Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Dünya İran'da çıkışsız kriz | Dış Haberler

        Bu krizin derinleşmesinde İranlı siyasetçilerin ve Dini Lider Ali Hamaney'in doğrudan sorumluluğu var. Dini Lider olarak, Velâyet-i Fakih'in vücut bulmuş hali olarak ve stratejik kararların nihai hakemi sıfatıyla, geri döndürülemez bir dizi tercih yaptı. Bu tercihler içeride ve dışarıda ülkeyi bugün zorluyor.

        SU YÖNETİMİ KRİZİNDEKİ ÇÖZÜMSÜZLÜK

        Ortadoğu’da gerçek güç iddiasındaki herhangi bir devlet için su yönetimi pazarlık konusu değildir. Akad İmparatorluğu, suyu yönetme ve tarımı sürdürme kapasitesini aşan uzun süreli bir kuraklık nedeniyle çökmüştü. İran İslam Cumhuriyeti de bu tarihsel mantığın istisnası değil; üç nedenle.

        REKLAM

        Birinci nokta, büyük ölçekli su yönetiminin devlet kapasitesi için bir stres testi oluşu. Kurak sistemlerde sulama, yeraltı suyu kontrolü ve kentsel tedarik; uzun planlama ufukları, istikrarlı kurumlar ve güvenilir/şeffaf veri gerektirir. Otorite parçalandığında ve teknik kararlar siyasi gösterilere tabi kılındığında, çevresel baskı dağılmak yerine katlanır. Bugün İran bu noktaya ulaştı. Yıllara yayılan parçalı yönetişim, siyasallaştırılmış baraj inşaatları ve opak veri uygulamaları, kıtlığı yönetme kapasitesini aşındırdı.

        Kasım 2025’te uzun bir kuraklığın Tahran çevresinde kısıtlamalara yol açması ve acil durum planlarını tetiklemesinin ardından yetkililer Urmiye Gölü yakınlarında bulut tohumlama operasyonlarına yöneldi. Bu karar, muhtemel hidrolojik etkisi (en iyi ihtimalle sınırlı) nedeniyle değil, neyi ifşa ettiği nedeniyle anlamlıydı: Kriz yönetimi, yapısal düzeltmenin yerine geçen sembolik ve kısa vadeli müdahalelere indirgenmişti. Ancak bunun yapısal bir çözüm olmadığını görmezden geldiler.

        İkinci nokta, su yönetiminin gıda güvenliğini; gıda güvenliğinin de ekonomik ve siyasi istikrarı sınırlandırması. İran’da yeraltı suyu tükenişi — ülke genelinde yılda tahmini 5 milyar metreküp kayıp; Tahran bölgesinde yıllık geri dönülmez 101 milyon m³ — kırsal gelirleri düşürdü, gıda ithalatına bağımlılığı artırdı ve yaptırımlar altında devletin kontrol etmekte zorlandığı enflasyonist baskıları besledi. 2025 sonlarında gıda fiyatları yaklaşık %64 arttı. Tarım, İran’ın suyunun %90’ından fazlasını tüketirken GSYH’ye yalnızca yaklaşık %12 katkı sağlıyor; bu da rezervuarlar tarihsel dip seviyelere inerken israfı ve kırılganlığı büyütüyor. Örneğin 2025 başında Tahran’ın beş ana barajının %13 dolulukta olması, su krizinin makroekonomik kırılganlığa nasıl taşındığını çarpıcı biçimde gösterdi.

        REKLAM

        Üçüncü nokta ise su krizinin sosyolojik ve mekânsal düzeni dönüştürmesi. Hidrolik başarısızlık, mekânsal kontrolü ve uzun vadeli stratejik derinliği yeniden şekillendirir. Kalıcı su kıtlığı iç göçü hızlandırır, çevre bölgeleri boşaltır ve nüfusu zaten aşırı yük altındaki kent merkezlerinde yoğunlaştırır. Zamanla bu, yerleşim desenlerini devletin alanı eşit biçimde yönetme kapasitesini zayıflatacak şekilde çarpıtır.

