10 işçinin öldüğü faciayla asansör gündemimize oturdu. Korku filmlerinde insanların en sık öldürüldüğü yerlerden biri de asansörler. Ancak bu yazının konusu ölüm değil, asansörde yaşam. Okuduktan sonra asansöre eskisi gibi binemeyeceksiniz!
Çok acı bir vesileyle, bir haftadır asansörler hakkında çok şey okudunuz. Ama bu yazıdakileri belki de hiç duymadınız... Bir an önce asansörle barışsanız iyi olur, zira o yeni toplu taşım aracımız. Ayrıca en ilginç iletişim ortamlarından biri. Dünyanın bütün büyük şehirlerinde bu küçük kabinde geçirilen süreler artıyor. Dolayısıyla, insanlara dair pek çok sırrı ele veriyor. Son yıllarda dünyanın en seçkin sosyologları, en ünlü nörologları, en meraklı gazetecileri asansörler hakkında acayip araştırmalar yapıyor... Asansör, mimaride devrimin kıvılcımı, şehirlerin yükselmesinin sebebi, toplumsal sarsıntıların kaynağı... Ve modern şehir hikâyelerinin de tam ortasındalar.
New York’ta, Tokyo’da veya İstanbul’da insanlar asansörlerde o kadar çok vakit geçirmeye başladı ki, bu istenmeyen samimiyeti, “yabani yakınlığı” bulabileceğiniz başka hiçbir yer yok. Bunu fark eden Alman gazeteci Andreas Bernard, geçen şubatta New York University Press’ten çıkan “Lifted: A Cultural History of the Elevator” (Asansörün Kültürel Tarihi) adlı çalışmasında asansörün insan hayatını nasıl değiştirdiğini keşfe girişti: “Birbirine yabancı insanlar, daracık bir alanda ve çoğu kez sıkış-tıkış... Asansör, bu haliyle modern şehrin felsefesine aslında pek uymuyor. Kentte kimliksizleşme, izole olma ve yalnızlık var; asansördeyse zorunlu temas ve yakınlık” diye anlatıyor Bernard. “Asansörler yarı kamu, yarı özel alan ve bu haliyle benzersiz bir yer.” O nedenle ilginç hallerimize tanıklık ediyorlar.