Vizyondan iki korku filmi
Kerem Akça, yeni vizyona giren “Cin” (“Jinn”) ve “Muska”yı ele aldı
Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.
İki hafta önce vizyona giren ve dini motiflerden beslenmeleriyle akrabalık kuran, biri Amerikan, diğeri yerli iki korku filmini değerlendirdim. “Cin”, ‘korku-komedi’ formülünü harekete geçiren kült ve egzotik öğelerle tatmin ederken, “Muska”, umursamaz ve özensiz kültürel korku denemelerimizin bir yenisine dönüşüyor.
“Cin: Jinn”: Doyumsuz bir kült korku filmi
‘Başlangıçta üç varlık vardı… İnsan kilden, melekler ışıktan, …. ateşten yaratılmıştı’ diye açılır film. Aslında bu ‘dini’ girizgah, doğal bir yaklaşımdır. Ancak bunun devamında bizim pespaye, pembe dizilerden kopma 1901 Hindistan’ına zıplamamız, otantik ve egzotik canavarı tanımamızı sağlar. İşin tuhaf tarafı, bu durum karşımıza destansı bir uyruk da çıkarır. ‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘The Lord of the Rings’), “Gece Nöbeti” (“Nochnoy Dozor”, 2004) kıvamında ‘insanlar cinlere (jinn) karşıydı’ gibisinden bir tarihi rekabetten söz edilir.
Ama esasen mesele etrafında Cebrail ve rahip bulan İranlı Dominic Rains’in otomotiv tasarımcısı Shawn tiplemesinde kopar. Bu kişi ister istemez filmin yapaylık istasyonuna dönüşür. Destansı anlatı ve Ortadoğulu sahne kimliği, işi kahkaha attırmaya kadar götürür. Bu tona ayak uydurmak ya da uydurmamak seyircinin elindedir. 2.35:1 sinemaskop formatında çekilen film, mavi ışıkların altında, loş ve üzerine nur inmiş gibi görünen bir metafiziksel-fantastik dünyaya açılır.
Deli ceketi giyen bir adam, seçilmiş kişi kıvamında bir kahraman, Allah’ın sadık kulu bir melek, inançlı bir aile kurumu ve bir kilise temsilcisiyle sarılır. Çoğul olduğu söylenen ‘jinn’ kavramının altında yatanların, doğaüstü korku filmlerinden bildiğimiz ‘poltergeist’, ‘şeytan’ ve ‘hayalet’ olmadığı iddia edilir. Bu konuda bir zihin egzersizi yapılır. Hint asıllı Amerikalı yönetmenin buralara ‘cin’ adıyla yansıyan varlık hakkında söyleyecekleri vardır belli ki. Ancak işin garibi bizim bildiğimiz yerli malı ve genelde dini propaganda yapan ucuz cin filmlerinden değildir bu.
Aksine ‘Kara Şimşek’le (‘Knight Rider’) “Krallar Savaşıyor”un (“Excalibur”, 1981) bir araya geldiği, ötekinin neredeyse ejderhalaşmaya meyilli ‘Gollum’ olarak tanımlandığı bir üçüncü dünya ülkesi korkusudur. Karakterin çiftgezerini görünce, onunla bir anda düelloya girme asaletini göstermesi lezizdir. Bir sahnede ise mavi ışık saçan kılıcını kuşanıp ‘yaratık’la adeta bir ‘bale koreografisi’ne malzeme olması kült sinema müptelalarının hoşuna gidecek cinstendir. Bu sekans, mavi ışıklarla sarılıp yavaş çekimin katkısıyla pespayelikten pembe dizimsi bir estetik çıkarmasıyla kalp atışlarını hızlandırır. Sanki Bangladeş, Malezya, Nepal, Moğolistan gibi aşina olmadığımız bir ülkenin korku filmidir bu.
