Paranoya gerilimi tadında güreş filmi
30 OCAK 2015 FİLMLERİ
1988 Seul Olimpiyatları’nın güreş takımının hazırlıklarına odaklanan “Foxcatcher Takımı”, iki güreşçi ile zengin sponsorlarının kapkaranlık ilişkisine bakıyor. Reagan döneminin muhafazakar haletiruhiyesini, yarattığı canavarları paranoyak bir spor filmiyle yüzeye çıkarıyor. “Çakalın Günü” ile “Rocky”yi ya da “Şampiyon”la “Münih”i birleştiren yapı, sanki “Kızgın Boğa”yla kuzenlik bağı kuruyor. Steve Carell’ın makyajından aksanına kadar sıfırdan yarattığı tedirgin edici John Du Pont, sinema tarihinin yapraklarına adını altın harflerle yazdıran unutulmayacak bir karaktere dönüşüyor.
Bizim ata sporumuz güreş, ABD’de pek aktif değildir. Daha ziyade Amerikan güreşi bilinir. Bu alanın gösteriş müptelası bir ‘sahne şovu’na uzandığı gerçeği de ortadadır. Güreş, geride kalmış ülkelerin birbirini karşısına alıp kendi kendine debelendiği bir spor dalıdır sanki. Burada ise Reagan döneminde dünya şampiyon olmuş Mark Schultz önderliğindeki Amerikan milli takımına odaklanıp, suç, paranoya, sadakat kavramlarını da içine alan karanlık ve siyasi bir hikaye anlatılıyor.
MUHAFAZAKAR VE VATANSEVER LİDER PORTRESİ
Hedef 1988 Seul Olimpiyatları’na gitmek. ‘Hükümet ajanı’ kıvamında araya giren, paranoid şizofren, kuşbilimci ve filantrop John Du Pont’un önderliği onlara yol gösteriyor. Bu zengin kişinin özel olarak kurduğu ve bireylerine para verdiği ‘Foxcatcher Takımı’, Mark ve öncesinde şampiyonluklar almış ağabeyi Dave için bir fırsata dönüşüyor. Normalde yakışıklı Channing Tatum’un canlandırdığı Mark’ın yükseliş hikayesine odaklanmak esas alınacakken, işin içine paranoya, suç, hesapçılık, sapkınlık giriyor. Reagan döneminin saklı muhafazakarlarından bu vatansever adam, ABD’nin karanlık yüzünü ortaya koyuyor.
Malikanesinde oturup Amerikan başkanlarının tablolarıyla yaşayan John Du Pont, para saçmaktan kafayı yemiş korkutucu bir kişilik. Ofisinde de kocaman bir Amerikan bayrağının önünde oturuyor. Steve Carell’ın pudra, aksan ve burun şekliyle sıfırdan yaratıp canlandırdığı bu ‘canavar’ımsı karakter, detaycılığıyla o dönemi yaşatıyor. Evde Tatum ile kardeşini eğitmekle başlayan süreç, zaman zaman eşcinsel referanslara uzanırken Ken Russell imzalı “Aşık Kadınlar”ın (“Women in Love”, 1969) kült ev içi güreş sahnesini akla getiren anlarla örülüyor.
TİLKİ YAKALAMANIN İÇYÜZÜ
Foxcatcher, Türkçeye ‘tilki yakalama’ olarak çevrilebilecek sinsi bir ekibin izini sürüyor. Melankolik bir dünyada yükselme arzusunun tanımını yapıyor. Buradaki rekabetin, güçlü olma egosunun karşılığı ise olağandışı bir ast-üst çatışmasını beraberinde getiriyor. Siyasetin güç ilişkilerinin üçlü bir takım ruhuna sirayet etmesini sağlayan “Foxcatcher Takımı”, işe başarının temelinden başlıyor. Yukarıdaki bir karakteri top noktaya taşırken, Reagan yönetimiyle kurulan alegorik bağları, değişen psikolojiyi önümüze seriyor.
Miller, “Capote” (2005) ve “Kazanma Sanatı”ndaki (“Moneyball”, 2011) gibi karamsar bir tabloyu yansıtırken, solgun renkler kullanıyor. Burada fazla dingin takılıp müzik bandını alttan alta iz bırakan hale getiriyor. Araya dengeli montaj sekanslar sokup tempoyla oynuyor. Kamerayı, kendisini öne çıkarmadan oyuncuları ve hikayeyi içeri sokuyor. Aynen Akademi’nin sevdiği gibi!
