Fransa'yı sarsan tecavüz davasında Gisele Pelicot yaşadıklarını anlattı!
Fransa'da 10 yıl boyunca eşi tarafından uyuşturularak onlarca erkek tarafından tecavüze uğratıldığı ortaya çıkan Gisele Pelicot davası ülkenin hatta dünyanın gündemine oturdu. Gisele Pelicot, başından geçenleri kaleme aldığı kitabı çıkmadan önce New York Times'a konuştu. Fransa'da cinsel şiddet mağdurları, yargılama sırasında kimliklerinin korunması hakkına sahip, ancak Pelicot anonim kalma hakkından feragat ederek duruşmanın açık yapılmasına izin verdi ve bu kararı almasının 4 yıl sürdüğünü söyledi
Bu, tarihin en korkuç cinsel istismar vakalarından biri olarak kayıtlara geçti. Gisele Pelicot, dünyada en çok güvendiği kişi, eşi Dominique Pelicot tarafından defalarca uyuşturularak tecavüze uğradı.
İstismar 2011'de başladı, ancak Pelicot bunu 2020'ye kadar öğrenemedi. Dominique, Fransa'nın güneydoğusundaki evlerinin yakınındaki bir süpermarkette kadınların etek altını gizlice görüntülerken yakalandı. Polis tarafından gözaltına alınmasının ardından, eşinin en az 70 erkek tarafından cinsel saldırıya uğradığını gösteren ve Dominique'in kaydedip sakladığı video ve fotoğraflar ortaya çıkarıldı.
Dört yıl sonra Pelicot'un istismarcılarının yargılandığı dava başladı. Ve Pelicot, yarın satışa çıkacak kitabında bugüne kadar yaşadıklarını 2024'teki davayı neden kamuoyuna açık yürütmeyi ve anonim kalmaktan vazgeçmeyi seçtiğini kaleme aldı. Pelicot davası ve tercihi onu feminist bir simgeye dönüştürdü; Fransa genelinde kadınlar onun etrafında kenetlendi ve ülkenin rıza yasalarında değişiklik talep etti.
Pelicot, yaşadıklarını anlattığı kitabı çıkmadan önce bugüne kadar neler yaşadığını New York Times'a anlattı.
Bu, insanların sizi ilk kez kendi sözlerinizle duyacağı bir röportaj. Bunu kamusal bir şekilde konuşmak size nasıl hissettiriyor?
Bu kitabı yazarken faydalı olmasını istedim. Aynı zamanda içime dönmemi, hayatımın muhasebesini yapmamı ve enkazdan yeniden inşa etmeye çalışmamı sağladı. Dava sürecinin ayrıntılarını duyduğunuzda o kadına bakıp "Nasıl hala ayakta?" diye soruyorsunuz. Ben hala dimdik duran bir kadın olduğumu göstermek istedim.
Size neler yapıldığını bilmediğiniz dönemden söz ederek başlamak istiyorum. Fransa'nın güneydoğusundaki Mazan kasabasına emekli olarak yerleşmiştiniz. O dönemde nasıl bir insandınız?
60 yaşımı biraz geçmişken emekli oldum. Hayatım boyunca çalışmış, çocuklarımı büyütmüş, çok aktif bir yaşam sürmüştüm. Monsieur Pelicot ile mutlu bir emeklilik geçireceğimi düşünüyordum. Mazan’daki ev, tatillerde arkadaşlarımızı ve çocuklarımızı ağırlayabileceğimiz bir yerdi. Oraya hep "mutluluk evi" derdik. Les Baux-de-Provence’daki Mont Ventoux’ya yakındık. Ağustos böcekleri, zeytin ağaçları, güneş vardı. Bir de havuzumuz vardı. Torunlar eve gelir gelmez eşyalarını bırakıp suya atlardı. Onların büyüyüşünü izlemekten keyif alıyordum. Dolu dolu, mutlu bir hayat yaşıyordum. Elbette her çift gibi zor zamanlarımız oldu. Hayat her zaman dümdüz ilerlemez. Ama Monsieur Pelicot ile bir yaşama sevincimiz vardı. Tüm arkadaşlarımız ve ailemiz onu severdi. Yardıma her zaman hazır, sportif biriydi. Ben yalnızca nazik ve ilgili bir adam tanıyordum. İşte bu korkutucu.