        İran bu gerçeği dolaylı biçimde kabul etmeye başladı. 2025 sonlarına gelindiğinde Tahran’daki su kıtlığı, zemin çökmesi ve sürdürülemez tüketim; Cumhurbaşkanı’nı başkentin taşınması ihtimalini kamuoyu önünde dile getirecek ölçüde büyümüştü. Gerekçe ekonomik ve çevresel terimlerle sunuldu; ancak stratejik anlamı açıktı: Kaynak tükenişi nedeniyle siyasi merkezini terk etmeyi düşünen bir devlet, mevcut kurumsal kısıtlar altında toprak düzeninin yönetilemez hale geldiğini kabul ediyor demektir. Bu, ülkedeki sosyo-politik süreci doğrudan etkileyen bir tablo.

        Üstelik su politikasındaki baskı başkentin ötesinde de görünür. Huzistan, İsfahan ve Sistan-Beluçistan gibi eyaletlerde kronik su stresi, rejimin otoritesini ülke geneline eşit biçimde yansıtma kapasitesini aşındırıyor; iç göçü hızlandırırken İran’ın stratejik derinliğini dayandırdığı sınır bölgelerinde kontrolü zayıflatıyor.

        REKLAM

        Bu, ciddi bir stratejik hataya işaret ediyor. Dini Lider Hamaney, su krizini temel bir yönetişim sorunu olarak görmedi. Sorunu stratejik bir öncelik haline getirmedi, kurumsal düzeltici eylemleri zorlamadı ve kötü yönetimden sorumlu kurumları hesap vermeye zorlamadı. Kıtlıklar derinleşirken üst düzey yetkililer durumu yanlış okudu; yerel ihmalden kaynaklanan sorunları yabancı komplolara bağlayan komplo teorileriyle meşgul olmalarına izin verildi. Bu süreçte rejim ve devlet yanlısı medya ile yetkililer defalarca Türkiye, BAE ve Suudi Arabistan gibi komşuları yağmur bulutlarını “saptırmak” ya da “çalmakla” suçladı; bazıları ABD ve İsrail’in İran’ın bulutlarını manipüle ettiğini iddia etti. Krizi berrak biçimde görmeyi ve buna göre hareket etmeyi reddetmek, teknik başarısızlığın siyasi felce metastaz yapmasına izin verdi.

        VEKİL GÜÇLERİ GERÇEK GÜÇ DENGESİ YERİNE KOYMAK

        Dini Lider Hamaney ve rejim yetkilileri, İran’ın vekil ağını koşullu değil kalıcı bir varlık olarak ele aldı; bunu güç dengesinin “kabul gören” bir parçası saydı. Hizbullah, Irak’taki Haşti Şabi gibi milisler, Yemen’de Husiler ve diğer müttefik güçler; Tahran’dan stratejik bir yeniden ayarlama gerektirmeksizin süresiz baskı absorbe edebilecek dayanıklı uzantılar gibi varsayıldı. Bu yaklaşım, yıpranma ve muharebe uyumunun etkinliği istikrarlı biçimde aşındırdığını görmezden geldi. 2024–2025 İsrail–Hizbullah çatışmasında Hizbullah’ın tahminen 4 bin savaşçı kaybı vermesi, lideri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi ve güney Lübnan’daki cephanelik ile altyapısının büyük ölçüde imhası bu aşınmayı somutlaştırdı.

        REKLAM

        Rejim, vekillerin içeride yönetişim maliyetleri yarattığını da yeterince görmedi. Dış aktörleri ayakta tutmaya yönlendirilen kaynaklar, özellikle yoğunlaşan yaptırımlar altında iç yatırımların aleyhine kullanıldı; bu da enflasyona, riyalin dolar karşısında 1.000.000’un üzerine değer kaybına ve orta sınıfın keskin biçimde daralmasına katkı sundu.

