'Şu an en çok ihtiyacımız olan şey adalet'
Özge Borak evliliği, aşkı, filmi ve neşeli hayatı HT Pazar'a anlattı
Aysun Öz / HT PAZAR
Eyvah Eyvah ile sinemaya adım attı. Serinin 3. filmi de vizyonda. Filmde Geyiklili Hüseyin Badem'in karısı Müjgan'ı canlandırıyor. Kocası Ata Demirer'le gerçek öyküsü de bu filmde gelişti. Özge Borak'la evliliği, aşkı, filmi ve neşeli hayatı konuştuk...
Özge Borak, Cihangir'de buluşmak istedi. Kocası Ata Demirer ile her zaman gittikleri kafede buluştuk. Geç kalmıştı. Biraz mahçup ama gülümseyerek geldi. Milyonlarca kişiyi gişeye çeken Eyvah Eyvah 3'ün vizyona girmesi vesilesiyle buluştuk. Rahat, samimi ve güzel bir kadın... İnsanlarla arasına mesafe koyacak her şeyden kaçıyor sanki; yüzünde maskara ve ruj dışında hiç makyaj yok, üzerindeyse yün bir kazak ve jean var. Olabildiğince doğal. Röportaj için çektirdiği fotoğraflardaysa epey dişi. Şimdiye kadar onu hiç böyle görmedik. "Artık böyle" diyor. "Güzel giyinince, makyaj yapınca insan kendini daha iyi hissediyor." "30 yaş sendromu mu" diye soruyorum. Hınzır ve sevimli bir açık sözlülükle cevap veriyor: "Evet, evet aynen öyle. Yaş otuz olunca gençlik kıymete biniyor."
Son zamanlarda rol aldığı diziler reyting kurbanı oldu ama sinemada işler yolunda. Eyvah Eyvah'ın 3.'sü vizyonda ve yeni film projeleri sırada. Eh, aşk deseniz ülkenin gıptayla izlediği, nazarlardan sakındığı Ata Demirer'le mutlu bir evliliği var.
Mutlu bir evliliğiniz var. Sürekli gülerken görüyoruz sizi. Mesela pazar sabahları nasıl bir atmosfer olur sizin evde?
Sadece hafta sonu değil, genelde sabahları arkadaşlarla bizde toplanıyoruz. Sohbet, yemek, içmek... Hafta sonu her yer kalabalık olduğu için dışarı çıkmıyoruz.
Sizinle ilgili yapılan yorumlara bakıyorum da "Gerçek biri" diyorlar hep. Sizi market poşeti taşırken görmelerinden mi kaynaklanıyor bu?
İmkân varsa yardımcı biriyle çalışmak insanı rahatlatır ve belki bir zaman sonra biz de ihtiyaç duyabiliriz ama ben genelde her şeyi kendim yapmayı seviyorum. Alışverişimi de yemeği de... Ev temizliği hariç, o biraz zaman alıyor. Çok fazla giremiyorum temizlik işine. Beni bir gün kağıt havluyla, bir gün poşetlerle görebilirsiniz. Herkes gibi... Diğer insanlar da yapıyordur, görülmüyordur. Yaşıyoruz işte, hepimiz insanız. Bizden de kestiğin zaman kırmızı kan akıyor! (Gülüyor...)
Hollywood yıldızlarını marketten çıkarken görebiliyoruz da bizim ünlülerimizin durumu biraz faklı...
Bilmiyorum, hiç başka türlü yaşamadığım için... Ben öyle normal yaşamayı seviyorum.
"Gerçek insan" deniyor ya, gerçek olmayan nasıl sizce?
Bazen "gerçek dışı" zanneden oluyor. Bizim de herkes gibi gergin, üzgün, canımızın sıkkın olabileceğini düşünmüyorlar. Sürekli "Ha ha ha" diye herkese gülücük saçacağımızı, gerçek olmadığımızı düşünenler oluyor. Ama gerçeğiz ve bizim de canımızın sıkkın olduğu anlar var. O anlarda yaklaşmaya çalışan insanlar bunu anlamıyor. Başka gözle bakıyorlar, "Tamam bu da olmuş" diyorlar ve bunu yüzüne söylüyorlar. Oysa sadece o gün canım sıkkın ya da durgun bir günüm. İstediği tepkiyi alamayınca sert çıkanlar oluyor. O insanların bizim gerçek olmadığımızı düşündüğünü düşünüyorum. Genelde gülerim zaten. Mutluyumdur, hayata bakışım bu.