‘ŞAMPİYON’LA ‘MÜNİH’ ARASINDA
Carell’ın çirkin burnundan bembeyaz yüzünün grileşmesine kadar paranoid şizofren bir tiplemeyi hakkıyla yerine getirmesi, Ruffalo’nun ise yaşadığı fiziksel dönüşümle içine girdiği yabancılaştıran kimlik görülmeye değer. Du Pont’un katilleşecek noktaya gelirken aslında burjuvazinin nasıl bir psikolojiye ulaştığını, 80’lerdeki sınıfsal uçurumla tanımlamak değerli duruyor.
Aronofsky’nin gerçekçi güreş filmi “Şampiyon”daki (“The Wrestler”, 2008) psikolojik ve el kamerası becerisini şiddet ve seks ile örme arzusu burada yok. “Foxcatcher”, aynı alt türe dahil olurken işin içine suç ve siyaseti sokuyor. 88 yılından bir tabloya bakarken sanki Olimpiyatlar’a yaklaşım konusunda “Münih”teki (“Munich”, 2005) gibi politikaya kayacakmış izlenimi bırakıyor.
Her sahne buram buram Amerika kokuyor. Karakterlerin tamamını Amerikan bayrağının önünde marş söyleyecekken bulacakmışız hissiyatına kapılıyoruz. Bu durum ister istemez zoraki bir şekilde milliyetçi bir spor filmini karşımıza çıkarıyor. Elbette mesele ulusal ise böylesi şeyler olur. Ama bunun üzerine gitmek de Miller ve ikili senarist ekibinin katkısıyla gerçekleşmiş… “Foxcatcher Takımı”, bazı gerçekleri yüzümüze vurarak bu eğilimi eleştirmeyi mi, yoksa toplumun büyük kesimini üzerine çekmeyi, özdeşleşme duygusunu arttırmayı mı hedeflemiş bilinmez. Bu konuda da tartışılacaktır.
REAGAN REJİMİNE BAĞLANABİLECEK BİR ‘FAŞİST’ DOĞUMU
Yönetmen, “Kazanma Sanatı”nda beyzbol filminde içeriden bir menajerin eylemlerine odaklanmıştı. Sporda insan elinin değerinin kalmadığı gerçeğiyle dramatik yönü sağlam bir alt tür ürününe imza atmıştı. “Capote”de ise 1959’dan, Soğuk Savaş yıllarından bir cinayetin araştırma sürecine odaklanmıştı. Eşcinsel Truman Capote’nin yaşadıklarını perdeye tüm karamsarlığıyla yansıtan biyografik bir suç dramasına imza atmıştı. Homofobik Amerikan halkının durumunu gözler önüne seren bir olayla o dönemin ruh halini perdeye yansıtmıştı. Burada ise Reagan döneminde insanların içine girdikleri zoraki psikoloji, muhafazakar ideolojik bakışın korkutuculuğu karşımıza çıkıyor. Esasen 80’lerdeki muhafazakarlık, homofobi, güce tapınma ve beklenmedik sınıfsal uçurumlar mercek altına alınıyor. Adeta rejimi memnun edecek tepeden tırnağa sorunlu bir ‘faşist lider’ canlanıyor.
Ama Miller, burada 70’lerin siyasi gerilimlerini akla getiren dingin bir rejiyle kendini geriye çekip grinin tonlarının öne çıkmasını istiyor. Her şeyi oyuncuların performansına yüklüyor. “Çakalın Günü” (“The Day of the Jackal”, 1973) ile “Rocky”nin (1976) birleştiği noktaya dikkat çekiliyor, ama “Kızgın Boğa”yla (“Raging Bull”, 1980) bağ kurularak… Sanki Miller, o karanlık yapıtta Scorsese’nin boks filmini kara film ile iç içe geçirme arzusunu, burada da güreş filmini siyasi gerilimle bir araya getirerek canlandırıyor. Böylece net bir ‘kuzenlik’ bağı ortaya çıkıyor. “Foxcatcher Takımı”, bir yönetmenin ABD’nin çeşitli dönemlerine bakarken fark yaratma özelliğini vurgulayan bir film. Gerçek hikayeler ve olaylar onun elinde zamanı daraltan kıvrak bir sinemasal yorumla taçlandırılıyor.
FİLMİN NOTU: 6.3
Künye:
Foxcatcher Takımı (Foxcatcher)
Yönetmen: Bennett Miller
Oyuncular: Steve Carell, Mark Ruffalo, Channing Tatum, Sienna Miller, Vanessa Redgrave, Anthony Michael Hall
Süre: 129 dk.