        Daha da önemlisi, getiriler azaldıkça ve Esad rejiminin çöküşü kilit ikmal hatlarını kestiğinde İran bölgesel stratejisini yeniden değerlendirmedi; aksine yoğunlaştırdı. Ruhani-güvenlik sistemi, stratejik düzeltmeye yapısal olarak kapalıdır; çünkü varlık nedeni devrimci ortodoksiyi muhafaza etmektir. Bu ortodoksi içeride Anayasa Koruyucular Konseyi’nin eleme mekanizmasıyla, dışarıda ise ideolojik canlılığın kanıtı olarak vekâlet savaşlarıyla dayatılır. Geri çekilme ideolojik başarısızlık anlamına geleceğinden, ayarlama imkânsızlaştı. Sonuç kurumsal kilitlenme oldu: İran, kaldıracı erirken bile giderek daha maliyetli bir bölgesel duruşa bağlandı.

        Bu dinamik sadece aşırı yayılmayı değil, İran’ın vekil ağının içinde daha derin bir güvenilirlik krizini de üretti. Hizbullah uzun süreli baskı altına girdiğinde ve Tahran kararlı biçimde müdahale edemediğinde, İran’ın bölgesel stratejisinin temelini oluşturan caydırıcılık mantığı zedelendi. Bir zamanlar İran’ın tırmandırma isteği ve kapasitesine güvenen vekiller, bu sınırlarla yüzleşmek zorunda kaldı; devrimci iddia ile operasyonel gerçeklik arasındaki uçurum açığa çıktı.

        REKLAM

        İSRAİL'İN ASKERİ KAPASİTESİNİ YANLIŞ OKUMAK

        Dini Lider Hamaney ve rejim yöneticileri, İsrail ordusunun öğrenme eğrisini ve operasyonel sofistikasyonunu sistematik biçimde küçümsüyor; kendisini yenilemekte zorlanmasına rağmen bu alışkanlığını sürdürüyor.

        İsrail harekâtları; hassas hedefleme, istihbarat füzyonu ve tırmanma kontrolü sergileyerek İran’ın “hayatta kalabilirlik” ve “tepki eşikleri” varsayımlarına doğrudan çökertme eğilimine yöneldi. Haziran 2025 saldırılarında Hüseyin Selami ve Muhammed Bakıri gibi üst düzey IRGC komutanlarının ve nükleer bilim insanlarının hedefli suikastları; 200’ün üzerinde uçakla 100’den fazla hedefin vurulması ve asgari kayıpla İran hava sahasında hava üstünlüğünün tesis edilmesi, İran yönetimine bu kapasiteyi gösterdi.

        Buna rağmen doktrini güncellemek yerine İran liderliği sonuçları geçici ya da abartılı diye geçiştirdi; kilit hava savunmalarının imhasını ve İran’ın misilleme füze salvolarının büyük bölümünün engellenmiş olmasını küçümsedi. Ampirik kanıtı içselleştirmeyi reddetmek, İran’ın güvenlik kurumlarını güncel olmayan tehdit modelleriyle çalışır halde bıraktı; orantılı ya da inandırıcı yanıt verme kabiliyetini felce uğrattı.

        REKLAM

        Bu noktada İran rejim yöneticilerinin muhakemesi iki başarısızlıktan biriyle çarpıtılmış görünüyor: Ya kendisine ulaşan bilgi ideolojik anlatıları korumak için filtreleniyor ve operasyonel gerçekliği yansıtmıyor; ya da karar alıcı zihin cihat ve şehadet teolojisinin esiri. Her iki durumda da sonuç, işlevsiz bir sistem ve patolojik bir karar alma süreci.