Ama "Kahkahası tamdır, çıtkırıldım kızlardan değildir" diyen olduğu kadar gibi soğuk bulanlar da var...
Soğuk bulanlar televizyondaki roller yüzünden biraz soğuk bulmuş olabilirler. "Kahkahası tamdır" yazanla kesin tanışıyoruz, yoksa kahkahamı nereden bilecek? (Gülüyor...)
Nelere kırılır, üzülürsünüz?
Sitemden nefret ederim. Hayat hızla akıp gidiyor. Sen beni her gün aradığın halde ben aramıyorsam bana sitem et, ama sen de aramıyorsan bir dur. Ben görüşmem sitem eden insanlarla. Bir arkadaşım vardı vakti zamanında, kıza dedim "Bana sitem etme, yapma! Sen de aramıyorsun, ama ben telefon açtığımda sitem ediyorsun."
'DİPTE YAŞAYAN, SÜREKLİ ÜZGÜN İNSANLARI REDDEDİYORUM'
Zeytinyağı durumu var orada...
Tabii tabii... "Bir kere daha sitem edersen aramayacağım seni" dedim. Bir kez daha aradım yine sitem etti, bir daha aramadım, o da aramadı ve bitti yani. Görüşmüyoruz şimdi. Sitem etmek haksız bir durum. Bu kadar koşuşturma, şehir hayatı zor. Ben mutlu anlardan parça koparmaya çalışıyorum.
Yaşamak zor bu ülkede. Mutlu olmayı başarmak zor. Televizyonu açıyorsunuz sitemler, hakaretler, iddialar... Sokak aynı... Nasıl başarıyorsunuz gülümsemeyi, bir reçetesi var mı?
Çok zor evet, İstanbul normal üstü kozmopolit bir şehir. Bir de her şey sizi aşağı çekiyor, buna kapılırsak bittik. O yüzden biraz da iyi tarafını görmeye çalışıyorum. Böyle yapmak lazım ki herkes için biraz daha yaşanır hale gelsin. Yoksa olmaz. Bir de hiç sevmem, gerçekten hiç sevmem dipte yaşayan insanları... Yok zaten öyle insan çevremde. Benim arkadaşlarım arasında göremezsiniz. Herkesin dibe düştüğü zamanlar olabilir ama sürekli duvarlara bakan, üzgün süzgün insanlar vardır ya, benim öyle arkadaşım yok. İki dakika sonra "Hadi bakalım" diye kalkar giderim. Hiç tahammül edemem. O kadar aşağılarda, yok olmaz, yapamam. Zaten televizyondaki haberler yeteri kadar aşağı çekiyor insanları, ekstra biz de çekersek olmaz. Reddediyorum!
Ümitsizliğe kapıldığınız oluyormuş sizin de. Ne yapıyorsunuz o anlarda? Yemek mi yaparsınız, bir kahve mi koyarsınız, müzik mi açarsınız?
Müzik hakikaten ruhun gıdası, müzik çok etkiler. Bir de arkadaşlarım pozitif insanlar, onlarla birlikte olmak beni yukarı taşıyan bir şeydir. Ararım ki beni yukarı çeksinler. Onlar da o an dipteyse toplu depresyona giriyoruz, "Aman biz bittik" diye... (Gülüyor...) Sonra bir anda "Ne oluyor bize" deyip kendimize geliyoruz. Öyle anlarda sokağa çıkmak lazım, o an bulunduğunuz yerden ev bile olsa kurtulmak gerekiyor, başka türlü kurtulamıyor insan.
Mutlu bir birlikteliğin sırrı bu mu yoksa, gerildiğinde sokağa çıkmak mı?
Yok, öyle her gerildiğinde sokağa çıkarsan olmaz. (Gülüyor...)
Ne yapmalı?
Mutlu birlikteliğin sırrı, dinlemek. Biz duyuyoruz da dinlemiyoruz. Bir anlayayım "Ne diyor", önemli olan bu. Arkadaş ilişkisinde de, kadın-erkek ilişkisinde de dilemek ve saygı önemli. Saygı getirir zaten dinlemeyi.
Bir taraf bağırır çağırır, dinlemez sonra da çeker gider.
