Huzurlarınızda 'Osmanlı'da Bir Vampir'
Senarist-yazar Mehmet Bilal yeni bir fantastik romanla okur karşısında. Kitabının kahramanı Béla, Macar asıllı bir anarşist ruh. Aynı zamanda vampir. Üstelik upuzun hayatının bir bölümünü Osmanlı'da geçirmiş
HT PAZAR / Gülenay BÖREKÇİ
Mehmet Bilal; “Üçüncü Tekil Şahıs”, “Adresinde Bulunamadı” ve “Üvey” gibi kitaplarıyla tanıdığımız bir romancı. Aynı zamanda “Aliye” ve “Binbir Gece” gibi her biri daha ilk bölümde fenomen olan televizyon dizilerinin senaristi. Daha doğrusu senaryo ekibinin içinde görev alan yazarlardan biri... Mehmet Bilal şimdi heyecan verici bir kitapla yeniden okur karşısında. Nar Kitap’tan çıkan “Béla: Osmanlı’da Bir Vampir” cesur ve tutkulu bir proje. Üstelik Mehmet Bilal’in sohbetimiz sırasında bana müjdelediği bir fantastik roman dizisinin de ilki... Onunla Osmanlı’da vampir olmakla kalmayıp Osmanlı’da bir nevi rock star da olan kahramanı Béla’yı ve romanını konuştuk.
İlk sorum: Vampirleri neden çekici buluruz, bize neyi vaat eder veya hatırlatırlar?
Yaşayan birer ölü olmaları yeterince baştan çıkarıcı galiba. Yani içinde barındırdığı çelişki. Ölümsüzlük vaadi, sonsuz gençlik imkânı, meydan okuyan bir güce sahip olma ihtimali, elbette bütün bunların getirdiği bir küstahlık... Biraz da sunduğu estetik olabilir. Filmlerde ve kitaplarda vampirler hep biraz soylu, zarif ve gizemli, günümüz tabiriyle “cool” varlıklar. Özenle seçtikleri kurbanlarından kan içme biçimleriyse neredeyse erotik bir birleşme gibi... Nereden bakarsanız, çok kışkırtıcılar.
Açıkçası mutlu bir vampir hikâyesi duymadım hiç. Sizin kahramanınız Béla da kederli, melankolik bir ruh...
Aynı zamanda muzip, şaşkın ve eğlenceli de... Ölümlü hayatında gerçek dünyayla bağını asgari ölçüde bile kuramamış, ailesiz, yurtsuz yuvasız, insanlara ilişmeden, kimseyi de kendine yaklaştırmadan, neredeyse bir yabankedisi gibi yaşayıp giden genç bir adam. Seçerek veya mahkûm olarak sürdürdüğü bu yalnızlıkta doğal olarak bir hüzün halesiyle yaşıyor. Vampir olduktan sonra her şey değişiyor. Önceki hayatında özlemini duymasını beklediğimiz her şeyi arzulamaya başlıyor, arıyor, buluyor... Tersten gidiyor yani. Önceki hayatı vampirliğe daha uygunken, o aksine insanı ve insan kalabalığını şimdi istiyor, renkleri, çeşitliliği, karmaşayı özlüyor, hiç bilmediği bir duygunun yani aşkın peşinden koşuyor.
VAMPİR DE ASLINDA BİR ‘ÖTEKİ’
Kahramanınız sadece vampir değil aynı zamanda anarşist bir ruh, bir nevi “rock star”. Köçek olarak sahneye çıkıp yürekleri sarsıyor. Ayrıca bir firari yeniçeriye âşık oluyor. Onun hikâyesini yazmaya nasıl karar verdiniz?
Vampir sinemasını da vampir edebiyatını da hep sevdim. Önceleri saklı tuttuğum bir zevkti bu. Yıllar sonra baktım yalnız değilmişim. Çok sayıda vampirsever varmış etrafımda. Tabii Batı’da âlâsı yapılmış bu türde bir ürün vermemin doyurucu bir nedeni olmalıydı. Fakat ilham benim uzaklarda aradığım bir şey değildir... Nasıl bir vampir görmek istediğimi düşündüm önce. Yalnızlığa, tek başınalığa, üveyliğe, öteki olmaya kafayı takmış biriyim sonuçta. Vampir de benim için tam anlamıyla bir öteki...
Bütün vampir hikâyeleri gibi bu da özünde bir aşk romanı. Bir vampir için âşık olmak neden cehennem gibidir? Ve Béla’nın cehennemi neresidir?
Aşk insanı zaten yaşayan bir ölüye çevirmez mi? Kan içse de içmese de kanı içilmiştir bir âşığın, sırf bu yönüyle bile aşkı vampirliğe çok yakıştırdım. Cennetini de cehennemini de birarada yaşayan, olağanüstü tarihi bir dokunun içinde süzülen bir karakter oldu Béla... Ölümlü hayatında aşkı hiç tatmamış, kitaplardan okumamış, filmlerde görmemiş. Vampirlik kadar aşk karşısında da acemi. Bu yetersizlik, bu şaşkınlık hali, aşkı kalbinde belli belirsiz keşfetmesi, korkuyla yıkanmış 1800’ler İstanbul’unun kanlı yıllarında aşkını araması fikri bana bu kitabı çok büyük bir zevk ve heyecanla yazdırdı.
