Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar Muhsin Kızılkaya, Mario Vargas Llosa, IŞİD, peru

        Muhsin Kızılkaya / HT PAZAR

        muhsink63@gmail.com

        Perulu yazar Mario Vargas Llosa’ya göre genlerinde şiddet varsa bir toplumun, bin yıl bile geçse aradan, an gelir bir yerden kafasını uzatır tekrar. “Her dönemin kendine özgü dehşetleri vardır; bizim dönemimiz de düzmece inançlara hakikati dayatacağına inanan bağnazların, intihar teröristlerinin çağıdır” diyen yazar 2010’da bir konuşmasında bugün IŞİD’le yaşadığımız belanın gelip yakamıza yapışacağını sanki o günden görmüş gibiydi

        2010 Nobel Edebiyat Ödülü’nü, “iktidar yapılarının haritasını çıkarttığı, ayrıca bireysel direniş, isyan ve yenilginin etkili tasvirini yaptığı” için Perulu yazar Mario Vargas Llosa’nın aldığını duyduğumda, çok yakın bir arkadaşım ödül kazanmış gibi sevindiğimi hiç unutmuyorum. Bir anda müthiş bir coşku sarmıştı her yerimi, oturduğum sandalyeden kaykılıp sevincimi abartılı bir şekilde belli etmiştim. Ne oluyordu, elin Perulu yazarı Nobel almış, İstanbul’da yaşayan bir Hakkârili sevincinden göbek atıyordu. Bazı edebi dostluklar, akrabalık ilişkilerinden daha güçlüdür, kitaplar aracılığıyla kurulan dostluklar hiçbir dostluğa benzemez çünkü. Bir yazarla kitapları aracılığıyla bir akrabalık kurmuşsanız, yani kitaplarından dolayı onu seviyorsanız, aslında onu değil, size verdiği okuma zevkini seviyorsunuz demek; yoksa elin şiş göbekli, aksi, belki de tanışsanız lanet okuyabileceğiniz kadınını/adamını durup dururken neden sevesiniz ki. Kitaplarına aşkla bağlandığımız, onlarda kendimizi bulduğumuz, onları okuyarak hayranlık duyduğumuz, yanımda olsa her dediğini yaparım dediğiniz yazarla karşılaştığınızda ortaya çıkan çoğu zaman adına düş kırıklığı diyebileceğimiz duygu da buradan kaynaklanır zaten. Onun için görmüş geçirmişlerin, bu konuda şerbetli olanların, tecrübelilerin, “Bir yazarın kitaplarını sevin, ama bu sevgi hep böyle kalsın, yazarla karşılaşırsanız eminim bu duyguyu kaybedersiniz” deyip bizi uyarmaları buradandır. Çünkü büyük yazarların hiçbiri, bizim olmasını istediğimiz adamlar, kadınlar gibi değildir; bizim her gün bakıp gördüklerimize, bizden farklı bakıp farklı gördükleri için bize benzemezler, onun için onlar sanatçı, biz sıradan insanlarız. Onları hem bize büyük mutluluklar yaşatan insanlar olarak görüp hem de bizim gibi sıradan olmalarını istemek, bir büyük yazara yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

        ‘ÜSTAT ÖYLE UYGUN GÖRDÜYSE...’