Bu çözüm değil, karşındakini yıpratma yöntemi. Ama o da bir çeşit deşarj olma şekli. Bundan rahatsız olmayan kadın ya da erke de olabilir. Bu da bir tarz...
Böyle bir yere varmayız...
Yok, ben gürültü patırtı çok sevmem. O yüzden konuşarak halledebiliriz her şeyi...
'EN ÇOK ADALETİ ÖZLERİM ŞU HAYATTA'
Şu sıralara en çok neleri özlüyorsunuz?
Ben en çok adaleti özlerim şu hayatta, hele ki son zamanlarda... Her alanda adaletten yanayım. Sette mesela, en sözü geçen yönetmendir ama oradaki herkes o iş için orada, çay servisi yapan arkadaş da oyuncu da. Bu durumda herkes eşit haklara sahip. En nefret ettiğim şey, sadece oyunculara bir şey gelmesi. Yemem kesinlikle, sadece oyunculara geldiyse yemem. Bütün ekibe gelmesi lazım. Sevmiyorum ayrı gayrı. Bu durumu genel olarak ülkeye yayarsak, şu an en çok ihtiyacımız olan şey adalet.
Nerede arayacağız onu?
Her yerde gerekiyor. "Bizim evde adalet olsun, kapıdan çıkınca ne olursa olsun" yok yani. Hepimiz eşitiz ama bütün halkalar birbirine bağlı ve yine başa sarıp saygıya geliyoruz. Birbirimize saygı duymalıyız ki dinlemeliyiz; o zaman adaletli davranabiliriz. Dünyada da böyle aslında; sadece kendimize haksızlık etmeyelim, duyuyoruz ama dinlemiyoruz.
'NE ADALETİ AYOL!' 'AŞK YAŞANIRKEN ADALET YOK'
Aşkta adalet var mı?
Aşk geçici bir duygu, bilimsel olarak kanıtlanmış. Kimyasal bir durum ve bir süre sonra geçiyor. Karşılıklı sevgi ve saygı bir süre sonra ortak bir yaşama dönüşüyorsa ne âlâ, ama aşk deli bir önem. Ne adaleti ayol! Kimse için olamaz. Kadın için de erkek için de... İnsanın arkadaşlara "olağanüstü" olarak anlattığı, "Hayatımda böyle bir şey görmedim" dediği, 3 aydır. Sonra bir gözün açılır, kendine gelirsin, ölçer biçersin devam edersin. Aşk yaşanırken adalet yok.
"Eyvah Eyvah" bir anlamda ailenizin filmi. Çok sevildi. Sinemaya gitmeyen bir kitleye bile sinemayı sevdiren yapımlardan oldu...
Kendi adıma ilk sinema filmimdi her şeyden önce. O zamanlar şehir tiyatrosunda da çalışıyordum, dizi vardı, sinema filmine "Tamam" diyememiştim. Okulla beraber üçünün birarada olduğu dönem de oldu. Yoğunluktan ve biraz da gereksiz özenden "Ay şimdi olmaz" diyerek bir türlü başlayamadım. "Bir yerden başlamam gerekiyor" dediğimde Eyvah Eyvah geldi. Benim için her şeyden önce öyle bir yeri var. İlk sinema filmim olması, en önemli yeri. Onun dışında çok güzel bir ekiple çalıştım. Rüya ekip. Böyle bir ekiple çalışmak herkesin yakalayacağı bir fırsat değil, çok şanslıyım.
Çok eğlendiğiniz belli...
Filmin klibindeki gibi, eğlenceli. Filmin arkası başka bir film. Bir de çekim sonraları var tabii. Çok eğlendik.
'Böyle işe can kurban'
Siz sette gülüyorsunuz, eğleniyorsunuz ama kocaman bir film çekiliyor o arada....
Yönetmen Hakan Akgül'ün eşi Ayça Akgül yardımcı yönetmen. Ayça harikalar yaratıyor. Onun sihirli programıyla tıkır tıkır bir sistem işliyor. Bir buçuk ayda bitti, hatta o kadar bile sürmedi. Çok daha hızlandırılabilirdi, bize dinlenme alanları bırakarak çekildi. Çekerken Hakan Ağabey'in kafasında bittiği için, kimseyi fazladan yormuyor. Tıkır tıkır çekiyoruz ve bitiyor. Hem eğlenerek hem dinlenerek... Böyle işe can kurban. Ayça'nın rolü çok büyüktür.
