Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Kadir Kaymakçı Çocuklara çocukluğunu yaşatmak korkutucu mu?

        Okulun bahçe duvarının üzerinden uçtuğum anı dün gibi hatırlıyorum! Dün dediysem 43 yıl uzaklıktaki bir dün bahsettiğim… Bahçe duvarının dibinde gökyüzüne doğru uzanan ağacın dalları teneffüslerde bizi sarıp sarmalayan, eğlendiren bir arkadaş gibiydi. Star Wars’un sinemada izlemiştik; Gökhan da ben de emindik, biz Jedi’ydık. O günlerde bizim bir karış boyumuzun yanında Çin Seddi gibi aşılmaz bir duvar olarak gördüğümüz hepi topu 2 metrelik bahçe duvarına nasıl tırmandığımızı hatırlamıyorum ama işte oradaydık… En sevdiğimiz ağacın en sevdiğimiz dalları birazcık uzunsak tutacak kadar yakın görünüyordu. Tıpkı bir Jedi gibi zihnimizi kilitleyip duvardan ağacın dalına atlamaya karar verdik. Saniyeler sonra Gökhan dalda sallanıp aşağı atladı ve bana “Hadi” dedi. İşte yukarıda yazının ilk cümlesinde bahsettiğim yerdeyim; duvarla dal arasındaki boşlukta… Dünyanın en kıza mesafesinde, dünyanın en uzun uçuşunun ardından ellerimin dala değdiğini hissediyorum. Daha bir önceki teneffüste ellerimizden tutup bizimle sallanan o dal bu sefer beni tutmaktan vazgeçiyor! 2 metrelik duvardan yere çakılıyorum. Çakılır çakılmaz da ayağa fırlıyorum: “Bir şeyim yok iyiyim, iyiyim!” Ağzımdan bu sözcükler dökülüyor ama beynim sol kolumda bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyor. Kolumu kımıldatamıyorum!

        İki yerden kırılmış dirseğimle eve gönderiyorlar beni. Annemi hatırlıyorum, “Bu kaçıncı” diyordu. Ve haklıydı duvardan ağaca, boş inşaatların birinci katından kuma atlamalar, buzda düşüp kafayı yarmalarla geçti çocukluğumuz. Tatillerde sabah evden çıkıp hava kararırken dönüyorduk. Kimse de nerede olduğumuzu sormuyordu… Sormalı mıydı? Bilmiyorum…

        Bir arkadaşım, geçenlerde, 17 yaşındaki oğlunu hala arabayla okuldan aldığını anlatırken hatırladım 45 yıldır sol kolumda benimle birlikte gezen kırığı!

        “Biraz fazla değil mi 17 yaşındaki çocuğu hala okul çıkışı arabayla almak, kendisi gelemiyor mu? Bırak yürüsün hayatın için de” dedim. “O işler öyle değil! Bizim zamanımızdaki gibi değil ortalık” dedi.

        YENİ TÜRKÜ’NÜN DEDİĞİ GİBİ: “BİZ BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA...”

        Akademisyenler, konunun uzmanları yıllardır ebeveynlerin çocuklarını daha korumacı bir şekilde yetiştirdiğini söylüyor. Sadece bizde değil dünyada da böyle bu! Okula gitmekten otobüse binmeyen, bir parkta kaydıraktan kayacakken ya da salıncakta sallanacakken bile çocuğun yanı başında bekliyor anneler-babalar! Çocuklar evlerde odalara hapsolmuş, bilgisayarda, telefonda oyunlar oynayarak, arkadaşlarıyla görüntülü konuşarak çocukluk yaşıyorlar... Mahallede, sokak aralarında oynadığımız oyunlar kaldı mı hala?

        Yeni kitabı ‘Yüksek Teknolojili Bir Dünyada Çocuk Yetiştirmenin 10 Kuralı’ kuşaklar arasında ‘çocuk’l değişimini inceleyen ABD’li psikolog Jean M. Twinge, 40 yıl önceki çocukluk ile bugünkü çocukluk arasındaki uçurum olduğunu söylüyor: “Eskiden 10 yaşındaki çocuklar mahallelerinde özgürce dolaşırken, günümüzde ebeveynler çocuklarının kendi başına hiçbir yere gitmesine izin vermiyor. Eskiden 13 yaşındaki çocuklar komşularının çocuklarına bakıcılık yaparken bugün 13 yaşındaki çocukların bakıcıya ihtiyacı olduğu düşünülüyor...”

