Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Gündem Medya Medyatık-2

        SABAH MİLLİYET’İ ÖLÜMDE ATLATTI

        Ölen insanın hayatı hakkında değerlendirme yazıları (obituary) ekolünü ilk kez kim başlatacak diye bekliyordum. Bu işe en çok yakışan gazetenin Milliyet olduğunu düşünüyordum, çünkü Milliyet gerek okuyucu profili açısından, yazarlarının eskiliğiyle, genelde yıpranmışlığıyla ölüm kavramına en yakın duran gazeteydi. Ancak Sabah gazetesi bir sürpriz yaparak obituarty işini ilk önce başlattı. Gerçi ideolojik-siyasi kimlik değişimlerinden sonra özellikle ölüm kavramına yakışır durum alan Sabah hala daha geçmişten kalan ve bugünlerde silmek için verdikleri tüm çabaya rağmen öldüremedikleri imajın rantını yiyorlar. Dikkatli okumayanlar Sabah’ı hala daha dinamik genç bir gazete sanabiliyorlar bu sadece eskiden kalan bir yanılsama.

        Obituary yazma işi gayet ciddi bir iştir. Yazarının bilgili birikimli ve kültürlü olması gerekir. Edebi vurgulamaların gazetede en rahat yapılabileceği yer de orasıdır. Bunun altından kalkabilecek kaç gazeteci-yazar var etrafta ben tam bilmiyorum, anlayacağınız Sabah’ın işi oldukça zor. Üstelik yazıları gündelik ölüm ilanlarına bakarak kararlaştıracaklarmış. Benim bildiğim batı gazetelerinde obituary stoklu çalışılır. Yani ölmesi muhtemel olan insanlar hakkında yazının çatısı önceden çatılır son anda bir değişiklik yapılacaksa o son anda eklenir. Burada günlük haber yazılıyor gibi yazılan bu yazılarda bu yüzden bir düzeyin üstüne çıkılabilmesi bence mümkün değil. Üstelik yazılar sıradan ünlü olmayan isimler hakkında da yazılacakmış . Bu tavır Sabah’ın popülist vasatizmine uyuyor ama okuyucu sıradan insan hikayelerini neden heyecanla okusun ki, bunu da anlamak güç. Biliyorum, biliyorum her insan eşittir özellilkle ölüm karşısında daha da eşitiz ama ben ünlü bir ismin yaşarken neler yaptığını merak ederim... Batılı anlamda da obituary mahalle bakkalının ölümünden sonra değil ünlü bir yazar, sanatçı ve siyasetçi ardından yazılır.

        Popülizm mecburiyetlerini anlamakla birlikte olayı abartıp imajlarını daha da bozmasınlar diye yapıyorum bu uyarıyı.

        ENİS’İN GAZETESİNDE ÖZKÖK DAMGASI

        HÜRRİYET gazetesinin yayın yönetmeni Enis Berberoğlu, göreve geldiği günden beri Habertürk dışında gazetelerde çalışanların deyimiyle Amiral gemisi olarak bilinen Hürriyet kızağa çekilmiş bir gemi gibiydi. Anlaşılan yeni yayın yönetmenine gazeteyi çarpıcı olmaktan çıkarmak , dikkat çekmesini önlemek ve bir önceki yayın yönetmeninin yaptırdığı türden çarpıcı işlere son vermek görevi verilmiş olmalıydı. Bu kriterlere göre Enis Berberoğlu, görevini çok güzel yapıyordu, çok da başarılıydı. Ancak Ertuğrul Özkök döneminde belirli bir ivme, dinamizm kazanmış Hürriyet’te işlerin hep böyle gitmesi pek mümkün değildi. Türkiye’yi sarmaya başlayan avamlığın bu gazeteyi de avucuna alması aslında acı bir olaydı. Hürriyet’i sıradanlaştırma işini iyi yapsa da Enis akıllı bir gazeteciydi, girilen yolun tehlikelerini görüyordu. Ama kendini soktuğu kapandan kurtulması da kolay değildi.

        En sonunda çareyi etkilerini temizlemek ile görevlendirildiği Eruğrul Özkök modeline dönmekte buldu. Pazar günü Ayşe Arman yeni bir iş ile ortaya çıktı. Şişmanlaştırılmış Ayşe bir yazı dizisine başlıyordu. Bu Enis gibi çok ciddi bir gazetecinin aslında hiç hoş bakmayacağı, Ertuğrul Özkök’ün ise bayılacağı türde bir işti. Ama Enis de bunu sürmanşetten duyurmak zorunda kaldı, çünkü artık başka çare bence yoktu.

        Bununla da kalmadı ertesi gün Hürriyet ‘Barbara resti’ gibi tuhaf bir manşetle çıktı. Galiba Enis Berberoğlu bu işten hoşlanmış durumdaydı. Ciddi olaylara bile magazinsel , ‘hafif’ yorum getirmek ona da iyi gelmiş olmalıydı ki; wikileaks ile ilgili bir haber Barbara Stresiandi bağlamında onun seksi bir fotoğrafı ile veriliyordu. Bildiğim kadarıyla bu da Ertuğrul Özkök’ün seveceği bir manşetti. Anlayacağınız Enis Hürriyet’in kurtulmasını Ertuğrul Özkök formülüne sarılarak buluyordu.

