Bir geçmiş zaman güzeli
Kitle turizminin pek uğramadığı, doğanın korunduğu, sakin ve çok mütevazı insanların yaşadığı Norveç, kafa dinlemek ve keyif yapmak için bire bir. Üstelik, ahalisi son 10 yıldır kafayı mutfağa takmış halde. Sorarım size: Daha ne istersiniz kuzum?
ALİ ESAD GÖKSEL / HT CUMARTESİ
Geçenlerde çok eski bir dostum aradı. Üzerinize afiyet, kendisi “genç zampara” tayfasındandır. Ama usul erkân bilir eski bir ailenin çocuğudur. Yeni sevgilisiyle seyahate çıkmak istiyormuş. Beni onun için aramış... Bir nefes alıp yutkundum. Ehh, ne yapalım. Kaderde “gönül abla” olmak da varmış. Soru ilerledikçe sakinledim. Yeni sevgilisi olan dostum, “sessiz, ıssız, mahalli mutfağa sahip ve serin bir menzil” ararmış. “Ohhh” diye bir soluklandığımı bir ben bilirim. Bir de kayıt başındakiler! Herkesin herkesi kaydettiği güzel ülkemdeyiz ya... Hiç duraksamadan fetva verdim. “Senin için uygun yer Norveç’tir.” Uysal ve hatta itaatkâr dostum sektirmeden “Tamamdır” dedi. Böyle “mürit” dostlar başına... Şimdi duyar gibiyim: “Kardeşim, sen iyi misin? Alışveriş merkezi, indirimli satışlar, üstüne üstlük tanıdık magazin taallukatından yoksun bu tuhaf koordinatı ne diye anarsın? Seni gidi arıza seni! Hiç mi bilemezsin cazibedar bir mahal...” Hele bir durun. Derin bir nefes alın. “Neden böyle demişiz” diyelim. Sonra da sizi dinleyelim. Norveç en sevdiğim bir kaç menzilden biridir. Ne diye? Bir kere kitle turizminin ayılıp bayıldığı bir yer değil. Yani sokaklar “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nu” andırmıyor. İkincisi, ülke nüfusu düşük. Üçüncüsü, ülke toprakları büyük. Dördüncüsü, doğa onlara her ne nasip etmişse gözleri gibi koruyorlar. Beşincisi, ülke sakinleri sessiz sakin ve çok mütevazı insanlar. Ve altıncısı denizleri mümbit... Üstelik, ahalisi son 10 yıldır kafayı mutfağa takmış halde. Sorarım sizlere, daha ne olsun. Daha ne istersiniz kuzum? Son 5 yıldır, her yıl hiç olmazsa senede bir kez Norveç’e gidiyorum. O giriş kapısı memurları var ya, onlarla artık tanış olduk. Beni doğrudan amire teslim ediyorlar. Ne diye? Aslında haklılar, çünkü memleketlerini ölçüsüz bir şekilde sahiplenmiş biri var. Bendenize yine niye geldin misali sorunca, iki ton lafımı işitecekler. İyisi mi doğrudan makama sevk... Neyse ki terfi etmiş erkân, halden anlar oluyor. Tez elden buyur ediyorlar...
KUZEYİN ORTASI
Gelelim son sefere. İşte makûs talihimin öyküsü: Senenin başındayız. Yalnız ve güzel ülkemin, malum “en en sıcak günleri”. Oslo Havaalanı transit salonunu arşınlıyorum. Tromsö uçuşuma 2 saat var. Orası nere? Kuzeyin orta kuzeyi. Fedakâr tırmanışımızın ilk istasyonu. Zaman geldi, uçak kalkıyor, fırtınaya karşı. Bulutların üstü dahi rahat değil. Bütün uçak uyuyor. Bir tek uyanık, kulunuz: Sanki IATA başmüfettişi tayin olunmuşum. Sağı solu süzüyorum. Nihayet tekerlek koyuyoruz. Tromsö biz geldik! Benim dışımdaki herkes normal. Ya evine ya da işine gidecek. Mutat günlük havalarındalar. Bendeniz ise şen şakrak halimle tuhaf bir fotoğraf veriyorum. Havaalanından şehre götüren şoföre hayatında duyduğu en tuhaf şeyi soruyorum: “Nasılsın, iyi misin?” Kadın küçük dilini yutacak gibi. Bir an duruyor “İyiyim” diye kekeliyor. Liman yamacındaki otelim, bir yaman havalar barınağı gibi. Taksiden otele olan üç metrelik mesafeyi can havli ile kat ediyorum. Tromsö’yü dolaşmak niyetindeyim ya tavsiye peşindeyim. Otel görevlisi uzun uzun anlatıyor. İstisnai güzellikteki kızı büyük bir dikkatle dinliyorum. Hülasası şu: Bir ana cadde var. 60 metre uzunluğunda. Her bir şey orada. Budur... Beni aydınlatan kız ile karşılıklı olarak uzun uzun gülümsüyoruz. Mesaiden sonra caddeye çıkacakmış. Pratik bir şehir... Olağanüstü bir inatla antikacı arıyorum. 4 yıl önce kapanmış. Ne yapalım. İşler her zaman dört dörtlük olmaz ki... Caddeyi üst üste üç kere arşınlayınca esnaf ve eşraf dikkat kesiliyor: “Acaba Oslo’dan gelmiş vergi başmüfettişi olabilir mi?” Ahaliyi rahat bırakmaya karar veriyorum.
KIRMIZI MEYVELİ GEYİK
“Skarven” burası şehrin geleneksel mutfağını sunan en iyi lokanta. Ana caddenin denize dönen köşesinde. “Erken mi geldim” derken, kapının önü tıklım tıklım. Sigara içip, flört edenlerle dolu. İçeri giriyorum. Dikdörtgen, samimi ve sade bir mekân. 40 kişilik. Salonu gören bir masaya yerleşiyorum. Hemen yanı başımda beni dikkatle takip eden genç bir çift. Ana yemeklerini yeni bitirmişler. New York’lularmış. Mevcudiyet sebebimiz aynı gibi. Ama o sonra. Tekrar salonu süzmedeyim. Ve Tanrı köşe masayı yaratmış. İşte onları atlamak kabil değil. Beş kadın. Muhtelif yaşlardan. Cıvıl cıvıllar. O kadar eğleniyorlar ki durmaksızın gülmekteler. Bize de sirayet ediyor. Karşılıklı gülüşmeye başlıyoruz. Bu kuzey anlattıkları gibi soğuk mu? Kim demiş, hiç bile... Skarven’in aşçısı gençten, ödüllü bir zanaatkâr. Mahalli mutfağı oya gibi işlemiş. Her şey denizden sanırsınız. Değil. Av mahsulleri var. Kırmızı meyveler ile hazırlanmış bir geyik için ısrar ediyor. Kabulümdür. Son yıllarda yediğim en iyi av yemeği... Şarap listesi, yemek sonrası içkileri. Skarven başarılı bir lokanta. O kadar tadında ki. Lokantanın denize bakan sahanlığına yerleşip puromu yakıyorum. Kahvem de yanı başımda. Denizi yalayan sert rüzgâr yüzümü ısırıyor. Az ötedeki küçükten gemiyi yükleyen tedarikçiler. Koşuşturuyorlar. Arı gibiler. Gemi şimdikiler gibi teknik donanımla tasarlanmamış. Çok sevimli... MS Lofoten. Bir geçmiş zaman güzeli. 1960’lardan kalma. Yolumuza beraber devam edeceğiz. 2 saat sonra demir alacak... En kuzeye doğru.Haftaya...