‘HER DÖNEMDE HER MEVSİMİN ADAMLARI VAR’
Günümüze göndermeler çok var kitapta. İstanbul’un, Osmanlı’da da bugün de bir insan deryası olan gece hayatı mesela... Geceler, gündüzleri sosyal hayata karışması mümkün olmayan, “bütün yeteneklerine rağmen insanlarla baş edemeyen” aykırı bir ruhun var olabileceği tek zaman dilimi belki... Karşılaştırır mısınız?
Dedim ya kahramanım bu dünyayla barışamayan biri. Vampir olduktan sonra yaşama alanı iyice kısıtlanıyor. İstanbul’un gece yaşayan mekânlarına, meyhanelere dalıyor, yani her gece hem kendini hem de şehri fethetmeye çıkıyor.
Politik bir karşılaştırma yapılabilir mi? Zorbalar, baskınlar, isyancılar, boyun eğmeye hazır olanlar, işbirlikçiler... Bugün de varlıklarını sürdürüyor hepsi. Her dönemde her mevsimin adamları var. Biraz tarih, biraz insan, toplum, psikoloji bilgisiyle bile bunu görmek mümkün. Onlar vampirler kadar ölümsüz, çünkü hep varlar. O zaman şöyle bir soru da çıkıyor kitaptan, hangimiz daha vampiriz? Kahramanım Béla bugünden bakarak anlatıyor tanık olduklarını, bazı şeylerin hiç değişmediğini, insanların ne kadar kolay unutabildiklerini, değerlerinden nasıl kolayca vazgeçtiklerini görüyor. Yeniçeri katliamını anlatırken mesela, bir savaşın ille ezenler ve ezilenlerden oluşmadığını anlayıp seyredenlerin, alkış tutanların, unutanların varlığına işaret ediyor.
Osmanlı’da vampirlere ‘obur’ denirmiş
Osmanlı’da Bir Vampir, adını ilk duyduğumuzda çok çarpıcı geliyor. Öte yandan Eflak Beyi Kazıklı Voyvoda’yı (Drakula) düşününce esas Osmanlı döneminde vampirlerin olmamasını tuhaf bulmamız gerektiğini fark ediyoruz. Bu konuda neler biliyorsunuz?
Vampir söylencesi Osmanlı’da da var. Vampir yerine “obur” deniyor mesela. Mezarlarda yattıkları, geclleri çıkıp insanlara musallat oldukları, kılıç veya kurşun işlemediği, ancak gündüz mezardan çıkarılıp kafaları uçurulunca, göğüsleri ne tahta kazık çakılınca öldürülebildikleri bilgisi var. Yine de çok rağbet gören bir söylence değil vampirlik. Rusya’ya, Balkanlar’a yakıştırılıyor daha çok. Ben de kahramanımın serüvenini Romanya’dan başlattım ama vampir olarak gözlerini İstanbul’da açtırdım. Hem efsanenin kökeniyle bir bağ kurdum böylece hem de bizim topraklardaki başlangıç tarihine hatırı sayılır bir öneri sunmuş oldum.
Tarihten beslenen bir romanın kahramanının yazara büyük imkânlar sunduğu bir gerçek. Ayrıca Reşad Ekrem Koçu’dan da epeyce beslendiğinizi tahmin ediyorum. Reşad Ekrem Koçu’nun kitaplarını okumuştum zaten. Romanımı yazarken bu muhteşem külliyata tekrar başvurdum. Bu kez başka türlü bir okumaydı tabii, bilgiyi cımbızla çeke çeke, dedektif gibi bir okuma... Minnetimi ve borcumu da adını anarak ödemeye çalıştım.
27’ler kulübünün bir üyesi
Béla tıpkı Jim Morrison, Jimi Hendrix, Kurt Cobain, Amy Winehouse ve diğerleri gibi 27’ler kulübünün bir üyesi aslında. Ama tersten... Çünkü 27 yaşında ölmüyor, bunun yerine bir vampir tarafından ısırılarak ölümsüzlük ve sonsuz gençlikle cezalandırılıyor. 27’de ne var? Evet, aynen 27’liler kulübünün bir üyesi ve söylediğiniz gibi tersten... 27 yaş laneti benim de canımı yakan bir şey, bu nedenle kahramanımın kalbini o yaşta durdurarak bu laneti kurcaladım. 27’de ne var, bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Ama benim kitaptaki yorumum şu oldu: “Belki kısa sürede o kadar uçtular, o kadar yükseldiler ki inişlerini görme ihtimaline bile tahammül edemediler...” Bir de bu şahane çocuklar bir anda ölüp gitmediler, tahammülsüzlüklerini çok belli ettiler, göçüp gidecekleri konusunda epey alarm verdiler. Bu hayatta canlarının yandığını, kendilerini koruyacak kadar uyanık olmadıklarını gösterdiler. Onlar isimleriyle, Béla ise bedeniyle ölümsüzleşti. Onlar unutulmazlıkla ödüllendirildiler, benim Béla’m yaşamakla cezalandırıldı, hayaletiyle ortada kaldı...