynen “Veda Vakti”nde olduğu gibi bu formülü uygulamayı becermekten ziyade, kolay yoldan seyircinin kalbine seslenen sömürü operasına dönüşmüş gibi bir hali var. Zaten François Ozon da bu konuya hakim olmadığından orada bir üslupsal karmaşa yaşamıştı.

        Onunla doğru orantılı olarak Innaritu’nun burada hikaye tek karakter odaklı akmasına karşın, ilk filmlerindeki 2.5 saatlik süreyi koruyarak kendisini bir başka açmaza daha sürüklediği söylenebilir. Bu da gereksiz müzik müdahalelerinin katkısıyla ister istemez olay akışından uzaklaşmamızı sağlarken, karakterle özdeşleşme şansımızı da bir hayli azaltıyor.

        Şiirselliği yüreklere seslenen imgelere yüklemesi algısını belli etmiş

        Bunların ardına ise filmin duygusuna girmek isterken söylediğimiz duruşun üzerine eklenen ‘Barcelona yamaçlarına bırakılan kurbanlar’ veya ‘kan renginde çiş yapma’ gibi imgelerle gelen yapay etkileme ya da sömürü taktiğine takılmamız eklenince, bütün tamamlanıyor.

        Bu durum da ister istemez, “Biutiful”un bu formülü sömürmeden ele alan yönetmenleri aramamıza yol açmasını sağlıyor. Zira Innaritu’nun algısı ‘Her karakteri düşmüş ve kötü durumda gösterirsem etkilerim’ yönelimli işliyor. 2.5 saatlik süreyi bu görüş doğrultusunda belirlediği de apaçık ortada. Bu durum da aklımızın eski model melodramlara, hatta ve hatta alanın Yeşilçam örneklerine gitmesine yol açıyor.

        Acınacak hale düşmüş karakterler galerisi

        Öyle ki şurası çok açık ki; yönetmenin burada prostat kanseri olan karakteri ele alırken, bütün tiplemelerini dibine kadar batmış bir durumda olarak yerleştirmesi ve onları seyirciden ‘acınma’ isteğinde bulunur hale getirmesi, hiç de inandırıcı gelmiyor.

        Bardem’in karakterinin karısından tutun eşcinsel ilişkilere, uyuşturucu kullanan tiplemelere ve daha nicesine kadar sanki hepsi ‘ağlama zemini’nden oluk oluk fışkırıyorlar. Eşinin bu ‘kan işeme’nin üzerine durup dururken ‘boynum tutuldu’ gibi bir noktayı eklemesi de sömürü kat sayısının artırıp etkileyici müziklerin, daha önce de söylediğimiz gibi hipnotize etmekten ziyade bu yönelime hizmet etmesine yol açıyor maalesef. Bu da Innaritu’nun iki Oscarlı özgün bestecisi Gustavo Santaolalla’nın burada işlev değiştirmesini sağlıyor.

        Amenabar’ın “İçimdeki Deniz”i varsa, Innaritu’nun da “Biutiful”u var!

        Aslında gerçek anlamda bu sebeptendir ki Rodrigo Prieto’nun gece kulübündeki uzun plan sekansı (kesintisiz sahne) çekme gibi becerileri de boşa giderken, müzik kullanımı bu dokuyu ve dünyayı doldurma konusunda bir türlü başarı sağlayamıyor. Bu açıdan da nasıl Amenabar “İçimdeki Deniz”i (“Mar Adentro”, 2006) çekip ‘melodram’ sularına teatral bir gözle açılarak Amerikan izleyicisinin ilgisini çektiyse, Innaritu’nun “Biutiful”u da aynı işlevi görüyor.

        Bu durumun ise yönetmenlerin İspanyol ve Meksikalı olmaları dışındaki tek bir farkla cereyan ettiği söylenebilir. O da her ikisinin de tarzlarının değişik olması. Örneğin Innaritu’nun burada ‘güzel’ kavramını tersine metaforik ve son derece yapıştırma bir sembol olarak kullanması dahi bu konuda bir iz bırakmasına yetiyor da artıyor bile.