Hint ve Müslüman kökenini, Budizm ve Hıristiyanlıkla karıştırınca böyle bir karmaşa karşımıza çıkmıştır. Zaten ‘amblem’den de bu durumu anlayabiliriz… “Cin” (“Jinn”, 2014), elbette metafiziksel ve doğaüstü öğelerle uğraşıyor. Ama bunu bir fantastik sinema omurgasına çeviriyor yerli alışkanlıklardan farklı olarak. Bizim buralarda böylesi filmlerde öte dünya içeri girse, ‘semum’ gibi yaratıklar ürese de bu konuda net bir geçiş yoktur, korkutma algısı benzerdir.
Filmde geçmişiyle ‘Gollum’un sesine, tanımına benzeyen öteki bir hayli çekici! Finaldeki ‘jinn’ ya da ‘cinler’ geri gelecek lafı’ da antolojik! Muhtemelen “Cin” deneyimleyebileceğiniz en garip sinema temsillerinden biri. ABD’de İslami korkunun canlanıp, ortaçağ düellolarından cevap aldığı, üzerine de Firebreather adıyla beşinci jenerasyon Chevrolet Camaro’nun modifiye edilmiş versiyonunu yerleştirdiği bir eser. Hikaye dışı dumanların ‘gösteriş’ adına sahneyi esir almasıyla karanlık depolayan bir serüven. Net bir korku filmi mi? Tartışılır.
Ama üçüncü dünya ülkesi mantığından beşinci sınıf performanslarla, kitsch (bayağılık estetiği) olmasına uğraşılmış efektlerle ve tuhaf egzotik özelliklerle donatılmak yeter de artar bile! Yıllar sonra keşfedilecek ve yarı Hintçe, yarı İngilizce bedeniyle iz bırakacak, kült film kitlelerinin seyir süreçlerinde önemli yer tutacak bu eser. Ajmal Zaheer Ahmed’ın abuk sabuk önermelerine, hafif profesyonel efektlerine, pespayelikten kült anlar çıkaran leziz koreografisine ve üzerine nur inmiş absürd oyuncularına kulak verin derim! Alkışlamak da eğlenmek de size kalmış!
FİLMİN NOTU: 6
“Muska”: Sanırsın ‘Hellraiser’ın sansürlü Türk versiyonu
Ülkemizde dini motiflerden beslenen kültürel korku filmlerinin artmasıyla kalite değil, B sınıfına, ‘trash’e eğilim çoğaldı sanki. “Musallat” (2007), “Üç Harfliler: Marid” (2010) gibi Hollywood’un çıtasını yakalayan işler izledik bu konuda. “Karadedeler Olayı” (2011) gibi zeki bir buluntu film de deneyimledik. Ancak ötesi yerli trash korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Hasan Karacadağ’ın seviyeyi iyice düşürmesinin bir tık üstünde kalan filmlerle örülü…
Japonya’da ‘lanet’in üzerine doğaüstü korkuyla gidiliyorsa veya ABD’de zaman zaman kilise ‘şeytanlık’ın çıktığı platforma dönüşüyorsa, bizde de ‘İslam’ı kullanmak normal. Bunu yaparken çalmamak, özenli bir katman oluşturmak değer kazanmalı. O zaman formül filmlerinin klişelerini, gişe kaygılarını kabul edebiliriz. Sözgelimi birçok alt türden beslenen tarikatlı cin filmi “Ammar: Cin Tarikatı” (2014), ‘olmamış’ ama ‘efektleri’ ve ‘çabası’yla takdir edilesi bir yapıttı.
İşin cılkının çıktığı nokta aslında biraz ‘dini motif’ yerine konulan isimlerin ‘tuhaf’ tezahürleriyle ilintili gibi… Bu hedef için “Azem: Cin Karası” (2014) son derece geçerli bir tercihken, yolda “Azazil: Düğüm” (2014), “Siccin” (2014) gibileri de var. Bu da bizim ‘kültürel korku’ kıyafetiyle ucuza üretilen ve Hollywood’un 1930-1960 arasına yoğunlaşmamızı sağlayan genelde siyah-beyaz B sınıfı korku sinemasıyla ilişkimizi sınayacak. Oryantalist isimlerle de ‘üçüncü dünya ülkesi korkusu’ yaratmamızı sağlayacak.
