Rüyalarda sınır olur mu?
Tasarımın Lady Gaga'sı Marcel Wanders'in Amsterdam semalarını ısıtan sergisi... Van Gogh Müzesi için neden ünlü bir Japon mimar tercih edildi? Peki Lady Gaga hayatımıza girince neler olacak?
Lezzet Seyahatleri - Ali Esad GÖKSEL / HT CUMARTESİ
İstanbul - Amsterdam yolundayız. Hosteslerimiz daha ne yapabiliriz gayretinde. Wall Street Journal’i biliyorsunuz. Normal şartlarda işadamlarına hitap eden gazete, “hayatımızın orta yerine düşüverdi”. Hafta sonu nüshasına davranıyorum. Yine ön sayfadayız: “Kim, kimdir ve neler oluyor hayatta!” Alnım buruşuyor. “Görmeyeyim” diye çevirip yanıma bırakıyorum. O da ne? Arka kapağa da el koymuşuz ? “FFC”. Hani az daha gayret: Nudistlerin kumaştan azade “FFK” plajlarına düşeceğiz. Ama bu FFC de ne ola?
“Fragile Five Club”. Düşman başına! Kimlerin neresi, ne denli kırılgan muhabbeti? İçim daralıyor. Yüzüm kararıyor. Kaçar adım orta sayfayı açıyorum. Hafta sonunuz için küresel coğrafyanın fiyakalı ipuçları. Nerede ne oluyor? Nasıl yakalar, izlersiniz! Biliyorsanız zımni WSJ Club’ın üyesi oluveriyorsunuz. Bir maymuncuklar bütünü. Hâkim olan çoğu kapıyı açar girer.
Ama durun bir dakika: O da nesi? Bembeyaz bir kadın, bizleri neredeyse Fitzgerald’ın “White is beautiful” Gatsby’si ve pudra ile sıvanmış bir “kabuki güzeli” arasına atıveriyor. Ölçülü dengeli yüz, elmacık kemiklerinin az üzerinde laleleşen bir taç-saça uzanıyor. Teslim olup okuyorum. “Design âleminin iki dâhisinden Wanders’in sergisi.” Amsterdam’da açılıyor. 25 yıllık tasarım öyküsü Stedelijk Müzesi’nde. Serginin ‘ağır topu, devasa heykel’ İstanbul’daki bir yapının girişi için tasarlandı.”
Bir gülümsemeye kavuşuyorum. Nihayet vuslat: Sanırsınız, o beyaz, süt beyaz kadın karşımda. Flört ediyoruz. Yüzümdeki ifade o hal işte... Hostes hamle edip gülücüklere garkolan fakiri, “İnişe geçiyoruz” diye dünyaya çekiveriyor. 20-25 silahlı emniyet görevlisi tarafından karşılanıyoruz. Aralarında tek kadın var. Yöneliyorum. Soruyor, “Ne diye geldin”. Yanıt: “Van Gogh’lara bakmaya!” Şaşırıyor. Hemen davranıyorum: “Birlikte gezelim mi?”
Shiphol Havaalanı şehir merkezine yakın. Yarım saat. Tarihi merkezdeyiz. Amsterdam’ın üç hoşluğu var. Sakın “XXX” diye heveslenmeyesiniz. Malum pazarlama tavan yapmış durumda: X1 serbest uyuşturucu, X2 serbest alkol tüketimi, X3 serbest seks. Bu kendi halinde şehirde turist olur mu? Yılda üç milyon turist gelirmiş. Merakıma yenilip soruveriyorum: “Ne diye?” Dedik ya “XXX” cevabı ve ölçüsüz bir kahkaha! Bakın inlerine kadar girip değerli okuyucularımız için ölçüsüz risklere atılıp, X bilinmezlerin ne kadarı bilinmez ola, şahsen bakalım isteriz. Kestirmeden diyelim, istismara girmesin. Sonuç, sıfır! “Everything is marketing.” Şayet Amsterdam XXX ise, İstanbul sonsuz üstü sonsuzdur! “∞” O kadar!
Ama! Orada İstanbul’da olmayan bir şey var. Hem de nefes kesen bir ölçekte: Müzeler mahallesi! Önce Rijk ile başlıyor. En şöhretlisi bu: Rembrandt’larla taçlanan bir müze irisi! Hemen arkada Van Gogh Müzesi. İki ayrı yapıdan oluşuyor Hollanda’nın önde gelen mimarı Rietveld’in 1950’lerde tasarladığı müzeye Kurokawa bir kanat eklemiş. Ana binanın içi tıkış tıkış dolu. Neyle? Van Gogh resimleri, dokümanları, öyküler... Çoğu ziyaretçinin gözdesi “Ayçiçekleri” ressamın varyasyonlarla çalıştığı bir konu.
Benimki ise, “Badem Çiçekleri”. Kompozisyon, renk ve diliyle, ressam sizi eline alıyor. Direnciniz o an sıfırlanıyor. Etrafınızda ne var? Göremez oluyorsunuz. Madem ki bir Van Gogh müridi oldunuz... Artık soru sual yok: Biat var! Ressam ne derse o! Kah Kyoto’ya, kah Floransa’ya, savrulup duruyorsunuz. Okyanusya’da soluklanıp Van Gogh’tan “Yeni hayatlar ne demek” dinleyebilirsiniz. Bu duygu fırtınasından sıyrıldığımda ne haldeyim. Ermiş? Ne gezer! Alman eğitimi böyle bir şey: Vahşi bir materyalizmle iç geçiriyorum! Ne için 200 milyon dolarım yok? Böyle bir tablo benim olurdu. Tüm vaktimi tevekkül ve ibretle karşısında geçirirdim...
