Harika çocuk büyüdü
Funda Duru, zekası üzerine tezler yazılmış bir dahi olan Yalın Alpay'la konuştu
FUNDA DURU
HABERTURK.COM
2,5 yaşında kendi kendine okumayı öğrenen bir dahi 34 yaşında neler yapıyor diye merak ettim ve başladık konuşmaya.
Şu sıralar Siyaset doktorası yapıyor, 30 kişinin yapacağı işi tek başına yapıyor (yaptığı işin Türkçe bir tanımı yok aşağıda biraz açıklamaya çalıştık.)
Kendine zamanı da kalıyor ve de herkes gibi günde 7-8 saat uyuyor.
Bir de yazdığı 4 adet kitabı var. Beşincisi de Ocak ayında yayınlanacak.
Çocukluğundan bu yana "Harika Çocuk" başlıklı haberleri yapılıyor.
Peki, dahi olmak, çevresindeki çoğu kişiden açığı kapatılamaz oranda farklı olmak herkesin düşündüğü kadar "Harika" bir şey mi?
"2,5 YAŞINDA GAZETE OKUMAYA BAŞLAMIŞIM"
Dahi olduğun nasıl fark edildi?
İnsan kendi farkındalığını yaratamıyor çünkü bir ölçüt yok, kendimi normal zannediyordum. Ölçüt diğer kişilerin davranışıyla belirleniyor. Zeka kendisini ilk anda dışarı açmaz, gizlidir. Annem ve babamdan dinlediğim kadarıyla 2,5 yaşında gazete ve kitap okumaya başlamışım. Ben o süreçleri tam hatırlamıyorum.
Çok enteresan, bütün bilgiler dünyaya gelmeden önce sana yüklenmiş gibi...
Üstün zihinsel yetenekte zihinde bilgi hazırda bulunmaz fakat dışarıdan aldığı bilgileri çok katmanlı ve yaratıcı bir şekilde yeniden işleme yeteneği bulunur. Bu anlamda çok kaliteli bir işletim sistemi vardır fakat bilgileri dışarıdan yüklemek gerekir. Yani dahiliğin işlerlik kazanabilmesi için mutlaka çabalamak ve dışarıdan veri toplamak gerekir.
"TOPLUMDAKİ DAHİLİK ANLAYIŞI YANLIŞ"
Dahi olmak yaşamında bir baskı yaratıyor mu?
29 yaşına kadar "Ben dahiyim, benim bir görevim olmalı. Neden hala dünyaca ünlü değilim?" gibi şeyler düşünüyordum ve anlamlı bir hayat arıyordum. 29 yaşımda anlam aramaktan vazgeçtim. Çoğu insan "Dahi her şeyi yapar" diye düşünür, ancak dahinin bir şey yapılabilmesi için sürekli olarak kendi dışındaki nesnelerle ve kavramlarla ilişki kurması gerekir. Toplumdaki dahilik anlayışı biraz gerçek dışı.
Ailenin yaklaşımı nasıldı sana karşı?
Mükemmel bir ailem var. Rahat bıraktılar ve "Ne istersen yap" dediler. Algıları yüksek, entelektüel bir aileye sahibim.
Ailen ne iş yapıyor?
Babam yazar, annem şu an çalışmıyor ve birikimlerinin tadını çıkarıyor. Babam İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu ve 3 kitabı var. Bu yüzden evimizde çok geniş bir kütüphane vardı. Ben her evi öyle zannederdim. Tek çocuktum ve evde tek televizyon vardı ve benim odamda değildi. Sıkılıyordum ve kütüphane ilgimi çekmeye başladı. Babamın kütüphanesi, tek çocuk olmam ve evde tek televizyonun olması beni okumaya yönlendirdi.
5 YAŞINDA DOSTOYEVSKİ OKUMAK!
Bunlar sen kaç yaşındayken oluyor?
İnanmayacaksın; ama 5 yaşındaydım.
Peki ne okuyordun?
İlk başta Dostoyevski, Tolstoy gibi Rus klasikleri okuyordum. Sonra Jack London’a geçtim, Martin Eden'ı 4-5 kez okudum. Okuyordum, ama bugün kavradığım gibi kavrayamıyordum elbette. İnsanın yaşı büyüdükçe bakış açısı da gelişiyor. Bilgi büyüdükçe, kitaba yüklenen anlamlar değişiyor. Suç ve Ceza benim için cinayet romanıyken, büyüdükçe varoluşsal bir roman oldu. Bir süre sonra romandan koptum ve daha çok kurgu dışı araştırma kitaplarına yöneldim.
Okuduğun kitaplar arasında yarışma yapsan dereceye hangileri girer?
Dostoyevski'den Karamazov Kardeşler ve Cinler okuduğum en iyi iki roman, Jean Paul Sartre'ın Varlık ve Hiçlik’i, Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üzerine’si ve Immanuel Kant'ın Pratik Aklın Eleştirisi düşünsel yapımın gelişmesinde önemli yer tuttular diyebilirim.