        Yeni Türkü’nün “Biz büyüdük ve kirlendi dünya…” dediği Telli Telli şarkısı benim kolumu kırdığım yıl çıkmış. O günden bu güne biz de büyüdük ve dünya daha da kirlendi… Ailelerin çocukları üzerindeki korumacı tutumunu anlayabiliyorum ancak yine de çocukların biraz daha özgürlüğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

        GÜVENLİKÇİ, KORUMACI EBEVEYN KÜLTÜRÜNÜ DEĞİŞMESİ GEREK!

        Son yıllarda bazı bilim insanları özellikle 2000’li yıllarda yükselen bu korumacı, güvenlikçi ebeveyn kültürünün değişmesi gerektiğini söylüyor. Çocukluk çağındaki bağımsızlığın ve risk almanın önemine dikkat çekiyorlar. University Collage London’ yapılan bir araştırma, yalnız başına dolaşmasına izin verilen çocukların daha fazla süre oyun oynadığını, daha fazla enerji harcadığını ve ‘hareketsiz, evden çıkmadan vakit geçiren’ akranlarına göre daha zengin bir sosyal yaşamları olduğunu ortaya koymuş.

        Bristol Üniversitesi’nden araştırmacılar, yalnız başına dolaşma, oynama konularında daha geniş haklara sahip 10-11 yaşındaki çocukların, özellikle okul günlerinde, evde daha fazla zaman geçiren akranlarına göre daha aktif olduğunu söylüyor. Çocuklarda özgürlük azaldıkça, fiziksel durumda da bir düşüş görülüyor.

        2010 yılında, Avustralya'nın Sidney kentinde araştırmacılar, 12 yerel okulun oyun alanlarını araba lastikleri, sebze meyve kasaları ve ağırlıklı kutularla donatmışlar. Bu nesneler düşme, küçük yaralanmalar gibi konularda hafif tehlikeler yaratmış ancak aynı zamanda öğrencilerin hareket etmesini sağlamış; çocukların fiziksel aktivite seviyeleri yüzde 12 artmış.

        OKUL BAHÇESİNDEKİ OYUNLAR KİŞİLİĞİMİZİ ŞEKİLLENDİRİYOR

        British Columbia Üniversitesi'nde sağlık bilimcisi olan Mariana Brussoni yakında yayınlanacak bir çalışmasında, riskli senaryolara daha yatkın olan çocukların (yani, gerçek bir yaralanma olasılığı olan heyecan verici ve eğlenceli oyunlar) sanal gerçeklik yol geçme oyunu oynayan akranlarından daha iyi olduklarını bulmuş. Ne zaman geçecekleri konusunda daha hızlı kararlar verdiler ve daha az kaza atlatmışlar. Brussoni, okul bahçesinde düşük riskli oyun oynamanın, yaşamımız boyunca ciddi yaralanmalardan kaçınmak için gereken içgüdüleri ve sezgileri geliştirmeye yardımcı olabileceğini öne sürüyor.

        Çocuklarının ekran başından kalkmadığından, telefonu ellerinden düşürmediğinden yakınan tanıdıklarımın bir çoğu çocuklarına nefes alacak alan bırakmıyor. Her şeylerini kontrol altında tutuyorlar. Yeni Türkü’nün dediği gibi ‘büyüyoruz ve dünya kirleniyor’ belki haklıdırlar bu kadar korumacı olmakta... Bilemiyorum!

        Ama işte bilim insanlarının söyledikleri ortada… Okul bahçesinde oynadığımız oyunlar biraz da şekillendirmiş bizi! 43 yıl önce o duvardan o ağaca atladığımda dala tutunabilseydim belki de bugün bu yazıyı yazmıyordum, ne tuhaf...