        Örneğin Mario Vargas Llosa gibi kudretli bir yazarın, peş peşe her biri anıtsal değerde romanlar yazdıktan sonra kalkıp Peru Devlet Başkanlığı’na adaylığını koymasını bile hoş karşılar, “Üstat öyle uygun gördüyse bir bildiği var” der, davranışına soylu bir gerekçe ararız. Yoksa başka türlü böylesine çılgınca bir hareketi kendimize bile izah edemeyiz. Şimdi durup düşünüyorum da, ilk defa Llosa’yla Mehmed Uzun tanıştırdı beni galiba. 15 yıllık bir sürgün hayatından sonra, çok özlediği, çok sevdiği ülkesine, Türkiye’ye yeni dönmüştü Uzun. Edebiyatın vicdani bir muhasebe aracı olmaktan yavaş yavaş çıkarılmaya çalışıldığı bir dönemdi. Vicdani temaların silinmeye yüz tuttuğu, sentetik duyarlılıkların büyük düşlermiş gibi pazarlandığı karanlık yıllardı. Faili meçhul cinayetler hayatımızı kuşatmış, insanlar güpegündüz sokak ortasında kaybolup bir daha bulunamıyordu. Daha sonra benim Türkçe’ye “Kader Kuyusu” adıyla çevirdiğim “Bira Qederê” romanını yazmayı düşünüyordu Mehmed. Roman, Kürtçeyi Latin alfabesiyle tanıştırmış olan Mir Celadet Bedirxan’ın hayatına dair bir roman olacaktı. Romanının her bölümünün son cümlesi, bir sonraki bölümün giriş cümlesi olacak, böylece bütün roman birbiriyle bu tür cümlelerle bağlanmış farklı bir teknikle yazılacaktı. Bana bunları anlatırken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Heyecanımı görünce de bu buluşun kendi buluşu olmadığını, bu tekniği Perulu bir yazarın bir romanında kullandığını, “Palomino Molero’yu Kim Öldürdü” romanında Maria Vargas Llosa’nın böyle bir şey yaptığını, kendisinin de bu tekniği Llosa’dan “Ödünç alacağını” söyledi. Soğuk bir kış günüydü, Kaktüs’ten çıktığımızda Pandora Kitabevi’ne gitmiştik ikimiz de sanki sözleşmişçesine aynı romanı istemiştik satıcıdan.

        GENLERİNDE ŞİDDET VARSA BİR TOPLUMUN...

        İşte o günden itibaren benim de yazarım oldu Llosa! Çoğu kişinin yaptığı gibi “Kent ve Köpekler” tanıştırmadı beni onunla. En çok bilinen bu romanını çok sonra okudum. Beni kendisine asıl bağlayan romanı “Ant Dağlarında Terör” oldu. Peru’nun başına bela olan, onlarca yılını alıp götüren, binlerce cana kıyan, lideri felsefe profesörü Gozman’ın 1992 yılında yakalanmasından sonra dağılan Maocu “Aydınlık Yol” adlı şiddet örgütünün bir ülkeye ettiklerini Llosa’nın bu romanını okuduktan sonra anladım. Aslında büyük usta suçu, ülkenin başına musallat olmuş, turist öldüren, devlet yanlısı korucu babalarını çocuklarına öldürtüp babalarının kanıyla evlerinin duvarlarına “babam bir haindi” yazılarını yazdıran örgüt militanlarında bulmuyordu; ona göre bu korkunç kıyma makinesi örgütü yaratan, ülkesinde binlerce yıl önce tanrılara insan kurban eden ataları İnkalardan devralınan bir gelenekti. Genlerinde şiddet varsa bir toplumun, bin yıl bile geçse aradan, an gelir bir yerden kafasını uzatır tekrar.

        Öylesine etkilenmiştim ki kitaptan, şiddetin bütün hayatımıza nüfuz ettiği o yıllarda, şiddet üzerine bir roman olan Yeni Hayat’ı yeni yayınlamış olan Orhan Pamuk Paris’e bir toplantıya gidecekti ve Llosa’da o toplantıda olacaktı. Öylesine, romanını çok beğendiğimi, ona büyük bir hayranlık beslediğimi söylemesini istemiştim. Tesadüfe bakın ki Pamuk’la uzun bir araba yolculuğu yapmışlar, selam üzerinde kalmasın diye de Orhan da selamımı ve romanını çok beğendiğimi söylemiş. Heyecanlanmış büyük usta, yüzüne tatlı bir tebessüm yayılmış. Birbirini tanımayan insanların ortak anısı olur mu? Demek ki oluyor işte.