Monsieur Pelicot ile 1971'de tanıştığını söyleyen Giselle, "Çok genç yaşta evlenmeye karar verdik. Babam karşı çıktı. Benim tek arzum kaçıp mutlu bir hayat kurmaktı. Nitekim öyle de oldu. İkimiz de bir aile kurmak istiyorduk. Aşk hikayelerinin iyi bitmediği söylenir; benimki 50 yıl sonra kötü bitti. Yine de o hayattaki güzel anılara tutunuyorum." dedi.
Bildiğimiz kadarıyla Monsieur Pelicot size yönelik istismara 2011'de başladı. Ancak 2013'te Mazan’a taşındığınızda durum hızlandı. Bu dönemde açıklanamayan hafıza kayıpları yaşamaya başladınız. Bu bilinç kayıplarını anlatır mısınız?
2011’deki ilk olayı hiç hatırlamıyorum. Daha sonra, hakimin karşısında, ilk tecavüzümün 23 Temmuz 2011'de gerçekleştiğini öğrendiğimde zihnime geri geldi. Gece uyanmıştım ve Monsieur Pelicot'da bir tuhaflık olduğunu fark etmiştim. Ona "Ne yapıyorsun? Beni rahat bırak" dediğimi hatırlıyorum. Sedasyon altındaydım, tekrar uyudum ve ertesi gün akşam 18.00 civarında uyandım. "Beni neden uyandırmadın?" diye sordum. "Yorgundun" dedi. Bu kadar uzun uyuyabilmiş olmam beni biraz şaşırtmıştı.
O olay zihnimin bir köşesinde kaldı. Üzerinde durmadım. Ama Eylül 2013'te aynı şey tekrar yaşandığında bunun tuhaf olduğunu düşündüm. Önceki geceyi hatırlamıyordum ve Monsieur Pelicot'a sordum. "Bana ilaç vermiyorsun değil mi?" Sanki o akşam ne yemek istediğini ya da yürüyüşe çıkıp çıkmayacağımızı sorar gibi sormuştum. Yani bilinçaltım soruyu soruyordu ama ben bunu şaka yapar gibi dile getiriyordum.
Bir anda ağlamaya başladı. "Bana ne söylediğinin farkında mısın? Beni neyle suçluyorsun?" dedi. Tepkisi beni tamamen altüst etti ve sonunda özür dileyen ben oldum. "Özür dilerim, böyle bir şeyi neden sordum bilmiyorum" dedim. O günden sonra bir daha konuyu açmadım. Bilinçaltım bir şeylerin ters olduğunu sezmişti ama ben onu gömdüm.
Artık çalışmıyordunuz. Çocuklarınız yakınınızda yaşamıyordu. Artan bilinç kayıpları nedeniyle araba kullanmıyordunuz ve bundan endişe ediyordunuz. Monsieur Pelicot sizi doktora götürüyor, böylece nasıl bir tedavi gördüğünüzü kontrol edebiliyordu. Bu dönemde size nasıl davranıyordu?
Ben her zaman bu adamın beni koruyacağını düşünmüştüm. Bu bilinç kayıpları başladığında elbette ona söyledim. "Bir doktora görünmem gerekiyor, çünkü ciddi bir şeyim olduğunu düşünüyorum" dedim. O ise, "Eminim hiçbir şeyin yok, çocukları boş yere endişelendireceksin" dedi.
Beni ilk kez nöroloğa götürdüğünde randevuyu o almıştı ve benimle gelmişti; çünkü teşhisten korkuyordum. Nöroloğun tavrını hiç unutmam. Önceki günü, film izlemeyi, dişlerimi fırçalamayı, yatmadan önce yaptığım sıradan şeyleri, hatırlayamadığım için çok endişeli olduğumu söyledim. Denge kontrolü için tek ayak üzerinde durmak gibi bazı klinik testler yaptı. Sonra yerine oturduğumda, "Sanırım küçük bir inme geçirdiniz. Bu hayatta bir kez olabilir. Endişelenmeyin, kesinlikle ciddi bir şey değil" dedi. Monsieur Pelicot ile birlikte çıktık. Arabada bana, "Gördün mü, sana söylemiştim, hiçbir şeyin yok" dedi.
Ama bilinç kayıpları devam etti. Başka bir nörologdan randevu aldım. Bu doktor çocuklarıma, “Hazırlıklı olmanız gerekecek, çünkü annenizde Alzheimer'ın erken belirtilerinin tamamı var gibi görünüyor" dedi. Sonuma hazırlanıyordum. Yaşamak için çok az zamanım kaldığını sanıyordum.
Şimdi gerçekte neler olduğunu öğrendiğiniz ana gelelim. 2020'de Monsieur Pelicot, yerel bir süpermarkette kadınların etek altını gizlice görüntülerken yakalandığını size söylüyor. Şok oldunuz mu?
Carpentras'taki süpermarkette ne yaptığını anlattığında inanmakta zorlandım; çünkü bana karşı hiçbir zaman sinsi bir davranışta bulunmamıştı. 50 yıl boyunca hiçbir şey görmemiştim. Kadınlar hakkında uygunsuz şakalar yapan ya da onlara yanlış davranan biri değildi.
Ona, "Sana ne oldu?" dedim. "Sen yoktun ve bir anlık dürtüye kapıldım" dedi. Daha önce hiç böyle bir şey yapmadığı için, "Sana yardım edeceğim ama yardım alman gerekiyor. Böyle devam edemezsin. O kadınlardan özür dilemelisin, çünkü telafi edilmeyi hak ediyorlar" dedim. "Şimdilik seni affediyorum ama uyarıyorum, bir dahası olmayacak. Olursa giderim" dedim. O da, "Merak etme, dersimi aldım. Bir daha yapmayacağım" dedi.
Ona inandım. Bugün bile bunun dehşeti içimi ürpertiyor. Gözlerimin içine bakarak bunu nasıl söyleyebildi? Gerçeği öğrendiğim günkü o son kahvaltı gibi. Hiçbir şey olmamış gibi kahvaltımızı yaptık.
Size gizlice görüntü çektiğini söylediği andan iki ay sonra o son kahvaltı gerçekleşti; çünkü polisin sizi karakola çağırması o kadar sürdü. İşte o gün size gerçekten neler olduğunu öğreniyorsunuz. Bunun son derece acı verici bir an olduğunu biliyorum ama o anı anlatabilir misiniz? Sizi oturttuklarında ne söylediler, ne gördünüz?
Carpentras'taki mağazada çektiği iki fotoğraf hakkında konuşacağımızı sanıyordum. Önce Monsieur Pelicot içeri alındı. Yaklaşık yarım saat sonra beni çağırdılar. Covid dönemiydi, maskeliydik. Biraz mesafeli oturuyorduk. Maskemi çıkarmamı istedi ve sorular sormaya başladı: adım, soyadım, anne babamın yaşı. Neden bu kadar çok soru sorulduğunu merak etmeye başladım.
Sorular giderek daha spesifik hale geldi: "Eşinizi tarif eder misiniz?" Elbette, dedim: iyi bir adam, ilgili, şefkatli. 50 yıldır birlikteyiz, bu olay dışında hiçbir sorun yaşamadım. Sonra sorgunun tonu değişti.