        Yani tür filmi üreten Amenabar, bu bakışı teatral bir yapı ve didaktik mesajlarla canlandırırken; modern sinema temsilcisi Innaritu ruhsal ve soyut olacağım derken Yeşilçam melodramlarının yapısını geri getirerek sinemalaştırıyor. Aslında bu ufak detay bile sinemanın yönetmenlik sanatı olduğunu ortaya koyuyor. Peki ‘Kendini ispatlayan bir yönetmen niye ‘güzel yürek’lere seslenmek için uğraşır?’, işte onu anlamak mümkün değil tabii. Bu bağlamda tam çevirisiyle ‘Güzel’ isimli bir filmle karşı karşıya olduğumuz da unutmayalım.

        FİLMİN NOTU: 4.3

        Künye:

        Biutiful

        Yönetmen: Alejandro Gonzalez Innaritu

        Oyuncular: Javier Bardem, Maricel Alvarez, Hanaa Bouchaib, Guillermo Estrella, Cheikh Ndiaye, Eduard Fernandez

        Süre: 148 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        ‘MATRIX ÇAĞI’NDA NOSTALJİ TADI

        1982’de sinemaya ‘sanal gerçeklik bilimkurgusu’ kavramını bir atarinin programcısının gözünden sokan “TRON”, bu atılımın üzerine yapılan eklemeleri umursamayan bir devam filmiyle karşımızda bu kez. Ortaya çıkan sonucun Daft Punk’ın müziklerinin, teknik işçiliğin ve efekt yönetiminin katkısıyla görsel ve işitsel bir şölene dönüştüğü söylenebilir. Ancak bu alt türün özellikle “Matrix” sonrasında ‘Dünya bir bilgisayar programı mı?’ sorusunu soran ‘alternatif gerçeklik bilimkurgusu’ alanına zıplaması, eldeki eserin sadece damaklarımızda bir nostalji tadı bırakmasına yol açıyor. Öyle ki “TRON”un bu ikinci halkası, daha çok ilk filmin sevenleri için üretilmiş sahneler bütünü olarak anılabilir. Kültleşen eserin dünyasından beyazperdede daha fazla görmek için tamı tamına 28 sene bekleyen kitlesi için, adeta biçilmiş bir kaftan “TRON Efsanesi”.

        #video#Biutiful#'TRON Efsanesi' fragmanı için tıklayınız...#

        Haftanın en iyisi olan “TRON Efsanesi”nin dün yazdığım eleştirisine şu linkten ulaşabilirsiniz:

        FİLMİN NOTU: 5.5

        Künye:

        TRON Efsanesi (TRON Legacy)

        Yönetmen: Joseph Kosinski

        Oyuncular: Garrett Hedlund, Jeff Bridges, Michael Sheen, Olivia Wilde, Beau Garrett

        Süre: 125 Dk.

        Yapım Yılı: 2010

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Ağaç (The Tree): 4.3

        Aslı Gibidir (Copie Conforme / Certified Copy): 3.7

        Aşk Sarhoşu (Love & Other Drugs): 5.5

        Ateşle Oynayan Kız (Flickan som lekte med elden): 5.2

        Av Mevsimi: 6

        Ayı Yogi (Yogi Bear): 1.9

        Başımıza Gelenler! (Life as We Know It): 4

        Benim Adım Aşk (I Am Love): 7.4

        Büyük Sır (Get Low): 3.4

        Cadılar Zamanı (Season of the Witch): 3

        Çakal: 6

        Çakallarla Dans: 2.2

        Çapkın (Spread): 7

        Çölde Kutup Ayısı (De helaasheid der dingen / The Misfortunates): 5

        Eyyvah Eyvah 2: 3.5

        Gulliver’in Gezileri (Gulliver’s Travels): 5.4

        Günah Keçisi: 3.6

        Güzel Bir Hayat Düşlerken (Cirkus Columbia): 5

        Hayde Bre: 1.5

        Hırsızlar Şehri (The Town): 6.5

        Hür Adam Bedüizzaman Said Nursi: 3.5

        Kağıt: 6.5

        Karanlık Cennet (L’Autre Monde): 5.5

        Karmakarışık (Tangled): 4.9

        Kukuriku: Kadın Krallığı: 2.5

        Kutsal Damacana Dracoola: 4

        Megazeka (Megamind): 5.3

        Memleket Meselesi: 2.1

        Memlekette Demokrasi Var: 3.2

        Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu (Chronicles of Narnia: Voyage of the Dawn Trader): 6

        Sultanın Sırrı: 3.8

        Şenlikname: Bir İstanbul Masalı: 2.7

        Tehlikeli Aşk (Kites: The Remix Version): 2.3

        Turist (The Tourist): 2.8

        Zor Baba 3 (Little Fockers): 4.1

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar