Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Gündem Politika Erdoğan’ın ABD gezisini ve Obama görüşmesinin kodlarını Doç. Dr. Füsun Türkmen’le konuştuk | Son dakika haberleri

        KUTLU ESENDEMİR / GAZETE HABERTÜRK

        Hem dünya hem Türkiye kamuoyu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisi ve Başkan Barack Obama ile yaptığı görüşmenin kodlarını çözmeye çalışıyor. Ortadoğu’nun kaynadığı ve Suriye’de yaşanan krizin gittikçe karmaşık hale geldiği bir dönemde yaşanan bu ziyaretin öne çıkan kavramı “model ortaklık” ve TürkiyeABD ilişkileri tarihinde de yeni bir eşik olarak nitelenebilir. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Füsun Türkmen, işte bu dönemde, geçen hafta “Kırılgan İttifaktan Model Ortaklığa, Türkiye Amerika İlişkileri” kitabına imza attı. Doç. Dr. Türkmen’le Erdoğan’ın ABD ziyaretinin detaylarını ve yaşanan gelişmeleri konuştuk.

        Başbakan’ın ABD gezisinin can alıcı ve operasyonel noktası, Kırmızı Oda’da sadece 6 kişinin katıldığı yemek miydi?

        Bu tarz dar katılımlı yemekler görülmemiş bir şey değil. Uluslararası muhatapların, önemli konuları karşılıklı üst düzey yetkilileri bir araya getirerek görüşmesi diplomatik bir doruk noktası görünümünü veriyor olabilir. Ama aslında son derece işlevsel ve birçok soruna aynı anda yoğun biçimde eğilmeyi sağlayan bir çalışma yemeği söz konusu.

        Bu yemeğe MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın katılması nasıl açıklanabilir?

        Türkiye’de MİT’in rol ve konumu Soğuk Savaş’ın bitiminden beri ve özellikle son yıllarda değişime uğramış görünüyor. Eskiden alıştığımız gizemli, biraz korkutucu, saydamlıktan uzak ve sadece “ajanlık”tan oluşan imaj giderek daha açık, şeffaf ve doğal olarak siyasi bir şekle dönüştü. İç ve dış politika sahnesinde MİT artık hükümet tarafından açıkça ve rahatça görevlendiriliyor ve bu kamuoyu ile paylaşılabiliyor.

        Gezinin sürprizi Türkiye tarafından zaman kaybı olarak görülen “Cenevre Konferansı” ve Başbakan’ın Suriye konusundaki yeni açıklamaları mı?

        Bunun bir sürpriz olduğunu düşünmek oldukça zor. Başbakan Erdoğan Amerikan yönetiminin tavrını gitmeden önce de biliyordu. Amaç farklı yaklaşımlara rağmen siyasi gerçekler ışığında bir uzlaşı noktası bulmaktı. Bu da daha kapsamlı ve Rusya’nın aktif biçimde müdahil edilmeye çalışılacağı 2. Cenevre Konferansı. Unutmamalıyız ki TürkAmerikan ilişkilerinin tarihi, bugüne kadar iki ülke arasında çıkan krizlerin çoğunun salt iki ülkeyi ilgilendiren meselelerden ziyade, bir şekilde üçüncü taraflarla -Kıbrıs, Irak,İran,Israil gibibağlantılı konulardan çıktığını göstermekte. Karşılıklı çıkarların, böyle bir krizin bu sefer de Suriye etrafında patlak vermesine engel oluşturması gerektiği taraflarca gayet iyi idrak edilmiş görünüyor. O bakımdan görüş değişikliğinden çok, sağduyu ve gerçekçilikten bahsetmek doğru olacaktır.

        Cenevre’den Suriye konusunda ABD ve Rusya’nın da beklentilerini karşılayan, hem de Türkiye’yi tatmin edecek nasıl bir çözüm çıkabilir?