Masanın yanında bir dosya yığını vardı. "Madame Pelicot, şimdi söyleyeceklerim hoşunuza gitmeyecek" dedi. Kalbim hızla çarpmaya başladı. "Ne oluyor?" dedim. Dosyalardan birini açıp bir fotoğraf gösterdi. "Bu fotoğrafta kendinizi tanıyor musunuz?" dedi. Elbette tanımadım; çünkü tanımadığım bir adam benimle birlikteydi ve bana tecavüz ediyordu. "Bu adamı tanımıyorum" dedim. İçimden, Bu ben değilim, diye geçirdim. İkinci bir fotoğraf gösterdi, neredeyse aynıydı. "Bu sensin" dedi. "Hayır" dedim. "Bu sizin odanız, şu başucu lambaları sizin. Evinizde arama yaptık, bunlar size ait" dedi.
O anda zihnim kopuş yaşadı. Bana videolar göstermek istedi. "Hayır, artık yapamam" dedim. O da, "Eşiniz gözaltında, sizinle birlikte çıkmayacak. Çok sayıda kez tecavüze uğradığınızı bilmeniz gerekiyor. 53 kişiyi tutukladık" dedi; sonradan 20-30 kişinin daha yakalanmadığını öğrenecektim. Yaklaşık 200 kez tecavüze uğradığımı söyledi. "Bu mümkün değil" dedim. Konuşamayacak hale gelmiştim, bir bardak su istedim.
Orada bir psikolog vardı; her şeyi planlamışlardı. Ben sadece eve gitmek istiyordum; çünkü söylenenlerin mümkün olmadığına inanıyordum. Sanki başka bir dünyadaydım. Psikolog geldi, konuştu ama duymuyordum. Bir arkadaşımı aradım. Ama hala inanmıyordum. Kötü bir şaka gibiydi. İnkar değil; tam bir inanamama hali. Arkadaşım geldiğinde, salona oturup "Ne oldu?" diye sordu. "Dominique tutuklandı. Bana tecavüz ettiği ve başkalarına tecavüz ettirdiği için gözaltında" dedim. Sanırım "tecavüz" kelimesini ilk kez o zaman söyledim. Yaklaşık beş saat sürdü ama o kelimeyi o an telaffuz ettim.
50 yıl evli olduğunuz adam hakkında bir anda bunları öğrenmek akıl almaz. Bilinçsiz halinizi görmek nasıldı?
Yıkıcıydı. Sanki ameliyattan çıkmışım, tamamen anestezi altındayım. O erkeklerin bana yaptıklarını gördüğünüzde, bedenim nasıl hiçbir şey hissetmemiş olabilir? Demek ki gerçekten anesteziydi. Neyse ki hiçbir şey hatırlamıyorum; hatırlasaydım sanırım kendimi öldürürdüm. Buna dayanamazdım. Kendime bunun ben olmadığımı söyledim. Bendim ama değildim. Monsieur Pelicot beni kılık değiştirmiş gibiydi. Bir patates çuvalına benziyordum. Ruhum yoktu, hiçbir şeyim yoktu. O kadın ben değildim. Muhtemelen beni kurtaran da buydu.
Bu ifşadan sonra içinizde "bir utanç dalgasının kabardığını" yazıyorsunuz. Neden utanç hissettiniz?
Sanırım tüm mağdurlar bu utancı hisseder. Kendinizi kirli, aşağılanmış hissedersiniz. İnsani hiçbir yanı yoktur bunun. Saatlerce duşta kalıp üzerimdeki bu kiri, bu insanlıktan çıkarılmışlık hissini yıkamaya çalıştım.
Fransa'da cinsel şiddet mağdurları, yargılama sırasında kimliklerinin korunması hakkına sahiptir. Ancak siz anonim kalma hakkınızdan feragat ederek duruşmanın açık yapılmasına izin verdiniz. Bu olağanüstü cesur bir karardı. Bizi o karar sürecine götürür müsünüz? Bunun dünyanın görmesini istediğiniz bir şey olduğuna nasıl karar verdiniz?
Bu kararı vermem dört yıl sürdü. Kapalı bir duruşma istiyordum; kim olduğumun bilinmesini istemiyordum. Duruşma sadece saldırganlar ve avukatları arasında olsun istiyordum. Bir gün kızım bana, "Anne, onlara büyük bir iyilik yapıyorsun. Bir düşün" dedi. Dört yıl sürdü ama bir gün tek başıma yürüyüşe çıktığımda onun haklı olduğunu fark ettim. Bu utancı üzerimizde taşıdığımızda, yaraya tuz basmış oluruz; sanki iki kez cezalandırılmış gibi, çünkü acıyı kendimize tekrar tekrar yaşatırız. Bu utançla bireysel düzeyde mücadele etmek, onu kendim için reddetmek, aynı zamanda kolektif için de mücadele etmek demekti.
Doğru kararı verdiğimi 2 Eylül'de, 51 sanık ve 45 avukatın bulunduğu duruşma salonuna girdiğimde anladım. Gazeteciler salondaydı ama birazdan çıkmak zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Kimse olacakları beklemiyordu. Hakim, "Basın mensupları, bu kapalı bir duruşmadır, lütfen salonu terk edin" dediğinde avukatlarım ayağa kalktı ve "Sayın Hakim, müvekkilimiz kapalı duruşma hakkından feragat ediyor" dedi. O an savunma tarafının bana nasıl baktığını gördüm. Sanıklar da bakıyordu; meydan okuyan, gözlerinde bir şey olan bakışlarla. Bir mağdur için bu korkunçtur.
Kendime, "Dayan, sonuna kadar gideceksin" dedim. Dayandım ama bunun bedelini ödetmeye çalıştılar. Bana suç ortağı dediler, rıza göstermiş bir kadın olduğumu söylediler, beni şüpheli konumuna soktular. Mahkemeyi şu sözlerle ikna etmeye çalıştılar: "Buradaysa, olanlardan sorumludur. Müvekkillerimiz yaptıklarından suçlu değildir." Şunu temin ederim ki bir an bile sarsılmadım. Son ana kadar direndim. Bu cesaret ister. Güçlü olmanız gerekir.
Her gün o erkekleri mahkeme salonunda görmek nasıldı?
O salona ilk girdiğimde yüzlerini ilk kez gördüm, çünkü onları tanımıyordum. Onlarla hiç karşılaşmamıştım; çünkü ben "uyuyordum" demek istemiyorum, anestezi altındaydım, bilinçsizdim. 22 ile 70 yaş arasındaki yüzlerini gördüğümde, "Bu insanlar yatak odama girip bana tecavüz etti" diye düşünmek inanılmazdı.
Bunun tecavüz olmadığını söylüyorlardı. Onlara göre koca izin vermişti, "Girebilirsiniz" demişti. Tam olarak neyle yargılandıklarını biliyorlardı ama suçlarını inkar etmenin bir yolunu bulmuşlardı. Neredeyse kendilerini masum görüyorlardı.
Bakışlarına karşı durmak benim için zordu. Bir keresinde sanıklardan biri sürekli bana bakarak gözlerimi kaçırmaya zorlamak istedi. Ben de gözlerimi ondan ayırmadım; sonunda o gözlerini indirdi. Pes etmeyeceğimi anladı. Hepsi beni kırmaya çalıştı. Avukatları beni sarsmak, küçük düşürmek için sorular soruyordu. İşte o zaman sesimi yükseltmeye başladım, bu maskaralığa son vermek için.
Neyse ki elimde tüm bu kanıtlar vardı: fotoğraflar, videolar. Her seferinde onlara, "Pelicot'un rızasını aldınız mı?" diye soruldu. Çoğu bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. "Pelicot'a tecavüz ettiniz mi?" "Yok" dediler. Sonra videolar gösterildi. Monsieur Pelicot'un kendilerini zorladığını, ondan korktuklarını söylediler; ama videolarda onun şiddet uyguladığına dair hiçbir iz yoktu. Şiddet vardı, evet; ama uygulayan onlardı. Gerçek şiddet, hatta canavarlık.
Videoları gördükten sonra bile inkar etmeye devam ettiler. Eşleri de gelip ifade verdi: "Elbette yapmaz. Kocam, erkek arkadaşım asla böyle bir şey yapmaz." Roller ters olsaydı, ben de o kadınlardan biri olabilirdim. Hatta benim yaşlarımda bir anne vardı. 45 yaşındaki oğlundan "benim bebeğim" diye söz etti. Bana bakmadı bile. Bu da benim için şok edici ve inciticiydi; çünkü ben tanınmıyordum. Eğer oğlu bana tecavüz ettiyse, demek ki ben bunu istemiştim, demek istediği buydu.
Duruşmadan hemen önceye kadar videoları hiç izlememiştiniz. Bunu oturup izlemek akıl almaz bir şey. Ama dediğiniz gibi, o videolar olmasaydı bu erkeklerin yalan söylediğini kanıtlayamazdınız ve muhtemelen size inanılmazdı. Buna nasıl bakıyorsunuz?
Kapalı duruşma istemediğime karar verdiğimde avukatlarım, "Daha önce izlemeyi reddettin ama şimdi izlemek zorunda kalacaksın" dediler. Hazır hissetmiyordum. Çok zor olacağını düşündüm. Sonunda bir gün ofisime kapanıp videoları video konferans üzerinden izledim. "Hazır mısınız?" diye sordular. Böyle bir şeye asla hazır olamazsınız. "Kapalı duruşmayı reddettin, sonuna kadar gitmelisin" diye düşündüm.
İlk videoyu açtılar. Sanırım en zor olanlardan biriyle başladılar. İzlemek dayanılmazdı. Hepsini izlemedim; çok uzun sürerdi. Birçoğunu izledim. Her seferinde "İyi misiniz?" diye soruyorlardı. Dayanıyordum. Ringde darbe alan bir boksör gibi. Düşüyorsunuz, kalkıyorsunuz.
Bittiğinde yürüyüşe çıktım ve o zaman gözyaşlarım aktı. "Hayatımı paylaştığım adam, çocuklarımın babası, buna nasıl izin verdi?" diye düşündüm. Bunu biliyordu. Aklında ne vardı? Nasıl hiç merhamet hissetmedi?
Beni en çok sarsan şey, videolarda horladığımı duymamdı. O kadar ağır sedasyon altındaydım ki. İçimde hiçbir şey kalmamıştı.
Hepsi suçlu bulundu. Bu benim için bir zaferdi. Hafızası olan mağdurlar için bunun ne kadar zor olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Kanıt yetersizliğinden dosyanız kapatıldığında, yaşananları yeniden kurmak ne kadar güç…
Duruşma boyunca en çok dikkat çeken şeylerden biri de ne kadar sakin, ne kadar zarif olduğunuzdu. Kitapta "yenilmez olmak zorundaydım" diyorsunuz.
Hayatım boyunca çalıştım; zarif olmak ailemden gelen bir şey. Savunma avukatlarından biri "Sabahları nasıl bu kadar zarif olabiliyor?" diye sormuş. İnsanlar söyledikçe daha da özen gösterdim. Bu işkence görmüş bedeni ayakta tutmanın bir yoluydu. "Beni etkileyemeyeceksiniz" demekti. Sabah kalktığımda müzik açıp "Bugün ne giyeceğim?" diye soruyordum. Onları sinirlendirmek için.
"Fiziksel olarak yaşadıklarınızdan sonra bedeninizle ilişkiniz nasıl?
Kendimi iyileştirmeyi başardım. Yürüyüşe çıkıyorum, bisiklete biniyorum. Güzel bir adada yaşıyorum. Zihnimde ve bedenimde iyiyim. 73 yaşımla barışığım. Kolay değil; kırışıklıklar artıyor. Ama onlarla barışığım, çünkü annemin hiç sahip olamadığı bu kırışıklıklara sahip olacak kadar şanslıyım. Bu önemli. Gördüğünüz gibi, ondan bahsederken hala duygulanıyorum. Hayatta olduğum için şanslıyım.