        Allah bazı insanları bize hep hikâye anlatsın diye yaratmış. İşte onlardan birisidir Llossa. Ama o bu büyük hikâye yazarlığını bırakıp politika yapmak istedi bir dönem. Hem de oldukça sert “sağcı” fikirlerle. Yıllar sonra 2010 yılında Nobel aldığında, “İyi ki Peru’ya cumhurbaşkanı seçilmedi, yoksa biz Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörü Trujillo’yu devirmeye çalışan bir grubun başarısızlık hikâyesini, diktatörün tecavüz ettiği küçük bir kızın altüst olmuş psikolojisiyle harmanladığı “Teke Şenliği” ile Büyük Britanya’ya karşı verdiği mücadele ile hatırlanan, bir vatan haini olarak idam edilen İrlandalı şair ve devrimci Roger Casement’i anlattığı “Kelt Rüyası” gibi iki büyük romanından mahrum kalacaktık” diyen edebiyat eleştirmenleri oldu, sanırım ben de aynı fikirdeyim. Bu politik denemesini, “salaklığına” bağladı sonra ve sanırım o da seçilmemiş olmasını Tanrı’nın bir hediyesi olarak görüyor bugün.

        Llosa’nın ülkesi Peru bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Üçüncü Dünyalı yazar olmak kolay değildir. Siyaset seni girdabına alır, senden daha fazlasını beklerler. Ondan da aynı şey beklendi. Ülkesinin her şeyi olmaya çalıştı. Bazen siyasetçi, ama çokça da edebiyatçı şapkasını taktı. Hem yazar, hem devrimci, hem sağcı, hem sesi güçlü çıkan bir vicdan sahibi, hem bir hayalci, hem devlet başkanı adayı, hem keskin tarafsız bir gözlemci oldu. 2010’da Stockholm’de, Nobel Edebiyat Ödülü töreninde müthiş bir konuşma yaptı Llosa. Konuşması daha sonra, “Okumaya ve Kurmacaya Övgü” başlığıyla bir deneme olarak yayımlandı. O denemede Llosa, okumanın düşleri hayata, hayatı düşlere çevirdiğini söyler. Ona göre, “Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı, olduğumuzdan daha kötü, daha uzlaşmacı, daha az tedirgin, daha uysal olurduk; ilerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamisi bile okunmazdı. Yazmak gibi, okumak da hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur.” Yıllar sonra onun bu konuşmasını okurken, Orhan Pamuk’un ona benim selamımı götürüp, kitabını çok beğendiğimi söylemesinin onu o kadar mutlu etmiş olmasının sebebini kendi satırlarında gördüm: “Edebiyat, birbirinden çok farklı insanlar arasında bir kardeşlik duygusu uyandırır ve cehalet, ideolojiler, dinler, diller ve ahmaklığın kadınlarla erkekler arasına diktiği duvarları gölgede bırakır.”

        IŞİD’İ SANKİ YILLAR ÖNCE GÖRDÜ

        Büyük yazar, bugüne anlatırken, aslında yarından bahseden yazardır. 2010 yılında, bugün IŞİD’le yaşadığımız belanın gelip yakamıza yapışacağını sanki o günden görmüş gibidir: “Her dönemin kendine özgü dehşetleri vardır; bizim dönemimizde de, insanları öldürerek cennete gideceklerine, masumların kanının ortak aşağılamaları silip süpüreceğine, adaletsizlikleri düzelteceğine ve düzmece inançlara hakikati dayatacağına inanan bağnazların, intihar teröristlerinin çağıdır.” Llosa’ya göre, bir ülkede rejimin niteliğini yasaklanan kitapların sayısı belirler. Kaç kitap yasaklı, kaç yazar hapishanedeyse, o ülkede o kadar diktatörlük vardı.

        Yazı Boyutu
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ
        Habertürk Anasayfa