        TRUMP'I YANLIŞ OKUMALARI VE "TEREDDÜTTEN FAYDALANMA" ALIŞKANLIĞI

        İran genelinde protestolar artarken bugünkü anı önceki krizlerden ayıran şey, yalnızca huzursuzluğun ölçeği değil; kullanılabilir çıkışların yokluğu. Geçmişte rejim baskı, dış arabuluculuk, bölgesel tırmanma ya da ekonomik rahatlama yoluyla ayar yapabiliyordu. Bu seçeneklerin çoğu artık ya kapalı ya da ters etki yaratıyor.

        Bu çerçevede Hamaney’in belirleyici başarısızlığı, yalnızca yanlış hesap değil; öğrenmeyi reddetmesidir. Baskıyı, önceki ABD yönetimleri altında oluşmuş varsayımlarla okumayı sürdürüyor; Donald Trump döneminde uygulamanın nasıl değiştiğini küçümsüyor.

        Rejim onlarca yıl, tereddütten faydalanarak ve kısıtların geçmesini bekleyerek ayakta kaldı; baskının aralıklı, pazarlığa açık ve geri çevrilebilir olduğunu varsaydı. Bu varsayım hem bölgesel duruşunu hem de iç kontrolünü şekillendirdi. Ancak bu mantık çöktü: Kırmızı çizgiler uygulanıyor, yaptırımlar sürdürülüyor ve caydırıcılık artık retorikten ziyade eylemle işliyor. Buna rağmen Hamaney bu dönüşümü yapısal değil geçici okuyor. Sonuçta her meydan okuma baskıyı dağıtmak yerine yoğunlaştırıyor; güç kullanabilen ama inancı yeniden üretemeyen, sadakati sürdüremeyen ve stratejik dengeyi geri kuramayan bir sistemi geride bırakıyor. Bu krizin böyle bir sistemi ayakta bırakması pek olası görünmüyor.

        REKLAM

        Bu yanlış okuma Trump döneminde üç biçimde belirginleşiyor. Birincisi, Hamaney Trump’ın müzakereye açıklığını maliyet dayatmaya isteksizlik olarak okuyor; oysa bu, yaptırım ve uygulamayla koşullanan bir kaldıraç. Özellikle Obama ve Biden dönemlerindeki ABD uzlaşmaları, Tahran’ı “görüşmelerin” baskının yerine geçeceğine şartlandırdı. Trump döneminde ise baskı, her türlü “görüşmenin” ön koşulu.

        İkinci olarak, taktik oynaklık stratejik geri çevrilebilirlikle karıştırıldı. Trump’ın düzensiz tarzı önemli bir gerçeği gizliyor: Kırmızı çizgileri dile getirdiğinde uygular.

        Üçüncü olarak, itidal tırmanma korkusu gibi okunuyor; oysa bu, uygulama yoluyla inşa edilmiş bir kredibilite. Bu, nükleer politika yaklaşımında en net biçimde görülüyor. Nükleer yayılmaya Trump’ın muhalefeti; yaptırımlar, uygulama ve zorlayıcı baskıyla desteklenen temel bir öncelik olarak değil, retorik bir pozisyon olarak küçümseniyor. Şubat 2025’te petrol ihracatını sıfıra indirmeyi hedefleyen “azami baskının” geri getirilmesi ve eşzamanlı müzakere sinyalleri, Tahran’da Batı kararlılığının bölünebilir olduğunun kanıtı sayıldı.

        Hamaney’in duruşu, Nicolás Maduro gibi liderlerin Trump’la alay edip uygulama sinyallerini küçümseyerek caydırıcı uyarıları performatif görme refleksini tekrar ediyor. Ancak bu meydan okumanın tasfiyeyle biten örnekleri de görüldü. Hamaney bugün aynı mantığı yansıtıyor: Sosyal medyada Trump’ı düşmüş bir hükümdar gibi resmediyor ve “sözlerin” sonuçları olduğunu kavrayamıyor.