        YAZAR KARŞILAŞTIRMASI

        Eğer iyi yazarlık kriteri olarak yazarın gündem oluşturma becerisini, tartışma yaratma gücünü, dinamizmini, modern kavramlara hakimiyetini, dünyadaki gelişmeleri izleme/anlama becerisini anlıyorsak, o zaman basında en dinamik yazar kadrosuna (Bu aşamada ilk gün yazımda yaptığım uyarıyı tekrar yapmalıyım, bu tür değerlendirmelerde Habertürk daima dışarda bırakılacaktır) bence TARAF gazetesi sahip…

        En kötü yazar kadrosuna ise SABAH sahip.

        Milliyet için üzülüyorum. Böyle kesin favori olacağı zannedilen bir konuda bile yerini Sabah’a kaptırması gerçekten çok acıklı.

        Sabah yazar ataleti açısından Milliyet Gazetesi’ni geçmeyi başararak zor bir işe imza atmış durumda.

        Geçmişinde iyi yazarlık sicili bulunan Engin Ardıç bir süredir işini ciddiye almıyormuş izlenimini veriyor. ‘Yazıp yolladım, benden iş çıktı’ havası seziyorum onda artık, orijinal fikirler üretmek için kendini zorlamıyor gibi geliyor bana.

        Hıncal Uluç ise geçmişinin rantını yemeye başladı gibi gözüküyor. Gazetenin imajı kendisiyle birlikte Hıncal Uluç’u da aşağıya çekiyor. O ne kadar çabalasa, modern görünümler vermeye çalışsa da Sabah’ın yükünü taşımaya takatı yetmeyecek.

        Diğer yazarlar içinde bir tek Sevilay Yükselir iyi yazarlık potansiyeli taşıyor. Özellikle kızgın olduğu zaman zevkle okunan metinler ortaya çıkarabiliyor. Geri kalan yazar kadrosu ise uyuyor gibiler, işlerini otomatiğe takmışlar, köşeleri boş çıkmıyor ama boş yazılarla dolu oluyor.

        Avam olanı yaşam ideali olarak seçmek için özel uğraş vermekte olan Hürriyet Gazetesi’nde Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan, Ertuğruk Özkök ve Kanat Atkaya dışındakiler neden yazıyorlar buna cevap vermek güç. Hele aralarında bazıları var ki, yıllardır yazı yazıyorlar tek bir yazıları bile beğenilmemiş, yıllar içinde tek bir yazıları ile tartışılmamış. Nasıl utanmazlar böyle bir şeyden, nasıl devam ederler yine de her gün gazeteye yazı yollamaya bunu anlamak mümkün değil.

        Şöyle anlatayım meseleyi son derece başarısız bir yazarlık deneyimine sahip olan Enis Berberoğlu şu anda gazetesi için intihar etmekten vazgeçip yazarlığa dönseydi, o bile bunların hepsinden güzel yazabilirdi.

        BU DÜELLO İZLENİR

        İlk atışı Emin Çölaşan dün Sözcü Gazetesi’nde aptı. ‘Fehmi, ne işin vardı Suriye’de, kimin ajanı idin’ diyerek Fehmi Koru’yu ajan olmakla suçladı. Ben Fehmi Koru’nun buna ne cevap vereceğini merak ediyorum. Ama hayır, ajan olup olmadığını filan merak ettiğimden değil, böyle bir şeye ihtimal vermiyorum da, cevabın sertlik tonunun ne olacağı önemli. Zira bu ikisi sıkı kavga ederler, şu an ben kavgada yanda durup ‘vur, vur’ diye bağıran seyirci konumundayım ama uzun süredir bu kadar kanlı canlı olmaya namzet başka da bir gelişme olmamıştı, özlemişim.

        Sadece bu nedenle Sözcü Gazetesi iyi ki de var.

        Var da nasıl var bunu anlamaya da zorlanıyorum. Hemen her gazetede gazetecilerin ne yapsak da iktidarı kızdırmasak diye yaşadıkları bir ortamda onların bu korkusuzlukları nereden geliyor acaba? İnsanın aklına bazı komplo teorileri de geliyor. Acaba Sözcü yurtdışından gelebilecek ‘Türkiye’de basın özgürlüğü yok’ eleştirisine karşı mı yedekte tutuluyor, bu eleştiri geldiğinde ‘Siz bir de şu gazetenin dediklerine bakar mısınız’ diyebilmek için mi yaşamasına izin veriliyor acaba? Ben soruyu sorayım da inşallah yanılıyorumdur diye de ummayı da sürdüreyim…

        Yazı Boyutu
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ
        Habertürk Anasayfa