"ÜLKÜCÜ DÜŞÜNCEYLE 14'ÜMDE TANIŞTIM..."

Osmanlı döneminde Sivas Medresesi’nde ders veren aile büyüklerinin bize bıraktığı düsturlar ve miras ile büyüdüm. Ailemin siyasi tercihi Demokrat Parti’ydi. Lise 1’de, 14- 15 yaşlarında “ülkücü” düşünceyle tanıştım. Mehmet Sakarya ve Avni Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik konularındaki sohbetleriyle yüreğim ısınıyordu. İstanbul’da okuyan Fahrettin Öztoprak’ın getirdiği dergiler ve Genç Ülkücüler Hareketi’nin afişleriyle tanıştım çok geçmeden. 1968 yılında yaşımız tutmasa da gayri resmi olarak Şarkışla’da kurulan Genç Ülkücüler Hareketi’nin içinde yer almaya başladım.

"ELİNİ OMZUMA KOYDU, RAHMETLİ İLE YAKINLIK BÖYLE BAŞLADI"

1969 Milletvekili Seçimleri öncesiydi. Kayseri’den Sivas’a geçecek olan rahmetli Türkeş, Şarkışla’da karşılanacaktı. 40 kişilik grubumuzla iki sıra halinde dizildik ve onu beklemeye başladık. Rahmetli bir jeep’le geldi. "Rahat, hazır ol" komutlarıyla vaziyet almıştık. “Nasılsınız?” selamına hep bir ağızdan “Sağol!” yanıtını verdik. Sonra da "Şarkışla’da bir yemek yiyelim" denildi. O yemek öncesinde lokantanın kapısının önünde Türkeş Bey bir konuşma yaptı. Elini omuzuma koyup, konuşmasına başladı. Daha kendisiyle tanışmıyorduk. Ancak kendisiyle yakınlığımız böyle başladı. Şarkışla Lisesi’nde duvar gazetesini çıkarırken Osman Yüksel Serdengeçti’nin şiirlerini, Nihal Atsız’ın yazılarını kullanmaya başladım. Peyami Safa’nın kitapları beni çok etkiliyordu. Hem okuyor hem de bu eserlerden duvar gazetesini hazırlıyordum. Neye inanıyorsam samimiyetle onu yapıyordum.

 

BBP eski Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde. (1975)

"BOZKURTLAR ÇİFTLİĞİ İÇİN VETERİNER OLDUM"

Lise yıllarında arkadaş grubumuz vardı ve bizim hayalimiz “Bozkurtlar Çiftliği” kurmaktı. Bunun için keşifler bile yapmıştık. Amacımız da ekonomik durumu kötü olan çocukları toplayıp, burada vakıf gibi okutmak, yetiştirmekti. Sivas Gürün’de çayırlık, önünden dere akan arazisi vardı bir arkadaşımızın ailesinin. Orası bu iş için çok idealdi. Ancak bu hayal için doktor, eğitimci, mühendis, ziraatçı ya da veteriner olmamız gerekiyordu. Bu konuda fikir birliğine de vardık. Benden bir yıl önce mezun olan arkadaşım Tıp’a girmişti. Grubumuzdan diğer bir arkadaşım lise birincisi olduğu için Hacettepe Üniversitesi o zaman öyle bir hak veriyordu, kontenjan hakkı, Jeoloji Mühendisliği’ne girdi. Diğer bir arkadaşım puanı itibariyle Eğitim Enstitüsü’ne kayıt yaptırdı ve Bozkurtlar Çiftliği’nin gereği olarak bana veterinerlik ya da ziraat mühendisliği kaldı. Benim puanım, ciddi bir puandı ve o puanla Çukurova ya da Dicle Tıp Fakültesi’nde de okuyabilirdim ancak benim tercihim, hayalimizi gerçek kılmak için veterinerlik oldu.

"EVLİLİK, MÜCADELE İÇİN ENGELDİ"

1972 yılında yüksek öğrenim için Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ne girdim. Ankara’ya geldikten sonra Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev yapmaya başladım. Önce genel başkan yardımcılığı ardından da 1977-78 yıllarında genel başkanlık görevinde bulundum. Ben açıkçası bu yıllarda ne nişanlanmayı ne de evlenmeyi düşündüm. Çünkü evlenseydim eşimin ya mezarımın başında ağlayacağını ya da cezaevi kapısında beni bekleyeceğini biliyordum. Bunun üçüncü şıkkı o dönem yok gibiydi. Evliliğe hem bu düşünceyle hem de hareketin önünde engel teşkil edeceği kaygısıyla yanaşmadım. Gözaltına alındığımda, sorgu dönemi başladığında da “İyi ki böyle bir bağlantı içine girmemişim” diye düşündüm. Bunu bile kullanmaya kalkıştılar 12 Eylül işkencelerinde. Cezaevinde kalan arkadaşlarımın ailevi sorunlar yaşadıklarını gördüğüm de de evlenmemekle doğru yaptığıma vardım. Ancak bir şeyi daha söylemekte fayda var ki bayramlarda açık görüş olurdu arkadaşlarım bir, iki yaşlarındaki çocuklarına sarıldığında “Her zorluğun güzel bir tarafı var” diye muhakeme etmekten kendimi alamıyordum.

 

Merhum Yazıcıoğlu'nun gençlik yıllarından bir vesika fotoğrafı...

"ANNE-BABA MERAK ETMEYİN"

12 Eylül darbesi olduğunda Sivas'taydım. Darbenin ilk günü Sivas'a 45 dakika mesafedeki Şarkışla ilçesinin Elmalı köyüne gidip, anne ve babamla konuştum. Onlara, "Radyodan benimli ilgili teslim ol çağrıları yapılacak. Birgün de yakalandığımı söyleyecekler. Savcılar idam talebiyle cezalandırılmamı isteyecekler. Mahkemesi sürecek ve beraat edeceğim. Bunlar söylense de beni merak etmeyin. Sakın korkmayın, üzülmeyin ve benimle ilgili endişe duymayın” diyerek yüreklerini rahatlatmaya çalıştım.

 

1980 sonrası Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) Kongresi'nde merhum Alparslan Türkeş'in sağında oturan merhum Muhsin Yazıcıoğlu ile solunda oturan MHP Lideri Devlet Bahçeli aynı karede yer almıştı.

"BAŞIM KANIYOR DEDİĞİMDE, 'GEBER O ZAMAN' DEDİLER"

Darbeden sonra, Ankara Kızılay'da bir arkadaşımın bürosunda yakalandım. Askeri bir jeep’e bindirip beni, Cebeci’de Atatürk Öğrenci Yurdu’nun önüne kadar götürdüler. Sonra araç değiştirir gibi yaptılar; aynı araca bindirdiler. Ülkücüleri Mamak’ta sorguluyorlardı ve araç durdurulup, emir-komuta konuşmaları yapıldığında Mamak’a getirildiğimi anladım.

Benim gözüme Mamak’a götürürlerken, Atatürk Öğrenci Yurdu'nun önünde taktıkları gözbağı, tam 26 gün sonra savcılığa çıkartılacağım gün açıldı. O bağı çıkardıklarında gözkapaklarım ve alnımın bir bölümü beyaz, yüzüm simsiyah olduğu için yüzümü yıkamamı istemişlerdi.

Mamak’a girdiğimde psikolojik olarak diriydim ve kendime, “Önemli değil, işkencede de bir insan ölebilir” diye telkinde bulunuyordum. C-5'e tekmelerle girdim ve başımı duvara vurmamla birlikte alnımdan ılık ılık kan aktığını hissettim. Kafam duvarın keskin sütünuna çarpmış, açılmıştı. Kanımın tenime değmesiyle birlikte, son derece insani ve hiçbir beklenti içinde olmadan dudaklarımın arasından, kendimle konuşurcasına, “Başım kanıyor” cümlesi çıktı. Gelen cevabın, "Geber o zaman" olmasının ardından işkence sürecim başladı.

"BENİ HER SORGUDA SOYDULAR"

Ben, 26 günü C-5, 7 günü kafes olmak üzere 33 gün işkence gördüm. İlk işkenceleri el parmaklarımdan elektrik vermeleri oldu. Etkilenmediğimi gördükten sonra soymaya kalktılar. Hayâ, onur ve utanç duygusu sahibi insanın göstereceği tepkiyi gösterdim ve direndim. Bunu istemeyip tepki göstermemden rahatsız olduğumu, etkilendiğimi anladılar ve bunun ardından da her sorguda beni çırılçıplak soydular. Bu onların bana yapabileceği en büyük işkenceydi ve ben orada hata yaptım. Zaafım buydu ve maalesef belli ettim. Keşke hiç belli etmeseydim dediğim çok oldu ama işkencede insan bir defa konuşur, çözülür. Kollarımın altından geçirdikleri “T” şeklindeki bir kalasla askıya alıp, çengelle tavana asıyorlardı. Bu sırada ayağınızın altına bir sandalye koyuyorlardı ve öylece bekliyordunuz. Sonra elektriğin bir ucunu serçe parmağınıza bağlayıp, diğer ucunu manyetonun çalışmasıyla birlikte vücudunuzda gezdirmeye başlıyorlardı. Dişinize, dilinize, saçınıza, cinsel uzvunuza nereden acı vermek istiyorlarsa oraya dokunduruyorlardı. Bu işlemi yaparken ayaklarınızın altındaki sandalyeyi aldıkları için havada asılı kalıyorsunuz. İşkencehanede zaman kalmıyordu. Birkaç dakikayı, saatlerle hissediliyordu.

 

Merhum Yazıcıoğlu, cezaevi yıllarının ardından aktif siyaseti seçmişti.

"FALAKADA TIRNAĞIM KOPTU"

Mamak koşullarında ölümü istedim; ancak intihar edemezsiniz orada; çünkü sürekli gözetim altındasınız ve inancınız size bunu yasaklamış! İşi o kadar sistematik bir hale getirmişlerdi ki mesela askıya çıkardıklarında başımızdan bir arabanın lastiğini geçirirler bunu bel hizamızda sabitlerlerdi. Elektrik verdikleri zaman bu lastiği aşağı doğru bastırırlardı, bedeninizin ikiye ayrıldığını hissettirirlerdi. Bu aşamada kesinlikle su vermiyorlardı. Vücut elektrik yüklendiği için iç organlarda su kaybı oluşuyordu ve bir iki bardak su içilmesi durumunda iç organlarda önce çatlama, parçalanmaya bağlı olarak iç kanamadan ölüm vakaları yaşanır endişesi taşıyorlardı. O yüzden suyu damla damla verirlerdi ki susuzluk da ayrı bir işkenceydi zaten.

Bu lastik ayrıca falaka için de kullanılırdı. Ben ayağımın altındaki derinin kâğıt gibi olduğunu ve üç defa kabuk attığını hatırlıyorum. O günlerden kalan bir iz sağ ayağımın ikinci parmağının tırnağının falakada kırılıp düşmesi oldu. Falakadan sonra bazı arkadaşların sırtına binip, tuzlu suda yürütürlerdi. 26 gün, gece gündüz istedikleri zaman sorguladılar.

"YASSSAAAKKK LAANNN!"

Uzunca bir koridor vardı. Koridorun sonunda bir sandalyeye oturttular ve iki bileğimden arkamdaki panele kelepçelediler. Gözünüz bağlı, sorguya işkenceye girdiğinizde alıp götürüyorlar ve dinlendirdikleri pozisyon da bu pozisyon.

Bir defasında omuzum çok ağrıdı, o sırada birisi gelip omuzumun arkasına bir ot yastık koydu: “Allah razı olsun” dedim ve herhalde bizi düşünen biri de var diye düşündüm. O ot yastık birkaç saat sonra inanılmaz bir ağırlık yaptı ve ben, “Komutanım, şu yastığı öbür tarafa koyar mısınız?” dedim. Aldığım: “Yasssakkk laannn!!” yanıtıyla anladım ki orada beni düşünen yoktu (Gülüyor).

Üç dört gün kadar aç tuttular ve kuru bir ekmeğin arasına patates koyup bana verdiler. O zaman da yine beni düşünen birisi mi diye aklımdan geçirdim; ama o kuru ekmekle patatesin çok geçmeden iyilik için olmadığını anladım, işkence yapabilmeleri için ölmememiz gerekiyordu.

 

Ankara’da Tuna Caddesi üzerindeki Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi. (2007)

"İSTİKLAL MARŞI'NI İŞKENCEYE ALET EDİP KULLANDILAR"

Bedenimin her yanında çürük vardı. Doktora çıkardıklarında doktor rapor verebileceğini; ancak bu izlerin işkenceden olduğuna dair bir delilin olmadığını söyledi. Bu 26 günün ardından yine Mamak'ta cezaevine gönderilmeden önce bir hafta kafeste tuttular. Tek tarafı duvarla çevrili üç tarafı demirlerle kaplı bu kafeste temel askeri eğitimler yaptırılıyordu. Kafeste terbiye etmeye daha doğrusu, insanın kişiliğini ezip, güven duygusunu yok etmeye çalışıyorlardı.

İzmir, Eskişehir, Harbiye Marşı öğretiliyordu burada. Kafesin içerisinde başınızı kaldıramazdınız, yönünüzü emir komuta ilişkisi dışında izin almadan değiştirmeniz mümkün değildi. Burada İstiklâl Marşımız'ı işkence unsuru olarak kullanmaları da çok ağırıma gitti.

“YETER ARTIK!" DİYE BAĞIRDIM"

Mamak’ta sanırım Halkın Kurtuluşu’ndan biriydi, Tecrit 2 A, 18 Numaralı hücrede kalıyordu. Ne yaptı bilmiyorum; ama çocuğu kabahatli buldular. Bu ne olabilirdi, ranzada otururken sırtını duvara yaslamak, alt ranzada otururken ayağını ayağının üzerine atmak ya da komutandan izin istemeden herhangi bir şey yapmak suçtu. Avucunu açması söylendi, açmadı. Hücreye girip, ayaklarını kapının dışında kalacak biçimde sıkıştırdılar ve falakaya başladılar. Beş, on cop vurdular, gık demedi. Sonra iniltisini ardından bağırtısını duymaya başladık. Ben dayanamadım: “Yeter artık!” diye tepki gösterdim. Onlardan biri “Kim bu?” diye seslendi, “14 Numara!” dedim. Hücreme geldiler, “İnsanız” diye tepkimi dile getirdim. Üzerime çullandılar ve benzer bir muameleye maruz kaldıktan sonra, hücremden “Bu çavuşun ismini bana getirene 100 bin Lira vereceğim” diye bağırdım. Bir manga asker gelip beni Raci Tetik’in (Mamak Askeri Cezaevi Sorumlusu) yanına götürdü. Tetik, “Askerin başına ödül koyan sen misin?” diye sordu. “Sen milliyetçi adamsın nasıl böyle bir şey yaparsın?” diye ekledi. Ben de, “Ben Türk askerinin başına ödül koymadım, biz askerle aynı idealler uğruna başımızı koyduk. Ben zulme bu ödülü koydum” dedim. Önce zindana göndermeyi düşündüler, sonra hücreme geri getirdiler.

 

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas Cezaevi'nde arkadaşlarıyla... (1978)

"O KOMÜNİST İSE BEN DE İNSANIM"

Mamak’ta yatarken 1985 yılında bir konuyla ilgili olarak Ankara Emniyeti’ne götürüldüm. Orada bekleme salonunda bir genç vardı. Gözbantlı, ellerinin parmak uçlarını duvara dayamış, ayaklarının ucunda bekliyordu. Sırtına da, “Su içmek yasak” diye yazılı bir kâğıt iliştirilmişti. Yoruldukça ökçeleri yere doğru yaklaşıyor, ökçesi yere yaklaştıkça oradan geçen bir görevli ensesine tokat atıyordu.

“Ya beni başka bir yere götürün ya da onu başka bir yere götürün” dedim. “Niye?” diye sordular. Kendimin de orada işkence gördüğünü söyledim. Sonra şube komiserine bunu söylemişler yanıma geldi ve “Sen itiraz ediyormuşsun; ama o komünist” dedi. “O komünistse ben de insanım ve hazmedemiyorum” dedim ve ne yaptığını sordum. Lise yıllarında okulda Dev-Yol’un bildirisini dağıttığı yönünde isminin verildiğini söyledi komiser. “Komiserim o içeri girerse çıktığında çok daha kemikleşir; çünkü bu işin mektebi zaten içeridir” dedim. Komiser saygılı davrandı ve ben kumanyamı o gençle paylaştım. Gözlerini açtılar ve oturduk, yemek yedik. Ona da çıkar çıkmaz Ankara’da Kadir Mahir Damatlar’ın yanına gitmesini, kendisinin yardımcı olabileceğini söyledim. Biz okulları, sokakları, Türkiye’yi paylaşamadık; ama 2.5 metrekarelik hücreyi paylaşmıştık.

"İÇ ÇATIŞMAYA SÜRÜKLENDİK"

Samimiyetle söyleyim, hiçbir zaman yaşadıklarım için pişmanlık duymadım; çünkü yaptıklarımı inanarak yaptım ve inanmadıklarımı da zaten bana kimse yaptıramazdı. Eksik olabilir, hatalı olabilir, gerekli olmayabilir; ama biz yaptıklarımıza inanıyorduk ve yaptık. Biz gerçekten inandıramıyoruz; ama kavga istemedik. Tam tersine ona direndik; ama şartlar öyle gerektirdi ve o ortamın içine itildik.

Ocak başkanı olduğum zaman Türkiye’nin her tarafını, “Eller silah değil, kalem tutmalı” afişleriyle bezemiştik. Her yeri “Fikir tartışmalarına davet” diye afişlerle donatmıştık. Bir tabancanın üzerine çarpı işareti konmuş, onun yanında kalemin yer aldığı bir afiş üzerinde fikir birliğine varıp, onu da kullanmıştık. Bu konuyla ilgili Cumhurbaşkanı’na yazdığım ve kamuoyuna duyurulan “açık mektubum” vardır. Yani istemesek de bir nesil olarak iç çatışmaya sürüklendik. Sağcısıyla solcusuyla biz gök ekinler gibi biçildik!

 

"DEĞER TANIMAYAN İNSAN YARATILDI"

12 Eylül planlı yapılmış bir operasyondur. 1974 Petrol Krizi’yle birlikte Ortadoğu’nun önemi daha da ortaya çıktı. Kuyu başına kim geçerse sakiliği de o yapacaktı. Petrol kuyularını kuşatmayı düşünen ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni kafasında oluşturanlar Türkiye’yi “pilot” olarak seçti. 12 Eylül İhtilali’ne giden ortam önce oluşturuldu, daha sonra olgunlaştırıldı daha sonra da darbe yapıldı.