Yazdığın kitaplardan bahseder misin biraz?
Türkiye'nin Zenginleşme Projesi: Afrika, Genç Mustafa, Türkiye Ekonomi Tarihi ve Her Şey Ekonomi Değil isimli dört kitap yazdım ve beşincisi bitmek üzere. "Her Şey Ekonomi Değil" ve “Söylemesek Olmazdı” adıyla çıkacak olan beşinci kitabımı Prof. Dr. Emre Alkin ile yazdım. Kitaplarım ekonomi ağırlıklı, olmakla beraber, makalelerim daha çok siyaset bilmi ve tarih üzerine.
Resim de yapıyormuşsun, değil mi?
Evet. Soyut da yapıyorum, figüratif de yapıyorum. Daha 8 yaşındayken İstanbul’da İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde kişisel resim sergim açılmıştı.
Ne üzerine eğitim aldın?
İstanbul Üniversitesi'nde İktisat eğitimi aldım. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yüksek lisans ve yine İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktora yaptım.
"19 YAŞINDAYKEN ERMENİ SORUNU İLE İLGİLENMEYE BAŞLADIM"
Üç bölüm de birbiriyle alakalı olmayan bölümler...
İktisata başlarken ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. İlginç bir şekilde ekonomiyi çok sevdim ve ekonomi üzerine piyasada çalışmaya başladım. 19 yaşındayken de Ermeni sorunuyla ilgilenmeye başladım. Siyaset Bilimi'nden Prof. Dr. Levent Ürer’in ilgisini çekmeyi başardım ve böylece İktisat bölümü dördüncü sınıf öğrencisiyken, Levent Hoca’nın Siyaset Bilimi bölümündeki öğrencilerine bazı derslerde sunumlar yapmaya başladım. Piyasada ekonomi bilgimle iş yaparken, entelektüel anlamda da tarihle ilgilenmeye başladım. "Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu" üzerine dört yüz sayfalık bir metin yazdım ve bununla Boğaziçi Tarih Bölümü'ne kabul edildim.
“ZENGİN OLUP, ÇALIŞMAK YERİNE KİTAP OKUMAYI HAYAL EDERDİM"
Akademisyen olmayı düşünmedin mi?
İlk mezun olduğumda düşünmüştüm aslında, hocalarımla ilişkim hep iyiydi. Şimdi de birlikte makaleler yazdığım hocalarım var. Piyasaya girdiğimde başarılı olacağımı düşünmüyordum. Kendi yeteneklerimi akademiye yakın buluyordum. Fakat piyasa benim için hızlı bir yükseliş getirdi, kazançlarım ve fikirlerim değişti. Bununla birlikte piyasadaki en aktif dönemim aynı zamanda en çok kitap okuduğum dönemimdi. O zamanlar bir an önce zengin olmayı ve bir daha çalışmamayı, dolayısıyla daha çok kitap okumayı hayal ederdim.
Hala bu hayalin var mı?
Ben de tam olarak ne istediğimi bilmiyorum açıkçası. 30'lu yaşlarımın ortasındayım. Muhtemelen çoğu kişinin hayal ettiği yerdeyim, ama kendime daha farklı bir hayat çizmeyi de isterdim.
Nasıl bir hayat?
Yurtdışına taşınmış olmayı isterdim.
"MESAFELİ İLİŞKİLERİN OLDUĞU YERLERDE DAHA MUTLU OLUYORUM"
Nerede yaşamak isterdin?
Kuzey Avrupa bana çok yakın geliyor. Mesafeli ilişkilerin, formal yapıların olduğu yerde daha mutlu oluyorum. Soğuk biri değilim, ama İstanbul'da metroya ne zaman binsem binlerce sorunla karşılaşıyorum. Paris ya da Londra metrosunda aynı sorunlarla karşılaşmıyorum. Burada mesafe yok. O mesafe olmadığı için kent yaşamına adapte olamıyorum. İki ayda bir normal insan olduğumu hissetmek için Avrupa'ya gidiyorum.
"25-30 KİŞİLİK EKİBİN YAPACAĞI İŞİ TEK BAŞIMA YAPIYORUM"
Şimdi ne iş yapıyorsun?
Yaptığım işin tam olarak bir tanımı yok. Bildiğimiz mesleklere karşılık gelen bir iş yapmıyorum. İki tane müşterim var. Birisi Amerikan bir finans şirketi, diğeri de en bilinen holdinglerden bir tanesi. Bu ikisine sürekli olarak bir şeyler geliştiriyorum. Geliştirdiğim şeylerin bir iş tanımı yok. Her holdingde olan bir şey değil, aslında sıra dışı bir iş yapıyoruz. 25-30 kişilik bir ekibin yapacağı işi tek başıma yapıyorum ve bu kişilerin çok donanımlı ve koordine olmaları gerekli. İki müşterimde de doğrudan yönetim kurulu başkanıyla çalışıyorum, arada başka yöneticiler yok. Finans, psikoloji, sosyoloji... Birçok şeyi kapsayan bir iş...