        REKLAM

        DIŞ DESTEK KÖRLÜĞÜ: PUTİN VE Şİ'Yİ "SİGORTA" SANMAK

        Bu duruş daha derin bir körlüğü yansıtıyor: Dış desteğin sınırlarını fark edememek. Vladimir Putin, İsrail’in “Yükselen Aslan” Harekâtı sırasında İran’ı korumadı; iki basit nedenle. Rusya son dört yıldan bu yana Ortadoğu’da tırmanma üstünlüğüne sahip değil ve sonuçları kontrol edemediği yerlerde İsrail’le doğrudan çatışmadan kaçınıyor; ayrıca Suriye’de denge döndüğünde Beşar Esad’ın çöküşünü engelleyemeyerek, açık ortakları kurtarmak için bedel ödemeyeceğini zaten gösterdi.

        Çin lideri Şi Cinping ise daha da az müdahaleye meyilli. Çin uzun vadeli ekonomik erişimi, enerji güvenliğini ve nüfuz birikimini önceleyip baskı altındaki rejimleri kurtarmayı hedeflemez; ticaret akışlarını tehdit eden ya da ABD’yle çatışma daveti çıkaran angajmanlardan kaçınır. İran bir tedarikçi ve pazarlık fişidir; bir taahhüt değildir. İranlı yetkililer ise Putin ve Şi’nin retorik uyumunu stratejik sigorta sanıyor; ancak tablo bunu desteklemiyor.

        ÇİN'İ OYUNUN BİR PARÇASI GÖRMEK: BAĞIMLILIK VE İNDİRİM DÜZENİ

        Rejim ve Dini Lider Hamaney, yaptırımlar altında Çin’le hizalanmanın ne sağlayabileceğini abarttı; Pekin’in teşviklerini ve işleyiş modelini yanlış okudu. Çin’in Ortadoğu’daki angajmanı iki ana hedefle yönlenir: enerji güvenliği ve stratejik konumlanma. Pekin büyümeyi sürdürmek ve ABD’nin kontrol ettiği deniz yollarındaki kesintilere karşı korunmak için öngörülebilir, indirimli fiyatlarla uzun vadeli petrol-gaz erişimi ister. Bölge; limanlar, lojistik koridorlar, dijital altyapı ve diplomatik kaldıraç sunarak Çin’in ABD nüfuzunu doğrudan çatışmaya girmeden aşamalı biçimde zorlamasına imkân verir. İran bu çerçeveye uyuyor; ama amaç olarak değil, araç olarak.

        REKLAM

        Yaptırımlar altında Tahran, bağımlı bir tedarikçiye dönüşüyor. Çin 2025’te ihracatın neredeyse %90’ını, günde ortalama 1,5–1,8 milyon varil İran petrolünü emiyor; yaptırım riskini fiyatlamak için varil başına 5 ila 10 doların üzerinde sert indirimler dayatıyor. Ödemeler opak kanallar, takas düzenekleri ya da gecikmeli mahsuplaşma yoluyla yapılandırılıyor; bu, Çin’in maruziyetini asgariye indirirken İran’ı bağımlılığa kilitliyor. Böylece Pekin enerji akışlarını güvence altına alırken riskin tamamını Tahran’a yüklüyor.

        İran ve Çin arasındaki 2021 tarihli 25 yıllık iş birliği anlaşması da bu temelde işliyor: Pekin’e bağlayıcı taahhüt olmaksızın esneklik sağlıyor. Projeler seçici biçimde ilerliyor, sermaye temkini korunuyor, teknoloji transferleri hassas olmayan alanlarla sınırlı kalıyor. İran’ın balistik füze kabiliyetlerini sürdürmesine yardımcı olan önceki stratejik destek, ABD’nin bölgesel üstünlüğünü karmaşıklaştırarak Çin’in acil hedeflerine zaten ulaşmıştı. Bu noktadan sonra Pekin, ikincil yaptırımlara davetiye çıkarmamak ya da İran’ın iç istikrarsızlığıyla ilişkilendirilmemek için angajmandan kaçınıyor.

