Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        NASA’nın Ay’a ilk insanı indirerek tarih yazmasından önce tarih başka şeyler de yazar. 1950’lerin soğuk savaş ortamında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki siyasi rekabet artık uzay arenasına da taşınmıştır; iki süper güç askeri ve teknolojik üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken, Sovyetler 4 Ekim 1957’de Sputnik uydusunu yörüngeye oturtarak uzayda ilk büyük hamleyi yapan güç olur. Yeni araştırma ve keşifler için uzay ufkunu gözleyen Amerika’nın yediği darbe büyüktür. Sovyetler sadece gövde gösterisi yapmakla kalmamış, aynı zamanda ateş gücünü de kanıtlamıştır. Sovyetlerin, Sputnik yani “Gezgin”i yörüngeye oturtan R-7 kıtalararası balistik füzesiyle ABD’ye nükleer başlıklı saldırıda bulunabileceği de ispatlanmıştır artık.

        Uzay yarışını daha başlamadan kaybetmediğini göstermeye azimli ABD Hava Kuvvetleri Ay projesi için bilim ekibi toparlamaya koyulur. İlk başvurulan kişi Chicago Üniversitesi Nükleer Araştırmalar Enstitüsü’nden fizikçi Dr. Leonard Reiffel’dir. Nükleer patlamaların çevresel etkileri üzerine araştırmalar yapan Reiffel ve ekibinden, dünyadan görülebilecek ancak etkileri de önceden hesaplanabilecek bir nükleer patlama hipotezi üzerine çalışmaları istenir. Reiffel böyle bir çalışmayı yapacak yeterli uzmanlığa sahip olmadığı gerekçesiyle Gerard Kuiper’den yardım ister. Modern gezegen biliminin babası olarak kabul edilen Kuiper, Neptün’ün çevresinde milyonlarca gök cisminin bulunduğu “Kuiper Kuşağı”na adını veren gökbilimci malum.

        Tabii şu soru önemli; kendine saygısı olan bir bilim insanı neden sadece gösteri amaçlı bir projeye alet olsun? Cevabı basit, 1950’li yıllarda Amerikan bilimi, kayıtsız şartsız soğuk savaş politikalarının hizmetindeydi. Manhattan Projesi’nin başındaki kişi olarak atom bombasının babası kabul edilen ve Hiroşima ile Nagazaki’nin ağır yükünü taşıyan Robert Oppenheimer’ın, atom bombasından çok daha güçlü hidrojen bombasına karşı olduğu için Başkan Truman tarafından Oval Ofis’ten kovulup kara listeye alındığı da belleklerdeydi. Bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’ye sığınmış olan bilim insanları, artık Amerikan varlığına inanmış iyi birer yurtsever olsa da, A119 projesi sınırları aşıyordu. Buna rağmen projeye ilişkin bilimsel bir inanç da hakimdi. Mesela dünya dışı varlıkların arayışı içindeki Carl Sagan, Ay’daki patlama sayesinde organik moleküllerle mikropların varlığını tespit edebileceklerini düşünüyordu. (O tarihte, Ay’da toz ve taşlardan başka bir şey olmadığı henüz bilinmiyordu.)

        Bomba Ay’ın karanlık yüzünde patlatılacaktı ki, işin alameti farikası olan atom mantarı güneş ışığını arkasına alarak bir silüet şeklinde heybetlice görünsün. Ne var ki, böyle bir “görsel şölenin” mümkün olmayacağı sonucuna varıldı. Çünkü mantar bulutu, yoğun atmosferde toz ve birikintilerin tazyikli hareketiye oluşuyordu. Ay ise havası alınmış bir boşluktan ibaretti, yüzeyinde bir takım gazlar olmakla birlikte dünya gibi atmosfere sahip değildi, nükleer patlamayla yükselip hava basıncıyla yüzeye çökecek bir mantar bulutu, bir ses ve şok dalgası oluşmayacaktı. Sadece toz saçılacaktı, o kadar. Gerçi patlamanın çakan ışıkları dünyadan da görülebilecek, belki toz bulutu arasından sızan güneş huzmeleri seyirlik olacaktı, ancak bunlar hedeflenen gövde gösterisinden uzaktı.

        Neticede A119 rafa kaldırıldı. Kesin nedeni bilinmese de bir görüşe göre ABD Hava Kuvvetleri, dünyaya yönelik potansiyel tehlike nedeniyle vazgeçmişti. Böyle anlamsız bir gösteri karşısında kamuoyunun olumsuz tepkisi de hesaba katılmıştı. Fakat bilim insanlarının, “radyoaktif kirlenmeyle gelecekteki Ay yolculuklarını, hatta Ay kolonisi kurma hayallerini riske sokmayalım” diyerek ikna gücünü kullandığı da bir rivayet. Kimine göre pahalı bir gösteri olup, ekonomik hiçbir getirisi olmadığı için vazgeçildi. Ya da “Ay’ın doğal güzelliğini bozmadan da bilim ve teknoloji savaşını kazanabiliriz” fikri ağır bastı.

        BAYRAKLAR FETİH İÇİN DEĞİL, PEKİ AY’IN SAHİBİ KİM?

        Apollo 11 seferinden iki yıl önce 1967’de, BM nezdinde imzalanan “Devletlerin Ay ve Diğer Cisimler de Dahil, Uzayı Kullanım ve Keşif Faaliyetleriyle İlgili Prensipler Sözleşmesi”ne göre Ay ve bütün gök cisimlerinin ortak sahibi insanlık. Aynı sözleşme, Ay’a atom bombası atmak gibi çılgınca girişimleri de yasaklıyor. Fakat yarım asırlık bir anlaşma acaba bugünün şartlarına uygun mu? ABD, Rusya, Çin, Hindistan bir yana, Birleşik Arap Emirlikleri’nden tutun Nijerya’ya kadar 72 devletin uzay programı mevcut. Sözleşmeye göre Ay ve gök cisimleri hiçbir devletin egemenlik alanı değil ama “Planetary Resources” ve “Deep Space Industries” adlı iki Amerikan şirketi asteroidlere yönelik madencilik faaliyetlerine girişti. Açık denizde balık avı gibi bir kural mı işlemeli, yoksa insanlığın ortak sahasında madencilik özel şirketlerin tasarrufunda olmamalı mı? Rusya ve Brezilya gibi bazı ülkeler bu faaliyetin legal olmadığı görüşünde.

        SpaceX ve Blue Origin gibi şirketlerin uzay turizmine yönelik planları olduğu da düşünürse, gelişmeler ışığında yeni bir hukuk gerekmiyor mu? 1972’den beri ayak basılmayan Ay, yeni bir yasal düzenleme olmadan ileri tarihte “kalabalıklaşırsa” kaosun içinden nasıl çıkılacak? 1967 tarihli sözleşme imzalandığında özel şirketlerin de uzay faaliyetine dahil olabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Peki SpaceX’i kuran Elon Musk, sözleşmedeki boşluktan yararlanıp günün birinde Mars’ta koloni de kurabilir mi? BM sözleşmesine taraf devletlerden ABD'nin yasalarına tabi olacağı için şimdilik cevap: Hayır.

        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar