X

Günün gelişmelerini anlık takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Takipte Kalın

Uzunca bir süredir, Türkiye’de yargının hiç olmadığı kadar yıpratıldığını, siyasi atamalarla, parti teşkilatından isimlerin hakim ve savcı olarak görevlendirilmesi yoluyla, yargıda ciddi sorunlar oluştuğunu söyleyip duruyoruz.

Daha birkaç hafta önce, birkaç eski hakimle sohbet ederken yeni atanan hakimlerin pek büyük bölümünün bir davayı ele alma konusunda nasıl yetersiz, nasıl acemi olduklarını, yargılama usullerini dahi bilmediklerini konuşuyorduk.

Fakat biz ne dersek diyelim, hiçbir sözümüz yargının ne hale getirildiğini, yargının kendisi kadar net bir şekilde ortaya koyamazdı.

Ve işte yargının bitişinin en net ifadesi yine yargıdan geldi.

Hemen hemen 40 yıla yakın bir süredir gazetecilik yapıyorum.

Bu sürenin 35 yıldan fazlasını yönetici, 30 yılını ise köşe yazarı olarak geçirdim.

Bu nedenle de şahsen binlerce dava ile muhatap oldum, mağdur veya müşteki sıfatıyla mahkemeye çıktım, bir o kadarını belki de daha fazlasının dosyasını haber yapma maksatlı okudum.

Emin olun 40 yıl içinde böylesi bir dava tutanağını, böylesi bir rezaleti ne gördüm ne duydum ne de rastladım.

Aktarayım, siz de görün, Türk yargısının geldiği daha doğrusu bile bile getirildiği yere hep birlikte ağlayıp, hep birlikte “Fatiha” okuyalım.

Şanlıurfa’da bir mahkeme. Bir davanın 2. celsesi. Aynen yazıyorum:

“Belirli gün ve saatte celse açıldı.

Davacı vekili …. ve davalı vekili ….. duruşmaya katıldı. Açık duruşmaya devam olundu.

Bilirkişisinin raporunu sunduğu görüldü okundu.

Raporun son derece yetersiz olduğu anlaşıldı.

Davacı vekilinden soruldu: Biz masrafını yatıracağız, dosyanın yeni bir bilirkişiye gönderilmesi talep ederiz dedi.

Bu sırada davalı vekilinin kahvede oturur, garsonla muhatap olur gibi ‘Çok iyi yaparsınız’ diye söz almadan lafa atladığı duyuldu.

Davalı vekiline düzgün ve nazik davranması gerektiği söylendi.

Zaten davalı vekilinin içeri girerken kabadayı bir tavırla ‘Selamun aleyküm’ diyerek geldiği, hiç müsaade istemeden yayıla yayıla oturduğu görülmüştü.

Davayı vekili ihtar edildiği halde kabadayı üslubuna devam etti.

Davalı vekili mahkeme hakimine hitaben elindeki telefonu sert şekilde masaya vurarak ‘Beni sinirlendirme’ dedi.

Davalı vekiline bir avukata yakışır şekilde oturması gerektiği söylenmesine rağmen kabadayı davranışlarına devam etti.

Mahkeme hakimi davalı vekiline ‘Sen dua et burası adliye’ dedi

Davacı vekiline mahkeme hakimi ‘Gördünüz değil mi elindeki telefonu nasıl sehpaya vurdu’ dedi.

Davacı vekili ses etmedi.

Davalı vekili layık olmadığından beyanı alınmadı.

Dosya incelendi.

G.D.

…..’’

Sevgili okurlar, şaka gibi ama ne yazık ki yukarıdaki bu satırlar Türk milleti adına karar verecek olan bir mahkemenin resmi zaptı.

Bunu bana ileten yargı mensubuna, “Şaka mı?” dedim.

Çünkü inanılır gibi değil.

Hakim, avukata “Sen dua et burası adliye” diyor.

Üstelik bunu bir de tutanağa geçirtiyor.

Celsenin hali ise zaten içler acısı.

Yargının durumu bu…

Bitik.

Başka kurumların da çok farklı olmadığını biliyoruz ama bu başka bir şeye benzemez.

Bir ülkede yargı bitti ise ülke bitmiştir, devlet bitmiştir.

Ama tabii siz de bana “Yahu sen ne diyorsun. Bir yandan savcı olarak casusluktan yargılanan biri, hakim olarak daha üst göreve atanıyor. Yargı zaten bitmişti” derseniz ona da itiraz etmem.

Sadece derim ki, “Tabuta bir çivi de Şanlıurfa’da çakılmış”.

Başta da dediğim gibi, size bana kalan sevabına bir “El Fatihaaaa”.