Yapım yılı: 2014
ORYANTALİST AFRİKA MANZARALARI
“Timbuktu”, köktenci bir cihat örgütünün Mali’de ele geçirdiği köyde uyguladığı insanlık dışı olaylara bakıyor. Afrika sinemasının özündeki ‘politik mesele ve gerçekçilik yeterli’ ana fikriyle üretilmiş. Acemi müzik kullanımı, egzotik doğa manzaralarını tepeleme dolduran görüntüler ile didaktik monologları öne çıkaran oryantalist bir Afrika temsili beliriyor önümüzde. ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında 87. Oscar Ödülleri’ne aday olan film, bu kategoride Moritanya adına bir ilki yaşatması anılacak daha çok.
Militan İslamcı bir grubun, Mali’nin batısında yaşattığı zulmü gerçekçi karelerle gözler önüne sermek zor. Abdurrahmane Sissako’yu, “Bamako” (2006) ile İstanbul Film Festivali’nde aldığı FACE Ödülü ile tanıdık. Genelde sosyopolitik meselelerin çekiciliği ve oryantalist durma ihtimali ile anılan bir yönetmen. Afrika sinemasındaki geleneğe yakın duran bir isim. Açıkçası uluslararası piyasada tanınan Senegalli Ousmane Sembène’nin kimliğini bir gıdım ileri götürmüyor.
ANSAR DINE’NİN GERÇEK KIYIMLARI
Sadece ‘gerçekçilik’in, çekici politik meseleyle örüldüğü filmler yapıyor. Bunların üzerine şiirsel kareler yerleştirmek isteyince ise attığı emekleme adımlarıyla kalıyor. Mart 2012’de ilk eylemini yapan, Iyad Ag Ghaly liderliğindeki Ansar Dine’nin kıyımları gözler önüne seriliyor burada. “Timbuktu” (2014) adlı çölün ortasında kalmış; çocukların, gençlerin, ailelerin yaşadığı bir köyde, barışçıl ortamın bozulmasını ele alıyor film. Yakın zamandan, 1986’in gerici İran’ındaki taşlama olayına odaklanan “Soraya’yı Taşlamak” (“The Stoning of Soraya M.”, 2008) ile akrabalık kuruyor. Ama oradaki becerikli yönetmenlik burada yok.
Masumiyet ve sefalet içindeki Afrikalılar’ın zulmedilmesi, mutlu hayatından koparılması ana mesele. Bunun ucu da taşlanmaya kadar uzanıyor. Açıkçası köktenci bir cihat örgütünün yaptıkları bize de tanıdık gelecektir. Ancak 97 dakikada sinemasal bir dokuyu ne kadar hissediyoruz, tartışılır.
MATEMATİK ACEMİ DURMUYOR MU?
Yönetmen filmi niye 2.35:1 çektiğini kendi de anlamamış. Bir tilkinin koşturmasıyla başlayan filmde çöl atmosferini anlatan kum rengine bürünmüş sinematografi, perdeye ‘çarşaf’ geçirilmiş izlenimi bırakıyor. Şiirsellik hedefi bir yere ulaşamıyor. Amin Bouhafa’nın müzikleri ise sanki bir çağ bitmiş, bir destansı savaş sona ermiş de görkemli bir sahne varmış gibi şov yapıyor. Hiçbir şekilde sahnede olup bitenle bağ kurmadan acemice volümü yükseltiyor.
Sissako, ‘bir gerçekçi an, bir pastoral doğa görüntüsü, bir çekici hayvan’ misali yalapşap duran bir matematik kurmuş sanki. Bunlara monologları ve Fransızca, İngilizce konuşan yöre insanlarını ekleyince, batılılara uygun bir temsil çıkıyor. Adeta herkes bir sirk hayvanı haline geliyor. Atmosfer, köy dokusu bir yere kadar tatmin etse de diyaloglar elden kaçırılınca her şey bir tiyatro temsiline dönüyor. Yine de cihat örgütünün gerçek insanlara zulüm uygulamasına odaklanan politik damar, gericiliği, köktenciliği eleştiri yağmuruna tutuyor. Bizi de irkiltiyor.
FİLMİN NOTU: 3.9
Künye:
Timbuktu
Yönetmen: Abdurrahmane Sissoko
Oyuncular: Ibrahim Ahmed, Abel Jafri, Toulou Kiki, Layla Wahet Mohamed
Süre: 106 dk.
Yapım yılı: 2014