Biliyor musunuz yavaş yavaş anlıyorum. Eskiden müzelerde bir banka oturup saatlerce aynı tabloya bakanlara şaşırırdım... Görevli gelip uyarıyor: “15 dakika sonra kapatıyoruz, efendim!” Geri geri çıkıyorum. Saygı ve minnet sunduğum bir vedalaşma merasimi.
Işık gitmiş. Kış güneşi böyle. Kah var, kah yok. Kurokawa’nın müzeye eklediği avlu-binaya geçiyorum. Mimari, 20’nci yüzyılın demokratikleştirdiği ve en popüler kıldığı sanat dalı. Hız kesmeden tırmanıyor. Otoriter ülkeleri bir kenara koyarsak. Mimari artık insanların günlük tartışma konusu. Tartışılıyor. Oylanıyor. Ve sahip çıkılıyor...
Ünlü Japon mimarın, Van Gogh Müzesi için tercih olunuşu ne diye? Ne diye olacak? Van Gogh’un hayatına, sanatına baskın bir damga vuran “Japon etkisine” selam niyetine! Kurokawa tasarlayıp inşa ettiği avluya bir badem ağacı yerleştirmeliydi. Pekâlâ: Bademler, tomurcuklar Amsterdam ve Kuzey Denizi ile başa çıkabilir mi idi?
Müze kitapçısından taşımakta zorlandığım torbalarımı yüklenip yola koyuluyorum. Hava soğuk. Rüzgâr vicdansız. Ama Van Gogh içimi enerjiyle doldurmuş. Öndeki Rijk Müzesi’ne kadar dimdik yürüyorum. Sonra Rembrandt’a konu olacak, bitik omuzlar manzumesiyle taksi peşine düşülüyor. Yalvar, yakar bir kuzey Afrikalının himmetine sığınıyorum. Adam 15 yıldır taksi kullanıyormuş. Sultan Süleyman’ı çok takdir ediyor. Hürrem’e de âşık! Ne tuhaf dünya. Boşuna kulağını kesmedi ya Van Gogh. Herhalde kendiyle baş başa kalmak istedi idi...
Otele varıp uzanıyorum. Burası yeni nesil konseptlerden. Her şey ortada. Kolay ulaşılır. İçerisi bir çıfıt çarşısı gibi. Ama durun. Karmaşaya isyankâr ruhum, bırakıp kaçmak arzusunda değil. Niyeti bir “kaçamakta”... Nereye kadar, diye keşfetmek istiyorum. Tuhaf uçarılıkları müstehzi bir ifadeyle izliyorum. Bunu yapan adamın ilginç bir becerisi olmalı. Eksenimizle oynuyor. Örnek kulunuz: Halim, selim, iyi yetişmiş bir aile kızıyla yaşayan bir adama benziyorum. Halimden mesut muyum? Evet! Ama karşıma hoppa zıppa bir kız çıkıyor. Her türlü kabule meydan okuyan, punk, anarşist, başka türlü bir kadın! Adama göz kırpmada! Yan yan gülümsüyor... Siz olsanız ne edersiniz? Açıkçası ben... Teslimim. Öğrenmek istiyorum. Üstelik, itirafı zor, ama sonuna kadar gitmek üzere... Durum budur. Madem ki “Lady Gaga” ile flörtteyiz. Sorup soruşturalım. Şu bizim pop-kültür çıfıt çarşısının müellifi kim? Ve bingo! Marcel Wanders. Meşum gazete Wall Street Journal’ın etiketlediği tasarımcı: “Günümüz tasarım âleminin Lady Gaga’sı.” İşte böyle yani. “Hayırlı işler...”
Ertesi gün Stedelijk Müzesi’ndeyiz. Bizim “Lady Gaga’nın sergisi” açılıyor. 25 yıldır tasarladıklarından bir seçme. Dünyanın her yerinden gelen basın mensupları ve eleştirmenler izlemede. Philip Starck ile fotofinişte burun farkı sergileyen tasarımcıyı önce kuratör sonra müzenin yöneticisi sunuyor. Nihayet içerideyiz. Sergide mutfak kültürü ana temalardan. Christofle, Alessi gibi firmalar Lady Gaga ile çatal, bıçak ve muhtelif mutfak aksesuvarı çalışmış. Kap, kacak, vazo, bardak... Artık aklınıza ne gelir ise.
Ama müzenin ortasında hiç aklımıza gelmeyen bir şey var. Serginin, 25 yıllık tasarım öyküsünün alameti farikası. Dile kolay... WSJ’in fotoğrafıyla anons ettiği heykel. Sıkı durun. İstanbul için tasarlanmış. Heykelin sahibi, Quasar-Haydar Özkan haklı bir gururla tebrikleri kabul ediyor... Bakın, artık hazır olun: Ey İstanbullular! Lady Gaga hayatınıza girmek üzere!