Bunu Türkiye'de yapan bir tek sen mi varsın?
Evet. Gizemli bir iş gibi görünse de öyle değil, yalnızca her şirkette bulunan bir pozisyon olmadığı için kendisine ait bir tanımlaması ve kendisini niteleyen bir sözcüğü yok. Bu yüzden tanımlaması da güç...
Peki, nasıl yetişiyorsun tüm bunlara? Aynı zamanda Siyaset doktoran da devam ediyor. Az mı uyursun?
Bana zaman bile kalıyor. Normal insan gibi 7-8 saat uyuyorum. Neden olmasın ki insanlar ülke yönetiyorlar.
Zamanını nasıl yönetiyorsun? Bunun cevabı benim için ders olabilir.
Çok fazla şeyle uğraştığım için kısa dönem hafızam zayıfladı. Bu yüzden 30-40 tane küçük defterim var. Çalıştığım, düşündüğüm konuları onlara not alıyorum. 2-3 günde bir defterleri kontrol ederek devam ediyorum. Çok disiplinliyim, ama kendi içimde disiplini serbest bırakıyorum. %90 severek çalışıyorum. Bazı günler doktora için çalışıyorum bazı günler yazdığım makaleyle ilgili çalışıyorum.
"BEN DAHİYİM, FİLM İZLEYEREK VAKİT HARCAYAMAM"
Peki, film izler misin?
İki yıldır izliyorum. Ondan önce "Ben dahiyim, film izleyerek vakit harcayamam" diye bir düşüncem vardı. 2009'dan sonra "Ben hiç kimseyim, sıradan biriyim" dedikten sonra rahatladım.
Sıradan biri gibi hissetmeye ne zaman başladın?
Kuramsal bilgim çok birikmişti ve hayata karşı sorgulamalarım sürerken bir gün kendimle hesaplaştım. Paradigmayı yıktığın zaman her şey kolaylaşıyor.
"BİREYİN KORUNDUĞU BİR TOPLUMA SAHİP DEĞİLİZ"
Takıntıların var mı?
Mahrem alan benim takıntılı olduğum bir konu. İstanbul'da omzuma dokunulmadan, ayağıma basılmadan yürüyemiyorum. Bu yaşam kalitesini çok düşürüyor. İnsanlar dışarıda son derece saygısız ve görgü kurallarından yoksun. Avrupa’da uzun zaman geçirdim. Ekonomileri bizden çok daha kötü durumda olan Sırbistan, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan gibi ülkelerde kişilerin birbirilerine olan saygıları muazzam derecede iyi. Bireyin korunduğu bir topluma sahip değiliz.
"AYDINLARIN DIŞLANMASINI UYGUN BULMUYORUM"
Bugüne bakış açın nasıl peki? Bir dahi 21. yüzyıl hakkında ne düşünür merak ediyorum.
Entelektüel postmodernizmi yani edebiyat eleştirisi ve sanatsal bir biçim olarak ortaya çıkan yapısökümü çok beğeniyorum. Fakat postmodernizmin siyasi iz düşümü, entelektüel bir hareketten büyük bir antientelektüelizm çıkardı. Özellikle modernleşmesini tamamlayamamış Türkiye gibi ülkelerde postmodernizm, moderniteyle sorunu olan her siyasi düşünce için entelektüel koruma kalkanı oldu. Bugün Türkiye’nin kuruluş felsefesinde modernizmin ürettiği kurgu, onun her bakımdan tam bir karşıtı ile dengelenmeye çalışılıyor ve modernizmin kurulması aşamasında çatılan kurgu ile gerçekleştirilen zorlama, tam tersinden fakat benzer yöntemlerle yineleniyor. Bunun nedeni de, modernizm eleştirisi için yola çıkan liberaller ile muhafazakarların yarı yolda fikir ayrılığına düşmelerinden kaynaklanıyor. Modernizmi daha özgür bir bireyin gerçekleşebilmesi için eleştiren liberal kanadın, muhafazakarlarla girdiği koalisyondan, modernizmi daha dindar ve gelenekçi bir toplum baskısıyla bireyi denetlemek adına eleştiren muhafazakarlar tarafından etkisiz hale getirilmesi, Türkiye’deki postmodern hareketi özgürlükçü bir yön yerine, otoriter bir yapıya doğru sürüklüyor.
"DÜNYAYA BİR DAHA GELMEMEK İSTERDİM"
Bir daha dünyaya gelecek olsan ne olarak gelmek isterdin?
Bir daha gelmemek isterdim. Hayatın sınırlı olması ve bir gün ölecek olduğumu bilmek beni rahatlatıyor. Albert Camus de: "Hayat hiçbir anlam taşımadığı halde bize sürekli acı yaşatıyor. Sürdürebilir acılar ve sürdürülemez mutluluklar var. Böyle bir hayatta niye yaşamak ister insan ve buna rağmen neden intihar etmez?" diye sorguluyor. Ben de aslında böyle düşünüyorum. Bununla birlikte yaşadığım bugünkü kendi hayatımdan son derece memnunum.