        Bu ilişki, İran’ın riski üstlendiği, Çin’in avantaj devşirdiği tek taraflı bir düzene benziyor. İzolasyon altında yıllarca ayakta kalmak, İran’ı dayanıklılığı özerklikle eşitlemeye şartlandırdı; izolasyonun bizzat ürettiği bağımlılıkları görmezden gelmesine yol açtı. Geç Soğuk Savaş’ta Afganistan’daki Necibullah yönetimi ya da Doğu Avrupa’daki bazı müttefik rejimler, dış desteği stratejik bağımsızlık sandı; maliyetler yükselince veya öncelikler değişince destek inceldi ve yapısal zayıflıklar açığa çıktı. İran açısından da tarihsel desen benzer uyarılar taşıyor.

        REKLAM

        REJİMİN YENİ KUŞAĞI YABANCILAŞTIRMASI: MEŞRUİYETTE KOPUŞ

        Rejim, İran içindeki kuşak kopuşunun derinliğini kavrayamadı. Genç İranlılar, yapısal olarak yabancılaşmış olmalarına rağmen ideolojik olarak “kazanılabilir” muamelesi görüyor. Oysa beklentileri küresel bağlantısallık ve bölgesel karşılaştırmalarla şekilleniyor. Nüfusun %40’ından fazlası 25 yaş altındayken genç işsizliği %20–23 bandında; genç kadınlarda %35’e kadar çıkıyor.

        Devrimci rejimlerde gençlik tali değil; meşruiyet ve yenilenme iddiasının çekirdeğidir. İran İslam Cumhuriyeti’nin kendisi de gençlik seferberliğinin ürünüdür. 1979’da öğrenciler ve genç din adamları, İran Devrimi sırasında sokak örgütlenmesinin ve ideolojik yayılımın belkemiğini oluşturdu. 1980’lerde rejim bu enerjiyi Besic aracılığıyla kurumsallaştırdı; mahallelere, okullara ve farklı askerî birimlere devrimci sadakati yerleştirdi.

        Ancak bu model bugün iki nedenle çöküyor. Birinci olarak telkin artık inanca dönüşmüyor; çünkü yaşanan gerçeklik devrimci iddiaları sürekli olarak yanlışlıyor. Ekonomik dışlanma, toplumsal kısıtlar ve uzayan durgunluk, rejimin adalet ve ahlaki amaç iddialarını aşındırarak ideolojiyi bir varlıktan yapısal zayıflığa dönüştürdü. İkinci olarak rejim, rızanın yerine zorlayıcı uygulamaya daha fazla yaslandı; yaptırımlar bölgesel akranlar ufuklarını genişletirken iç ekonomik ufukları daralttığı için bu dinamiği şiddetlendirdi. Türkiye, BAE ve Suudi Arabistan’ın turizm, sermaye girişleri ve yatırımlarla çeşitlenmesiyle ortaya çıkan tezat, İran yönetişim modelini daha da gayrimeşru kıldı.

        REKLAM

        Dini lider Hamaney ve rejim, dış vekilleri büyütmeye büyük yatırım yaparken sistemi sürdürecek iç kuşağı ihmal etti. Devrimci enerjiyi dışarı ihraç etti; içeride besleyemedi. Vekiller, inanç, insan gücü ve meşruiyetin sürekli tedarikini gerektirir. Gençlik koptuğunda devrimci motor durur; İran’da tablo giderek buna benziyor.

        ZORLAMA İLE YÖNETİM ARASINDAKİ ÇÖKÜŞ: "GÜVENLİK DEVLETİ" BAHİSİ

        İran ve Dini Lider Hamaney, kaçak finans ve yaptırımları delme yöntemleriyle desteklenen zorlamanın yönetişimin yerini alabileceği varsayımıyla hareket etmeyi sürdürüyor. Güvenlik güçleri, siyasi değil ekonomik ve demografik sorunlara müdahale için seferber ediliyor. Bu takas işlemiyor; çünkü muhalefeti polisle bastırmak görünür huzursuzluğu azaltırken, huzursuzluğun kök nedenlerini yerinde bırakıyor.