        Arka planda 2 yıllık bir iç savaş ve sayısı 80 bin ile 100 bin arasında değişen ölü sayısı ile Suriye şu anda fiilen 3 kampa bölünmüş görünüyor. Birincisi hükümet-İran-Hizbullah yanlılarından; ikincisi Türkiye ve Irak’taki Kürt hareketleriyle bağlantılı olanlardan; üçüncüsü ise içinde kısmen El Kaide elemanlarını da içeren Sünni çoğunluktan oluşuyor. Son ikisinin on yıllardır Esad rejiminin baskısı altında olduğu biliniyor, dolayısıyla şiddet had safhada ve bu unsurların nasıl tekrar bir araya gelecekleri meçhul. I Konferans bunu çözer mi? Her şeyden önce bu 3 tarafın masaya gelmesi gerek. Bunun ötesinde Rusya’nın birinci grubu desteklediği, ABD’nin birinci grubun gitmesini istediği ama üçüncüdeki radikal elemanlardan korktuğu -ki bu Rusya için de geçerli-, Türkiye’nin gönlünün 3. gruptan yana olduğu lakin Arap Baharı’na genel yaklaşımı bağlamında radikal ve antidemokratik bir yönetim arzu etmeyeceği düşünüldüğünde çok bilinmeyenli bir denklem ortaya çıkıyor. Diğer yandan her gün kan akmaya devam ediyor ve bir insancıl müdahaleyi gerektiren tüm kriterlerin çoktan yerine gelmiş olduğunu görüyoruz. Ama bu ortamda ve özellikle Rusya Şam rejiminin arkasındaki desteğini çekmeye karar vermedikçe büyük bir gelişme olmaz. Dolayısıyla mucize olmadığı takdirde 2. Cenevre Konferansı siyasi bir sürünceme ve insani açıdan bir başarısızlıkla da sonuçlanabilir.

        Başbakan’ın Ramallah’ta El Fetih ile görüşecek olması sizin için nasıl okunur?

        Bu gelişme, ikili ilişkilerdeki olgunlaşmanın bir göstergesi. Başbakan Gazze ziyaretinden vazgeçmediği gibi, ABD yönetimi de sadece Hamas odaklı bir Filistin politikasının doğru algılanmayacağını programa Batı Şeria’nın da eklenmesini önererek ifade edebilmiştir. Böylelikle Türkiye Filistin’e karşı dengeli bir politika güttüğünü ispatlamış olacak, dolaylı olarak da İsrail ve ABD ile bu konuda sıkıntı yaşamayacaktır.

        ‘Suriye politikasında insani gerekçe resmen temel oldu’

        Türkiye’nin Suriye’de tek bir politikası mı vardı ve ABD gezisinde Başbakan’a başka yolların da olduğu mu ifade edildi?

        Realist açıdan bakıldığında çok eleştirilen Suriye politikası aslında Türk dış politikasının 3 büyük dönüm noktasını teşkil etmekte. Birincisi Soğuk Savaş sonrasında değişen konjonktürle birlikte Turgut Özal’ın liderliğinde blok endeksli diplomasinin yerini bölgesel inisiyatifli diplomasinin alması olmuştu. İkincisi Ahmet Davutoğlu’nun bu politikayı “stratejik derinlik” olarak kavramsallaştırmasıdır. Üçüncüsüyse Arap Baharı ve özellikle Suriye sorunsalı etrafında bugüne kadar geleneksel olarak reel politik çizgisinde olan Türk diplomasisinin “moralpolitik” yani değerler politikasını benimsemesi olmuştur. Nitekim bundan önce Türkiye hiçbir dönemde statükoculuğu elden bırakmamış ve türü ne ise rejimleri rejim karşıtlarına tercih etmiştir. Burada ilk defa insani gerekçe resmen politikanın temelini oluşturmuştur.

        Ya bu noktada yaşanan sorunlar?

        Suriye’de rejim karşıtlarının Sünni çoğunluktan olması bunun mezhep eksenli bir politika olarak algılanmasına neden olduğu gibi, coğrafi yakınlık hasebiyle Türkiye için ciddi riskler belirdi. Başta Reyhanlı olayı olmak üzere çeşitli taşeron örgütlerin Türkiye içersinde yoğunlaşan eylemleri, bu risklerin nereye kadar gidebileceğinin bir işareti. Aslında uluslararası toplum ve ABD, Libya’daki insancıl müdahale girişimini burada tekrarlayabilecek durumda olsalardı, Türkiye’nin Suriye politikası farklı değerlendirilirdi. tekrarlayabilecek durumda olsalardı, Türkiye’nin Suriye politikası farklı değerlendirilirdi.