Darbeden sonra neler oldu? Amerikan üsleri açıldı. Yunanistan’ın ödünsüz olarak NATO’ya girişi sağlandı. Güneydoğu’ya “çekiç güç” yerleşti, ardından bu gücün desteğiyle PKK eylemlerini artırdı ve 36. Paralel’in kuzeyinde bir aşiret devletinin kurulmasının koşulları hazırlandı. İçerdeyse müthiş bir liberalleşmeyle, dejenerasyon ve kültürel transformasyonun ana ekseninde nasıl bir insan isteniyorsa toplum ona dönüştürülmeye başlandı.

Toplumcu bir anlayıştan bireyciliğe dönüş sağlandı. Bizim örfümüz, adetlerimiz, değerlerimiz toplumcu olmasına rağmen, bu değerler bile erezyona uğratıldı. Bencil, çıkarcı, ben noktası putlaşmış, değer tanımayan sadece kazanmaya endekslenmiş bir insan tipi ortaya çıkarıldı.

 

"12 EYLÜL GENÇLİĞİ DIŞLADI"

1970’lerin gençliği, kavga-gürültü ortamında bile çok okuyordu. Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarıyla daha yakın ilişki kuruyorlardı, ilgiliydiler ve idealisttiler. Günün gençliğine haksızlık yapmak istemem, çağın getirdiği iletişim kolaylıklarıyla bilgisayarın başında belki daha fazla dünyanın meseleleriyle ilgilenenler var; ama büyük çoğunluk, tele-vole kültürüne yakın, şöhret olma ve çabuk para kazanma, köşe dönme heyecanını daha ortaokul yıllarında kazanan bir kuşak da var.

12 Eylül’ün başlattığı depolitizasyon sürecinin gençliği politikanın dışına ittiği de bir gerçek. 12 Eylül, gençliği maalesef dışladı ve soyutladı. Yeni nesil kin, kavga ve öfkeyi paylaşmak yerine hangi düşünceden olursa olsun bu ülkenin nimetlerini çoğaltıp bunları paylaşmalı. Biz bunu yaşayamadık ve bunu yaşamamızı da istemediler.

 

"BEN TERCÜMAN'I YUKARI, ONLAR CUMHURİYETİ AŞAĞI ATARDI"

33 günlük işkence sürecinin ardından önce Mamak'ta B Blok koğuşuna sonra A Blok tecrit hücresine gönderildim. Burada 5.5 yıl kaldım. 2.5 metrekare büyüklüğünde bir yerde, üçü Dev-Genç Merkez Komitesi'nden olmak üzere dört kişi kaldık. Kavgalar da oldu, siyasi tartışmalar da. Ranzalarda kalıyorduk ve ben okuduğum Tercüman'ı yukarı atardım, onlar da Cumhuriyet'i aşağı gönderirlerdi. 

Herkesin üzerinde işkencenin etkisi farklı oluyor. İdamla yargıladılar beni; ama 17 Nisan 1987'de serbest bıraktılar. Dışarı çıktığımda kalabalık çok tuhaf gelmişti bana. 12 Eylül'ün sorumluları sağcı ya da solcu bir avuç genç değildi. Bir gençlik kaydı gitti bu ülkeden maalesef. 12 Eylül öncesinin masumları, 12 Eylül'ün mağdurları oldu aslında. Türkiye'nin ülkesi için tepki verebilen insanlarının binlercesi vefat etti, binlercesi kayboldu.

İşkence insanlık onurunu zedeleyen bir şey ve bununla alınan sonuçlar hiçbir zaman adaleti sağlayamaz; ama sağdan da soldan da bu ülkenin sanatçı, bilimadamı, mühendis olacak binlerce gencine kıyıldı.

 

 

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları'nı ve Gizlilik Sözleşmesi'ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

BU EKRANI KAPATMAK İÇİN TIKLAYIN!
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!(4)
* Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Misafir 2018-09-12 16:26:15 bende seninle üşüdüm reis
  • Misafir 2018-09-12 10:25:01 Adamsin
  • Misafir 2018-09-12 10:17:25 icim yaniyor anlatilmaz yasanir mekani cennet olsun ornek insan lider
TÜM YORUMLARI GÖSTER!(4)