Türkiye, Hindistan'dan sona en çok yerli film izlenen ülke. Eyvah Eyvah'ın da katkısı büyük.
Ne mutlu bize, böyle bir konuda katkımız olduysa. Ki istatistik olarak görülüyor. İnsanı mutlu ediyor, ben oyuncusu olarak mutluyum. Böyle bir etkisi olması güzel.
Artık sinema nesli yetişiyor, kendi gitmese de çocuğunu götürmeye çalışıyor. Sinemadan anlayan bir nesil geliyor. Ne bekliyorsunuz bu yeni nesilden?
Bir ara umutsuzdum, iletişim koptu. Geçenlerde küçükken arkadaşımın bana yazdığı mektupları buldum. Aynı aparmanda oturuyoruz ama birbirimizin posta kutularına mektup bırakıyorduk. O zamanlar mektuplaşmak ne kadar mühim. Şimdi fatura dışında posta almıyorum, kartpostal yok. Bir ara umutsuzdum. Herkes artık ekrana bakıyor, gözleri bozuldu artık diye üzülüyordum. Hayır deseniz de parçası oluyorsunuz. İletişim hızlandı ve tekilleşti. Masada 3 kişi oturuyor üçü de telefona bakıyor. Bir yandan bunun da getirisi var elbette. Çocuklar çok biliyor. Araştırıyorlar, öğreniyorlar ve soru soruyorlar. Soru sormak çok önemli. Çocuklara tahammül edemiyor anne olmayanlar, oysa merak ediyor çocuk, gelişmek istiyor. Gençler de böyle ve bu beni ümitlendiriyor. Sinemaya gitmeleri, soru sormaları... Yargılıyor ve eleştiri yapabiliyorsa, seviye ilerliyor demektir. Genç nesille güzel bir yere doğru gideceğimizi düşünüyorum.
Sinemacılar, müzik yapanlar yeni gelen bu nesli hesaba katıyor mu? Artık bize soru soracaklar diye endişeleniyorlar mı?
Ben korkuyorum. Yeterli olamayacağım, iyi cevap veremeyeceğim diye... Bu güzel bir şey, kendimi de geliştirmeme yardımı oluyor. Karşımda boş bakan insanlar olmadığından, soru sorup bilgilenmek istedikleri için kendime çeki düzen veriyorum.
Sinemacılar arasında eskiden daha sert bir rekabet vardı, şimdi hepiniz arkadaşsınız... Bu da yeni neil farkı mı?
Rekabet iyidir, üste çıkma çabasını harekete geçirir. Çekişme gereksiz ama... Hepimiz bir şeyler yapıyoruz, herkesin gişesi bol olsun. Sinema ilerlesin.
Sırayla giriyor vizyona Türk filmleri...
Sonuçta bir emek var ortada, o emeğin karşılığı alınıyor.
'Çocukla çocuk gibi konuşmam'
Çocuk düşündüğünüzü zaman zaman söylüyorsunuz. Çocuktan önce şunu da yapayım bunu da diyor musunuz?
Öyle hesaplarım yok. Tuhaf olur zaten, evdeki hesap çarşıya uymaz. Çocuğun sorularını geçiştiren annelerden olmam diye düşünüyorum. Doğru cevap veririm. Çocukla çocuk gibi konuşmam. Düzgün cevap ver ki o da gelişsin.
Siz öyle mi yetiştirildiniz?
Hiçbir zaman "Nereye gidiyorsunuz" dediğimde "Doktora gidiyoruz" demediler. "Seni götürebileceğimiz bir yer olsaydı götürürdük ama götüremeyeceğimiz bir yer" dediler. Fazla mantıklı konuştukları için onlar gelene kadar da ne dediklerini düşündüm. "Ne dedi şimdi bu, çok mantıklıydı"... (Gülüyor...) Mantık çerçevesinde cevap verdiğinde anlıyor zaten. Şimdiki çocuklar her şeyi bilerek geliyor ve gerçek cevabı bekliyor.
'Korkuyorum gidişattan'
Doğum gününüz 14 Şubat'mış...
Evet, sevgi çocuğuyum ben.
Hangisini kutluyorsunuz?