        Sistem gücün süresiz sürdürülebileceğini varsayıyor; oysa bu açıkça mümkün değil. Yaptırım uygulaması sıkılaştıkça gölge bankacılık, kayıt dışı ticaret ve vekiller aracılığıyla sağlanan gelir akışları daralıyor ve ölçeklenmesi zorlaşıyor. İran petrol ihracatına karışan onlarca kuruluş ve gemiyi hedef alan ABD tedbirleri yasa dışı kanalları daha da kısıtladı. Sonuç, zorlayıcı aygıtın içinde bizzat gelir oynaklığı: Sadakat ideolojiye değil ücret ve korunmaya bağlı hale geliyor. Bu sırada 2025 bütçesi, artan mali baskılara rağmen askerî harcamayı yaklaşık %200 artırarak 12 milyar doların üzerine çıkardı. Sistem zorlamaya ne kadar yaslanırsa, yönetememe hali o kadar görünür oluyor; kontrol için tasarlanmış kurumlar, yerine getiremeyecekleri rollere doğru geriliyor.

        REKLAM

        MÜZAKERE MASASI: İKİ FARKLI FELSEFENİN ÇATIŞMASI

        İranlılar ile Amerikalılar arasında yürütülen mevcut müzakere turu, iki farklı felsefenin çatışmasını yansıtıyor.

        İran’ın müzakere felsefesi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin “Müzakere Gücü” adlı kitabında şekillendirdiği anlayışa dayanıyor: Diplomasi, devletin onurunu korumanın ve stratejik kaybı önlemenin bir aracı.

        ABD Başkanı Donald Trump’ın faydacı felsefesi ise sert ekonomik baskılar, ağır yaptırımlar, topyekûn savaş tehdidi ve abartılı bir söylem dili üzerinden, mümkün olan en düşük maliyetle siyasi kazanım elde etmeyi hedefliyor.

        ZAMANIN YÖNETİMİ ÜZERİNDEKİ FARKLILIK

        İran açısından Arakçi, zamanın en önemli güç unsurlarından biri olduğunu vurgular ve “Beklemekten korkmayan, şartlarını dayatır” der. Bu nedenle İranlı müzakereciler, karşı tarafı yıpratmaya ve ayrıntılara boğarak zaman kazanmaya dayalı bir strateji izler. Arakçi, İran ile P5+1 ülkeleri arasındaki 2015 müzakereleri sırasında anlaşmanın ilanına ramak kala Amerikalı diplomat Wendy Sherman’ın “Anlaşmayı kabul ediyor musunuz?” diye sorduğunu; kendisinin “Evet… ama” diye yanıt verdiğini aktarır. Bunun üzerine Sherman’ın gözyaşlarına boğulduğunu ve “Siz her zaman daha fazlasını istiyorsunuz” dediğini yazar.

        REKLAM

        ABD cephesinde Trump, kazançlı bir anlaşmayı hızla sonuçlandırmak isteyen “aceleci tüccar” mantığıyla hareket ediyor. Tom Barrack’ın ifadesiyle Trump dosyalardan çabuk sıkılıyor ve bir konudan diğerine hızla geçiyor. Ancak İranlı müzakerecinin karşı tarafı yıpratma konusundaki ustalığına rağmen, mevcut koşullarda oyalama taktiği Tahran için faydalı olmayabilir. Zira geçmiş deneyimde, mevcut ABD yönetimiyle yapılan müzakerelerde zaman uzadıkça Trump “sürenin dolduğu” gerekçesiyle, önceden belirlediği 60 günlük sürenin sonunda İran’a karşı savaş seçeneğine yönelmişti.

