Bir de şuraya vurmaz mıydınız?
İstanbul Fashion Week hakkında yazmayan kalmadı. Modayla ilgili olan/ olmayan herkesin bir fikir sahibi olduğu IFW, olumlu yanları olumsuzluklarını gölgede bırakacak kadar iyiydi bana göre. Bir kere çok eğlenceliydi. Herkesin nasıl daha fazla saçmalayabilirim teması etrafında yoğunlaştığı ve bu uğurda her türlü fedakarlığı göze aldığı – 100 metre öteden görüş alanınıza tecavüz eden neon ayakkabılar, yarısı kazınmış kafalar vb.-yabancı moda basının yakından takip ettiği, ultra beynelmilel ve ultra kalabalık bir organizasyondu. Ben defilelerden çok etrafta olan bitenler üzerine yoğunlaştım ki, eğer bir moda delisi değilseniz yapılabilecek en akıllı hamle bu. Her yerde gözlem, kalbim senin IFW.
Antenleri açmaktan bitap, aç midelerimizle kısa bir mola için Santralistanbul’un içindeki Otto’ya yollandık. İstanbul’un alternatif mekanları arasında sayılan, bu yüzden de ciddi bir kendini sergileme/ performans alanına dönüşmüş mekanın diğer iki şubesine nazaran, en büyük avantajı, kurulduğu geniş alan. “Kötü hatıralarımızı unutalım, haydi gel bembeyaz bir sayfa açalım Otto seninle!” diye seslenerek girdik içeri. Bol virgüllü kısmımız işte burada başlıyor: Uslu uslu masamıza oturmamızla, bir önceki müşteriden kalmış yağlı Amerikan servislerinin üzerindeki menüden yiyeceklerimizi seçmemiz ama derdimizi anlatacak garson bulamamamız, güç bela bir tanesini yakalamamız- havada kaptık-, kendisinin sanki yoldan geçerken öylesine yardıma gelmiş havasında siparişleri dinlemesi, sorduğumuz 5 yemeğin de mevcut olmaması, “İsterseniz siparişleri bir not alın” teklifimiz üzerine arkadaşını dürtükleyerek aheste aheste bir kalem alması, yemeklerin aynı anda gelmesini rica etmemize rağmen hepsinin ayrı ayrı gelmesi, menüde “deniz börülceli kuskus ve yoğurtlu dip sos eşliğinde baharatlı köfte” diye sunulan yemeğin – ismi bu kadar uzunsa kim bilir kendisi nasıldır, hemen sipariş veriyorum!- haşlanmış patates üstünde 6 fındık köfte çıkması, bezgin garsonun “Ha ben size söylemeyi unuttum ya, değişti o köfte” demesi, “artık” edasında duran 3-4 parça –yine fındık- pirzola, çocuk boyu bir salata… Ve tabii ki akıllara zarar bir hesap.
Bu ziyan tablo, buraya has değil. Ne yazık ki son yıllarda İstanbul’un popüler diye nitelenen mekanlarının çoğunu ele geçirmiş durumda. Birinden yangın var diye kaçmak isterken, bir diğerine yakalanıyorsunuz. Eskinin başa taç edilen velinimet müşterisinin yerini, Türk filmlerinde 5 adamın ortasında kalmış, bir oraya bir buraya savrulan, dayak manyağı olmuş bir ezik karakter aldı artık, büyük büyük şehirlerde ve modern modern zamanlarda…
Domatesli bir makarnayı saçma bir paraya yerken tek istediğimiz de güler yüz ve iyi hizmet! “Bunu ödeyebiliriz ama ne olur biraz gülün!”diyoruz yani. Onu da bulamayınca kendimizi çıngıraklı enayi gibi hissediyoruz. Aferin bize.
“Masalar rezerve, 21.00’da kalkarsanız oturabilirsiniz, ama aslında çok da lazım değilsiniz”, “4 kişisiniz ama şu iki kişilik masada sıkışın bir zahmet”, “Rezervasyon almıyoruz siz gelin ayarlarız” deyip, mekana gidince “Tüm masalar rezerve ne yazık kiiii” diyen bu doğuştan rezervasyonlu popüler yerlerimize( bkz. Kafepi) bir önerim var. Girişlerine, gelene geçene patlatan bir adam koysunlar. Dayağı yiyen girsin, yiyen girsin. O zaman her şey daha net olur, onlar da biz de rahat ederiz. Kendimizi “gibi” hissetmeyiz en azından.
Çevre mekanlar boş olduğu halde sırf “orada” gözükmek için yarım saat ayakta sıra bekleyip, deftere adını yazdıran kalabalıklar oldukça, bizim gibilerin sesi uzay boşluğunda kayboluyor biliyorum, siz çıkıyorsunuz başkaları geliyor. Cepleri doluyor belki ama kazanmıyorlar!
Asıl kazananlar sesimizi havada kapanlar, büyük olmanın ukala olmakla bir ilgisi olmadığını bilenler, her şeye rağmen güler yüzlerini eksik etmeyenler, onca kalabalığın içinde size kendinizi tek ve özel hissettirenler oluyor.
Bu Num Num gibi bir AVM içinde de olabiliyor, Big Chefs gibi Şişhane üstünde de, canım Ayvalık’ımda da, küçük arabasıyla her sabah “Günaydın!” diyen simitçim gibi, yolumun üstünde de…
hkoseoglu@haberturk.com