The Crown'u izlerken sayıkladıklarım
-Nedir bu kadınların çektiği. Diana, Elizabeth, Thatcher. Amanda aman.. Ne dönem ama!
-Vay be Margaret Thatcher’ın o kabarık saçı. Çocukluğuma döndürdü beni. Meğer ne çok sprey sıkarmış. Bi de sürekli yemek yapıyor. Kadın yemek yaparken devlet yönetti.
-Elizabeth’e “Altı ay sizden büyüğüm” derken ben titredim.
-Prenses Diana hakkında izlediğim her türlü yapımdan sonra çok etkileniyorum. Bu nasıl bir üzüntü. Nasıl bir yıkım. Ve nasıl hazin bir son. Ve senden nefret ediyorum Camilla ve evet Prens Charles diye diye söylenirken bulmak kendimi.
-Ne monarşiymiş kardeşim aile derbeder. Kimse mutlu değil.
-Kraliyet ile ilgili dizi ve belgesel izledikçe anlıyorum ki, Kraliçe hiçbir zaman Charles’e güvenmemekte çok ama çok doğru bir şey yapmış. Keza bu Camilla yerle yeksan ederdi her şeyi. Memlekette Diana’nın adını anılmasını bile yasaklardı. Alimallah.
-Camilla’nın da işi zor be… Charles dışında kimse sevmedi ya bu kadını.
-Charles ve Diana’nın, Camilla olmadan da yaşadıkları bir dönem var. Kısa da olsa üç-beş gün de olsa… Aşk yaşadıkları, güldükleri. Yani dizi de en azından bunu yansıtıyorlar. İnsanın içine su serpiyor ya.
-Siyasiler kendi aralarında kavga ediyor, sürekli kendi hallerinde takılıyor. Ego başrolde. Hepsi birbirini ezip, geçmeye ve kendi sözünün dinlenmesini istiyor. İşte tam da bunu ifade eden bir sahne var. O da bir adamın kraliçenin odasına dalıp, “Tek derdim seninle konuşmak, sana ülkenin halini anlatmak” dediğinde daha iyi anlıyorsunuz.
-Diana ne çok yalnız takılmış. O yalnızlık ne büyük bir acı.
-Evet evet itiraf ediyorum. Ben de birçoklarınız gibi bu aile ile pek yakından ilgiliyim. Meraklıyım, takipteyim…