        ALGILAR SAVAŞI: "GERİ ÇEKİLMENİN MÜHENDİSLİĞİ"

        Diplomatik açıdan bakıldığında karmaşık bir algı yönetimi modeliyle karşı karşıyayız. ABD yönetimi askeri yığınak ve tehditler sonrasında İran’ın anlaşma yapmak zorunda kaldığı yönünde bir anlatı pazarlamaya çalışıyor. Buna karşılık İran, müzakere masasına oturmayı Haziran 2025 savaşında tesis edilen füze caydırıcılığı ve Mossad’ın içeride kurguladığı ayaklanma girişimlerinin başarısızlığı sonucunda ortaya çıkan bir “diplomatik eşitlik” olarak sunuyor.

        Gerçekte bu anlatılar, her iki tarafın da bir tür geri çekilmenin mühendisliğini izah etme çabası. Washington “ya topyekûn savaş ya da hiç” söyleminin zirvesinden geri adım attı. İran ise Arakçi’nin Ocak 2026’da açıkladığı gibi, ABD’nin tutumu nedeniyle müzakereleri tamamen reddetme ve boykot etme eşiğinden geri döndü.

        REKLAM

        Bu çerçevede Muskat müzakerelerine yol açan bölgesel denge, “irade dayatma” aşamasından “karşılıklı aczi yönetme” aşamasına geçildiğini gösteriyor. Amerikalılar rejim değiştirmenin zorluğunu ve savaşın bir gezinti olmadığını fark ederken; İran da savaş yerine tansiyonu düşürmenin ve müzakere masasına dönmenin en rasyonel seçenek olduğunu idrak etti.

        STRATEJİK KAYIP İKİLEMİ VE "GÜZERGÂHLAR SAVAŞI"

        Bugün diplomasi, bölgedeki güç dengelerindeki değişimi perdelemek için de kullanılıyor. ABD, nükleer dosya, füze programı ve bölgesel nüfuz başlıklarını birbirine bağlayarak rakibini diplomatik yolla “silahsızlandırmaya” çalışıyor. İran ise bunu, İsrail’in Haziran 2025 savaşında sahada elde edemediklerini masada koparmayı amaçlayan bir tuzak olarak görüyor; bu nedenle dosyaların ayrılmasını savunuyor ve yalnızca nükleer konu başlığında görüşmeye hazır olduğunu vurguluyor.

        Buradan her iki taraf için de “stratejik kayıp” ikilemi doğuyor. İran, füze kapasitesinden vazgeçmenin jeopolitik bir intihar olduğunu biliyor. Arakçi’nin tarif ettiği şekilde zamanın doğru kullanımı, ancak güçlü bir iç cepheyle ve temel stratejik kabullerden ödün vermeden nispi bir kazançla masadan kalkmakla anlam kazanabilir. Trump ise İran’dan esaslı tavizler almadan yaptırımları kaldırmanın ve eski anlaşmaya dönmenin hem iç politikada hem de İsrail nezdinde ağır eleştirilere yol açacağının farkında.

        Bu nedenle Muskat’taki mevcut müzakereler, bir “güzergâhlar savaşı” niteliği taşıyor. Zafer; sahadaki güç unsurlarını, çok katmanlı, karmaşık ve çıkarları farklı aktörlerin iç içe geçtiği bu müzakere sürecinde kimin daha iyi bir pazarlık kartına dönüştürebileceğiyle ölçülecek.

        ÖNERİLEN VİDEO

        Alanya'da dev dalgalar lokantayı vurdu, panik kamerada

         Antalya'nın Alanya ilçesinde dalgaların yükselmesiyle birlikte sahilde bulunan bir balık lokantasını su bastı. O anlar iş yerinin güvenlik kamerasına yansıdı. Görüntülerde içeride çalışan kominin dalgaların işletmeye doğru geldiğini gördükten sonra panik halinde kaçtığı anlar yer aldı.

        Yazı Boyutu
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ
        Habertürk Anasayfa