En iyi 25 İtalyan filmi
Kerem Akça, sinema tarihinin en iyi İtalyan filmlerini seçti
- 1-Tatlı Hayat (La Dolce Vita) (1960):Bu modern sinemanın kapısını açan başyapıt, bir sosyete fotoğrafçısının gözünden İtalya'ya soyut bir bakışın adresidir. Fellini'nin gerçeküstücü düşüncesini biraz dizginlediği, ancak bunun yanında 'parçalı' sekanslarıyla ve metaforlarıyla iz bırakan bir şaheser. Karakterlerin boşluğa açılıp varoluşlarını sorguladığı son sekansın, 'hakim sınıf' adına söyledikleri de halen akıllarda. "Tatlı Hayat"ın çoğu kaynakta 'sinema tarihinin en iyi filmi' olarak anılması ise şaşırtıcı değil.
2-Batan Güneş (L'Eclisse) (1962): Antonioni'nin "Macera" ve "Gece" ile başlayan iletişimsizlik üçlemesinin son halkası, materyalist bir iş adamı ile onun aşığı arasındaki 'soyut' etkileşimi ele alır. Borsa sahnesinin 'gürültü'sü ve finaldeki 'güneş tutulması'nın vizyonu ile akıllarımıza kazınmıştır. Elbette modern sinemanın ilk adımını atan Antonioni'nin üst sınıfın ilişkilerine 'konformist' yaklaşımıyla...
3-Flowers of St. Francis (Francesco Guillare Di Dio) (1950): Franciscan mezhebinin kurucusu St. Francis'in 13. Yüzyılda geçen öyküsü, usta İtalyan yönetmen Roberto Rossellini'nin sinemasal gücüyle sunuluyor burada. Bu yapıt, katolik kilisesinin onayını almış olsa da, aslında muhafazakar söylemiyle değil de modern sinema diliyle dikkat çekiyor. Amacı ise 13 keşişiyle beraber dolaşan bir rahibin hikayesini anlatmak gibi gözükse de, aslında terkedilmiş bir coğrafyanın içinde bölük pörçük yaşam parçalarını karşımıza getirmek. Başta Jodorowsky olmak üzere sayısız eseri etkilemiş bir 'dini birliktelik' eleştirisi...
4-Batıda Kan Var (C'era una Volta il West / Once Upon a Time in the West) (1968): Sergio Leone'nin 'spagetti western' düşüncesinin 'tavan' yaptığı yer denebilir. Anti-kahramanları, anamorfik lensleri, ses kullanımı, müzikleri, çok yakın planları ve daha nicesiyle bir yönetmenlik harikası. Kasabaya gelen yabancının 'western' ortamında anılması hiç bu kadar çarpıcı olmamıştı.
5-Tutku (Ossessione) (1943): Visconti'nin yasak ilişki kara filmini doğuran özel eseri, bir anlamda James M. Cain'in romanına da ilk entelektüel yaklaşımdır. Buradaki durağanlık, minimalizm ve yalnızlaşma o kadar keskindir ki hikayeye girmek 143 dakikada imkansız hale geliyor. "Tutku", iki Amerikan uyarlamasına açılmasının yanında "Maç Sayısı" gibi birçok eseri de etkilemiş sinema tarihinin mihenk taşları arasında...
6-Suspiria (1977): Argento külliyatının en stilize işlerinden biri olan bu eser, ana kadın karakterinden Alida Valli imzalı cadı tiplemesine, Goblins'in özgün bestelerinden gece sahnelerine kadar akıllarda kalmayı sürdürüyor. Yönetmenin neredeyse bütün sahneleriyle ayrı renk filtresiyle çekip plastik dokusuna zirve yaptırdığı yapıtı, 'çarpıcı bir büyü filmi başarısı', 'bir technicolor fetişizmi' ya da 'kalıcı bir üçlemenin başlangıcı' adıyla anmak mümkün. Esasen genç bir baletin İtalya'daki bale okuluna gelmesiyle birlikte yaşadıklarını konu alan 'standart bir örgü'sü olduğunu da ekleyelim filmin.
7-Domuz Ahırı (Pigsty / Porcile) (1969): Eski çağlardaki barbarlık meselesi ile Hitler'in kıyımlarını bir araya getiren iki öykü... Bunların alegorik-metaforik bağları ve tezatlarıyla yürüyen bir hikaye yapısı... Pasolini'nin cinsel sapkınlıklar, sınıfsal yozlaşma ve daha nicesini 'domuz'un katletme açgözlülüğüyle doldurduğu bir sembolizm... "Domuz Ahırı", zamanla kült olup Pasolini'nin önemli filmlerinden birine dönüşürken sıkıntı çekmemiştir.
8-Konformist (Il Conformista / The Conformist) (1970): Dinginliği, yarattığı garip duygu ve çözümler arayan sorularıyla dikkat çeken, Bertolucci sinsiliğinde bir politik-gerilim ya da suikast filmi denebilir. Jean-Louis Trintignant önderliğinde keskin bir Musolini ya da totaliter rejim eleştirisine 'modern' bir yorum... Halen içinden çıkılmaz sahneleriyle bir 'başucu filmi'...
9-Stromboli (1950): Bir İtalyan kasabasına, 'ada' odaklı bir demografik yapıya alışmak zor iştir. Ancak burada Rossellini, bu durumu 'soyut bir ruhsal terapi merkezi'ne çevirip, toplama kampından kaçan bir kadını 'volkanlı' bir adaptasyon sürecine sokmuştur. Gerçek anlamda yabancılaştırıcı ada mekanlarının da bu sayede 'hikayesiz' temsillere kavuşmasını sağlamıştır. Ingrid Bergman'ın yaşadığı bu 'iletişimsizlik' sorunsalı da bir anlamda 'evrensel' bir dünya meselesine dönüşür. -
10-Zombi (Zombi 2) (1979): Lucio Fulci'nin bir anlamda George A. Romero'nun zombi üçlemesine daha 'iddialı' cevabı diyebiliriz. Bir adada kıyımın süregeldiği, zombilerin daha gerçekçi durduğu, bilimin hedef tahtasına oturtulduğu, korkunun ise anbean arttığı akıllardan çıkmayan bir alt tür ürünü. Yüksek Fulci kabiliyetiyle elbette...
11-Kızıl Çöl (Il Deserto Rosso / Red Desert) (1964): Ravenna'daki bir fabrikanın atıklarının 'anti-felaket'e dönüştüğü ve etraftaki insanları esir altına aldığı bir modern sinema mücadelesi... Daha doğru bir tanımla, Monica Vitti ve diğerlerinin 'renk'lerle bir şeyler anlatan Antonioni sinemasına geçişte çok şey ifade eder hale geldiği, keskin bir sanayileşme eleştirisi diyebiliriz. "Kızıl Çöl", anti-felaket fonunda varoluş sancıları çeken nevrotik bir kadını, onun ilişki açlığını ve bu durumun yarattığı 'evlilik'te iletişimsizlik sorunsalını devreye sokma 'şekli'yle anlamlıdır.
12-Dört Defa (Le Quattro Volte / Four Times) (2010): Evrim teorisiyle uğraşan, karakter algısını bozan ve minimalist geleneği kendine göre yorumlayan "Dört Defa", İtalyan sinemasının yıllardır beklenen başyapıtına dönüşürken zorlanmadı. Michelangelo Frammartino'nun ikinci filmi, heyecan verici hikaye kurgusu, dört bölümlü dünyası ve ölüm-yaşam arasındaki çizgiyi betimleyen sıradışı tipleriyle dikkat çekti. Mesajıyla bilimkurguların dünyasına geçerken, yönetmenlik stiliyle de Angelopoulos'a yakınlaştı. En kısa tanımıyla 'kasaba filmi' alışkanlığını dönüştüren, natüralist ve çığır açıcı bir minimalist sinema şaheseri denebilir.
13-Amarcord (1973): Cıvıl cıvıl bir kasabanın yaşayanlarının portresini 'parça'lardan çıkaran Fellini, gerçeküstücü bir zihni de bunun içine dahil etmiştir. Hepsinin bir çekiciliği olan karakterler de onun paletinden 'ince ince' dökülür. Akdenizli duygusunun en çekici ve sinemasal şubelerinden biridir bu. Aynı zamanda da "Tatlı Hayat" modelinin en işlevsel merkezlerinden biri... Filmin "Fellini's Roma" (1972) ve "Fellini Satrycon"u (1969) az farkla geride bırakıp listeye girdiğini de ekleyelim.
14-Umberto D. (1952): Akıllardan çıkmayacak bir insan-köpek ilişkisinin fazlaca iz bıraktığı, alt sınıfın umutsuzluğunun zirve yaptığı bir sosyal mücadelenin adresi. Bu Vittorio De Sica'nın İtalyan Yeni Gerçekçiliği ivmesindeki doruk noktası, 'birey hikayesi' olarak benzerlerinden ayrılıyor. Basit planlarla ve doğru yollarla amacına ulaşırken, 'yaşlı adam' tiplemesiyle de aklımızdan çıkmayacak bir portre armağan etmiştir bizlere.
- 15-Venedik'te Ölüm (Morte a Venezia / Death in Venice) (1971): Thomas Mann'in romanının uyarlaması, kuşkusuz eşcinsel sinema adına önemli adımlar atmıştır. 1. Dünya Savaşı İtalya'sından yozlaşmış bir opera sanatçısının, 'burjuva konformizmi' adına yaratıcılık krizini perdeye taşır. Onun genç Tadzio'ya karşı duyduğu ilgiyi, sessizlik, uzun planlar, beyaz doku ve sahil katkısıyla unutulmaz bir aşk filmine dönüştürür. Elbette Visconti'nin zekasıyla hiççi ve psikolojik bir zemine yedirerek...
16-Salo ya da Sodom'un 120 Günü (Salò o le 120 Giornate di Sodoma / Salò, or the 120 Days of Sodom) (1975): Gerçek bir 'siyasi cinsel fantezi'nin ya da soykırımın adresine dönüşen bir sarayda, keskin bir totaliter rejim eleştirisidir bu eser. Pier Paolo Pasolini'nin sınır tanımazlığıyla, garip semboller, sado mazoşizm, cesur sahneler ve ayrıksı koreografiler eşliğinde ilerler. Marquis de Sade'ın tartışmalı romanı, 16 mükemmel insanı toplayan Nazi subaylarının uyguladığı fiziksel, cinsel ve ruhsal şiddeti 'keskin' bir gerçekliğe kavuşturur burada. Pasoli'nin bu film vizyona girdikten sonra vurulup hayatını kaybetmesi de şaşırtıcı değildir. Zira halen sahnelerinin 'saldırgan'lığı, 'sömürü'ye açıklığı veya 'ipin ucunu kaçırdığı' düşünceleriyle tartışmalar açmayı sürdürmektedir "Salo ya da Sodom'un 120 Günü".
17-Kill, Baby... Kill! (Operazione Paura) (1966): 'Curse of the Living Dead' olarak da bilinen, Mario Bava'nın Hammer Films geleneği ile gotik mimarili perili ev filmlerini aynı potada erittiği renkli şaheseri... Renk kullanımından yaratılan atmosfere, geçmişteki ilişkilerin hakim rolü, tekinsiz karakterler ve daha nicesiyle bir 'sıkışmış alan korkusu' diyebiliriz. Buradaki stilize doku birçok yönetmeni etkilemiş bir 'büyü filmi'nin temsilini sunmuştur. Büyük oranda da 'büyüleyici'nin kelime anlamına dönüşmüştür.
18-Gece Bekçisi (Il Portiere di Notte / The Night Porter) (1974): Nazi döneminin yol açtığı 'cinsel bastırılmışlık ve dürtüler'e cüretkar bir şekilde yaklaşan, oradan da keskin bir tutku ve duygu yoğunluğu çıkaran özellikli bir film. Liliana Cavani'nin Dirk Bogarde-Charlotte Rampling ikilisinden güç alan eseri 'cinsel fantezi' ve 'ilişki' filmleri arasında çok tartışmalı ama bir o kadar da 'kilit' bir yere sahip. Buna da yönetmenin paranoya dolu yaklaşımıyla totaliter Nazi rejimini eleştirmesiyle kavuşuyor. Böylece sakil, sansürcü, korkutucu ve tutkulu sıfatlarını bir arada bulundurma becerisinin 'başarısı'na dönüşüyor. -
19-Tenebre (Tenebrae) (1982): "Kristal Kanatlı Kuş" ile kariyerinin ilk giallo filmini veren Argento, esasen "Tenebre"de yaptıklarıyla ses getirmiştir. "Çığlık"tan başlayarak birçok eseri etki altında bırakan film, 'cinayetleri kopyalama'dan 'iki katilli seri katil düşüncesi'ne, 'katilin bakış açısından gösterilen planlar'dan 'luma vinç şovu'na kadar aklımızda... İtalya'nın ABD'deki 'slasher filmleri'ne cevabı olarak anılabilecek, bir seri katilin insanları doğradığı, üzerinin de 'kan' ve 'cinsellik' dozajıyla doldurulduğu 'giallo filmleri'nin en önemli örneklerinden biri.
20-Büyük Tıkanma (La Grande Bouffe / The Big Feast) (1973): Avrupa burjuvazisinin yozlaşmasını 'fazla tüketme' üzerinden vermeye çalışırken tek evde 'yemek'ler ile 'kadın'ları bir araya getiren bir sosyal hiciv denebilir. Biraz Bunuel, biraz Pasolini koksa da Ferreri'nin hınzırlığı ve bozucu kimliğiyle öne çıkmıştır bu eser. 'Ölümüne şölen'in sinemasal anlamını çıkarır adeta. Elbette iddialı sahneleriyle de akıllardadır.
21-Il Divo (2008): Paolo Sorrentino'nun 'yeni jenerasyon'un arasından çıkıp 'spagetti biyografi' formülüyle çığır açtığı eseri, bu konuda 'iz'lerini bırakmak için çok beklemedi. İtalyan başbakanı Guilio Andreotti'nin 'büyük kulaklı' ve 'gözlüklü' haliyle üstlendiği 'hiciv' işlevinin ötesinde içinde bir 'politik' ülke sineması tabanı da gizli. Bu stilize ve kültürel opera estetiği de 2000'ler kuşağını etkilemiş durumda.
22-Il Posto (1961): Bir yeni yetmenin İtalya'nın 'politik suları'ndaki mücadelesi, burada "400 Darbe" etkili bir Antonioni temsili kıvamında sinemalaştırılıyor. Ermanno Olmi'nin modern sinema düşüncesini bünyesine transfer etmesiyle karşımıza çıkardıkları; ekonomik çöküşe ve iş hayatındaki hiyerarşiye 'aşağıdan bakan' bir düzen kuruyor. "Il Posto", bürokrasinin basamaklarını 'tek tek' çıkan bir karakterin, aniden bir şeyler yapmaya kalkışınca yaşadıklarını, gürültü ile sessizlik arasındaki 'diyalektik'i doğru çözen öznel bir sinema örneğine dönüştürüyor.
23-What Have They Done to Your Daughters? (La Polizia Chiede Aiuto) (1974): İtalya'nın ABD'de çıkış yapan 'polisiye'ye cevabı olarak bilinen 'piloziotteschi' alanından iz bırakan bir film... İtalyan toplumundaki pedofili ve cinsel istismar meselesine sert bir bakış atarken, 'içeriye kadar sızan ikiyüzlülük' bazlı 'sistem eleştirisi'ne özgün yaklaşımıyla da dikkat çeker. Yönetmen Massimo Dallamano'nun besteci Stelvio Cipriani'nin özellikli tema müziği ve Franco Delli Colli'nin uzun kaydırmalarından hafif 'spagetti' doku kazandırdığı eser, içimizdeki tehdit meselesine yaklaşımı ve ciddiyetiyle anılmalı.
24-Babam ve Ustam (Padre Padrone) (1977): İtalya'nın 'Sardunya' adasından sinemanın en akılda kalan 'baba-oğul' ilişkisini çıkaran eser, Taviani Kardeşler'e Cannes Film Festivali'nde 'Altın Palmiye' kazandırmıştır. Pastoral görüntüleri, seyirciyi diken üstünde tutuşu ve sosyal gerçekçi alışkanlığa yaklaşımıyla dikkat çeken bir yetişme hikayesinin adresine dönüşmüştür.
25-The Last Days of Pompeii (Gli Ultimi Giorni Di Pompeii) (1913): Pompeii arka planlı tarihi bir aşk hikayesini ele alan film, İtalyan sinemasının 'görkem' düşüncesinin ilk örneklerindendir. Eleuterio Rodolfi ile Mario Caserini'nin imzasını taşıyan bu roman uyarlaması, Roma İmparatorluğu'nun 'iç kulvarları'ndan bir 'manzara' sunmuştur. Dönemin 'büyük prodüksiyon' üretiminde söz sahibi şirketi Ambrosio Film'in önderliğinde 'kılıç-sandalet filmleri'nin başlangıçlarından biri olmuştur.
REKLAM advertisement1
- Son Dakika
- Yazı Boyutu
- Paylaş
-
- Kaydet
- Görüntüle