Meselenin “Muska” (2014) tarafına geçince ise “Şeytan-ı Racim” (2013) gibi kültürel arka plandan bambaşka alt türlere zıplama arzusu açığa çıkıyor. Belki bir perili konak filmi, belki bir büyü filmi, belki bir kozmik korku filmi… Teaser’ı ile korkutabildiğini, koyu renkleri ve kamera kaydırmalarını kullanabildiğini gösteren eser, aslında açılıştaki o sekansla doyurucu gibi duruyor. Ancak zamanla Özkan Çelik ve ekibinin ya reklam, ya klip, ya da kısa film becerisinde olduğu açığa çıkıyor.
Pis sakallı Celal’in, Sezgin Erdemir sayesinde bir Keanu Reeves, bir Matthew McConaughey gibi ‘yakışıklı ve umursamaz sahne kimliği’yle sınanması hiç tutmuyor. Aksine bu sayede tek tipleştirilmiş erkek karakterler, seyirciye bir ‘klonlama bilimkurgusu’nun orta yerindeymiş hissiyatı veriyor. İlk sekanstan itibaren kurgunun sürekli araya girip ‘ce yapma’ arzusu var.
Bu durum konakta bir odanın kiralanmasıyla birlikte “Kara Büyü”nün (“Drag me to Hell”, 2009) cadı karakterini Tanju Tuncel’in katkısıyla canlandırıyor. Zamanla Clive Barker’ın “Hellraiser”ı (1987), metafiziksel ya da kozmik korku objesi olarak beliriyor. Ama işin tarikat ve şiddet tarafı törpülenip, sadece makyaj efektleriyle ‘öte dünyaya çekilen ana katil’ açığa çıkıyor. Ayıp olmasın diye araya da bir ‘lanetli muska’ atılıyor. Evin kuralları çok basit: Bodrum katında korkuturuz. “Rosemary’nin Bebeği”nde (“Rosemary’s Baby”, 1968) bitişikteki şeytanın seksle çocuk sahibi olma taktiğini kullanabiliriz. Karakterleri da kapkara yaparsak renk tonuna uyar. Böylece çığlık attırmak ve insanoğlunun karanlık tarafına inmek kolaylaşır. Muska da güzel bir dini obje, her şeyi yerli yerine oturtur…
Tüm bu ‘taktikler’ ışığında filmin ‘özensiz numaralar’la ya da ‘kağıt üstündeki dayatmalar’la ilerleyip ‘muska’ meselesinin altını doldurmaması sağlanıyor. Bora Uslusoy’un besteleri, her korku filminde duyduğumuz, basmakalıplaşan aynı tını gibi. Ses efektleri de hiçbir elemeden geçmeden içeriye ‘kontrolsüz’ giriyor. Mesela “Azem: Cin Karası” bu konuda biraz daha yetkindi. Ses efektlerini kullanmadan önce bekliyordu, seyirciyi tartıyordu.
Özkan Çelik’in Serhan Nasırlı ile yazdığı senaryo ise ilkokul birinci sınıf seviyesinde diyalogları, beşinci sınıf oyuncularla dengeliyor. Finalde belki de günümüzün siyasi rejiminin getirdiği, ‘her işyerinde bir dini bütün veya ahlakçı kişi vardır, ondan korkun!’ gibisinden net söylem ise hiç inandırıcı durmuyor. Zira bir mesaj vermek için onunla ilgili düşünmek, plan yapmak, kalem oynatmak gerekir. Ama mesaj kaygısı yükleyen son 10 dakikayı çıkarırsak “Muska”nın anlamının değişmemesini ekip nasıl açıklar bilemeyiz: Bir festivallere başvurma hamlesi olarak mı?
Nihayetinde çoğunluğu tek mekanda geçen bir ‘B-tipi’ ve ucuz proje daha hedeflerine bir bir ulaşırken, Hasan Karacadağ korkularından çok yukarıda durmuyor. Malzemeden eğlence çıkaran kült bir oyuncu yok gibi gözükürken, “Çığlık” (“Scream”, 1996) ile Craven’ın güncel korku sinemasına soktuğu hastalık canlanıyor: Ne olursa olsun filmlerden sahne ve karakter çalabilirsin.
FİLMİN NOTU: 2.7