        ‘Bu gezi Kürt sorununun çözümünde pozitif etki yapar’

        I Bu gezinin Kürt sorununun çözümü ve barış sürecine yansımaları olabilir mi? Büyük bir cesaret ve kararlılıkla Türkiye tarafından başlatılmış olan bu iç barış süreci, kendi dinamikleri ve rüzgârıyla şimdiden önemli aşamalar kaydetti. Bunu yalnız ABD değil, tüm Avrupa Birliği de destekliyor. Türkiye’nin barış, istikrar ve demokratikleşme yönünde atmış olduğu bu adım, doğal olarak dış muhataplarla ilişkileri bağlamında ancak pozitif etkiler yaratabilir, prestijini daha da artırabilir. Buna karşın, uluslararası toplumun desteğinden Türkiye olarak manevi bir güç alınabilir. Ama tabii sürecin gelişimi ve sonuçlanması tamamen Türkiye’nin elindedir. Bugün gerek Kürt sorununu gerekse barış sürecini -bazen de paradoksal olarak ikisini birden sadece dış güçlerin eseri olarak görenler var. Bu dış güç kompleksinden arınmamız gerektiği kanaatindeyim.

        ‘Daha güçlü ilişki model ortaklıklığın oluşumuyla olur’

        Kırılgan İttifaktan Model Ortaklığa” Türkiye ABD İlişkileri kitabınız yeni çıktı. Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisinde de sıklıkla ifade edilen “model ortaklık” nedir?

        “Daha güçlü ABD-Türkiye ilişkilerinin kurulması, bu ilişkilerin bir model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir” diyen Başkan Obama’ya göre bu kavram, Türk ve Amerikan uluslarının ortak ideal ve değerlere dayalı modern uluslararası bir camia oluşturabilmesi fikrine dayanıyor. Bu tanımın analizi yapılacak olursa, Türkiye-ABD ilişkilerinin temel taşını oluşturan jeostratejik faktörün ilk kez ötesine geçildiği ve ilişkilerin üzerine oturtulduğu zeminin kimlik, değerler ve refah gibi olgular da dahil edilerek genişletilmeye çalışıldığı gözlemlenebilir.

        Model ortaklığın bileşenlerinde ne var?

        Stratejik olanın ilişkilerin belkemiğini oluşturmaya devam ettiğini söylemek mümkündür. Nitekim bu, son dönemlerde Afganistan’dan Libya’ya, terörle mücadeleden füze kalkanına kadar çeşitli unsurları kapsamakta ve bazı konulardaki ayrışma noktalarına rağmen tüm yoğunluğuyla sürmekte. Ekonomik ilişkiler Türkiye-ABD ilişkilerinin zayıf halkası olarak nitelendirilebilir. ABD, Türkiye’nin 2012 ticaret hacminde ancak yüzde 5’lik bir payla Rusya ile Çin’in gerisinden gelmektedir. Diğeriyse ortak değerlerin paylaşımı konusu bakir bir alan olmaya devam ediyor.

        'ABD, merkez sağ liderleriyle daha iyi ilişkiler sürdürür'

        Türkiye ABD ilişkileri tarihine bakıldığında, ABD ile ilişkileri en iyi olan devlet adamı Başbakan Erdoğan mı?

        Genelde Türkiye’deki merkez sağ liderlerinin ABD ile iyi ilişkiler sürdürmüş olduğu söylenebilir. Bunların arasında Adnan Menderes, Süleyman Demirel, ve Turgut Özal sayılabilir. Her biri kendi döneminin dinamikleri ışığında ABD ile iyi geçinmişlerdir. Erdoğan döneminin özelliği, Soğuk Savaş yıllarındaki toptan ortak çıkarlar şablonundan çıkılarak ABD ile perakende ortak çıkarlar şablonuna geçilmiş olmasıdır. Bu da birleşme ve ayrışma noktaları içerebilen ve buna rağmen sürdürülebilirliği olan ikili ilişkilere daha sağlıklı ve dengeli bir nitelik kazandırmıştır.

        Yazı Boyutu
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ
        Habertürk Anasayfa