Benim doğum günüm olarak kutlanıyor tabii ki! (Gülüyor...) Böyle günler güzel ama ben kapitalizm içinde olduğunu düşünüyorum. Her gün güzel işte. Her gün Sevgililer Günü, Anneler, Babalar Günü. Elbette kutlanıyor, adet yerini buluyor. Ama bence öyle... 8 Mart Kadınlar Günü mesela, sadece bir gün hatırlanmak değil önemli olan, 2013'ün ilk 3 ayında ölen kadın sayısı 50'nin üzerindeydi. Doğal olarak bir gün değil, her gün dikkat etmeli.
Bu erkek problemi nasıl çözülecek? Azalmıyor şiddet...
Kadın erkek değil, şiddet genel bir sorun dünyada, çocuklarda da var. Seyrettiğinden de şiddeti öğreniyor, "Seni seçtim pikaçu" diye kardeşini aşağı attı çocuk. Tom ve Jerry'yi kaldırana kadar bunu kaldırsınlar. Ben Tom ve Jerry izleyerek büyüdüm ama bir sorun yok. Dünyada şiddet sorunu var. Önüne nasıl geçilir bilmiyorum. Çok sinirli, gergin insanlar dolaşıyor. Kadına şiddet korkunç boyutta, yardım istenmesine rağmen... Gerçekten aklım almıyor, korkuyorum gidişattan.
Eğitim?
Kadın erkek değil, eğitim genel anlamda olmalı. Kadını eğitelim, adam istemiyorsa eğitemezsin. Biraz içinden gelmesi lazım. Ve insanların bir tuşla açtığı televizyonun biraz eğitici olması lazım. Tabii ki eğlenelim, "Televizyonların hepsinde kültürel programlar, belgeseller olsun" demiyorum ama sadece eğlenmek değil hayat. Televizyonu biraz kafa boşatmak için değil bir şeyler öğrenmek için de kullanmalıyız. Olanları da yok etik çünkü. Doğal olarak eğitim şart!
'Süreler kısalırsa daha özgün senaryolar çıkar'
Yeni bir dizi, yeni sinema...
Sinema filmi olmadan söylemeyeyim, kafada olanlar var. Dizi olarak gelen teklifler var ama piyasa zor durumda. Durmak iyi de geldi bana, bakalım.
Dizi sektörü niye zor durumda?
Az dizi izlemiyoruz. İzlenme oranı her zaman çok yüksek. İnsanların her gün 4 saat izleyecek zamanı varsa güzel kullanmak lazım. İzlenme oranında sıkıntı yok. Ama izlenme oranlarının ölçülmesi ne kadar doğru, neye göre beğenilmiyor ve kaldırılıyor diziler? Ne tür bir işleyiş var bilmiyorum. Ama doğru olmadığını düşünüyorum.
Türk dizileri bir ivme kazandı ama bindiğimiz dalı mı kesiyoruz acaba tekrarlayan senaryolarla?
Çok güzel bir şey bu. Ortadoğu'ya açıldık, seyredilme oranı çok yüksek. Kaç yıl önce oynadığım dizi için turistler beni görünce bile heyecanlanıyor. Bu bir artı. Dizlerimizin tanınması güzel ama kendimizi mi tekrarlıyoruz? Dizilerin süreleri çok uzun. Her hafta bir televizyon filmi çekiliyor. Yurtdışında 40 dakika. Ona göre bir emek ve işgücü var burada. Her hafta bu şekilde çalışıldığı zaman yazanların da zor duruma düştüğünü biliyorum. Bir film kadar uzun. Her sahne reytingi ayakta tutsun, kanal değiştirilmesin isteniyor. Süreler kısalırsa daha özgün senaryolar çıkacaktır. İyi ki romanlar var, iyi ki uyarlamalar var.
'Süslenmek iyi geliyor'
Yeni fotoğraflarda daha feminen bir Özge var. Yaş 30'a gelince panik havası mı bu?
Tabi canım, "30'dan sonra ne oluyor yaa" diye panik, onunla alakalı! Ben bayağı spor giyinen, rahat bir kadındım. 20'lerinde giyinmeyi ve süslenmeyi seven kızları görünce seviniyorum, beğeniyorum; keşke o yaşlarda ben de öyle olsaydım diyorum. Ama seviyorum şimdi giyinmeyi, süslenmek iyi geliyor. İnsan kendini iyi hissediyor. Böyle devam artık, böyle gider.