“BENİM KAHRAMANIM HEP SERDENGEÇTİ'LER OLDU”

“Ülkü Ocakları’na gidenlere o zamanlar hep sorulurdu. ‘Kim olmak isterdin?’ diye. Bu sorunun ardından da ülkücüler, Türk büyüklerini sayardı tek tek. Kimi ‘Fatih’ olmak isterdi İstanbul’u alıp çağdan çağa atlayan; kimi kutsal topraklarda Osmanlı’nın bayrağını dalgalandıran ‘Yavuz Selim’ olmak istediğini söylerdi. Kendi aramızda konuşurduk... ‘Akşemseddin’ olmak isteyen de koca imparatorluğa ismini veren ‘Osman Bey’ olmak isteyen arkadaşlarımız da çıkardı. Benim gönlümdeki kahraman her zaman ‘Serdengeçti’ler oldu. Kanuni Sultan Süleyman’ın sınır ötesi görevlere gönderdiği, kelle koltukta görevini ifâ eden, en önemli işleri başarıyla gerçekleştirdikten sonra Süleyman Han ile halvet olup sabaha kadar konuşmak, ‘Serdengeçti’lerin en büyük mutluluğu ve onlara verilebilecek en büyük armağandı.”

"SİYASİ TERCİHTE HEP, ETKİLENME SÖZ KONUSUYDU"

1965 yılında Türkiye’nin dört bir yanında hareket kendini göstermeye başlamıştı. Yozgat’taki dönem arkadaşlarımın orada teşkilat kurduklarını öğrendim. Ülkücü hareketle ortaokul yıllarında Yeni Mahalle’de tanıştım. Şunu söyleyim ki ne soldaki devrimci “Marks’ın Kapital”ini okuyup ne de sağdaki ülkücü “Dokuz ışığı” anlayıp ülkücü oldum diyebilir. O yıllarda etkilenme söz konusuydu ve ben de önce sevdiğim arkadaşlarımdan etkilendim. Yaş dönemi itibariyle aidiyet duygusu, vatanı kurtarma düşüncesi benim ülkücü olmamın satır başları oldu. O döneme dönmek gerekirse; bir süre sonra yargınız yani ortaya koyduğunuz doğru, diğerleri yanlıştı. Bu her iki düşünce için de geçerliydi. Bunu bugün o günlere baktığınız zaman daha iyi görüyor, değerlendiriyorsunuz ve gençsiniz.

 

 "O MUHTEŞEM ENERJİ 68'DE, 78'DE HEBA EDİLDİ"

Bizim o dönem birbirimizi anlamamızı birileri istemedi. O muhteşem enerji, 1968’de, 1978’de heba edildi. Bunun arkasında önünde iç de dış da etkiler vardı. Bunu bir komplo düşüncesiyle söylemiyorum, var mıydı? Vardı!

Arkadaşım Atillâ, Halkın Kurtuluşu’nun Ankara’daki etkin isimlerinden biriydi o yıllarda. Çatışmaların daha başlamadığı dönemlerde onunla sohbet ederdik önceleri. Sonra silahlar patlamaya başladı ve bir olayda ismini duyduktan sonra kendisiyle konuşmak istedim. Yanıtının “Seninle çoktan yollarımız ayrıldı” olması üzerine gün geldi karşı karşıya da geldik. Atillâ ile vuruşamadık belki de vuruşmadık. Bugün karşılaştığımızda ise kucaklaşıp, ülke meselelerini konuşabiliyoruz.

"VATAN HAİNİ' DEMEK ÇOK KOLAYDIR"

Şunu çok düşünmüşümdür. Deniz Gezmiş’i astılar; ancak bildiğim kadarıyla bir Ziraat Bankası soygunu, bir de Şarkışla’daki çatışmada bir astsubayın eşinin elinden yaralanması suçları vardı; yani cinayeti yoktu. Suçlu suçunu çekmeli elbette bu başta ben olmak üzere herkes için geçerli. Bugün Deniz Gezmiş yaşasaydı kesinlikle ulusalcı olurdu, diye düşünüyorum. Ben Baki Tuğ’a, onu görmeye tahammülüm olmadığı için arkadaşlar kanalıyla Deniz Gezmiş’in asılmasının hata olduğunu düşündüğümü ilettim. Evet, Deniz Gezmiş’in fikirlerini benimsemeyebiliriz; hatta düşman olabiliriz; ama adalet varsa bunu birinin söylemesi gerekir. Unutmamak lazım ki her türlü adaletsizlik insanların yüreğini mutlaka kanatır.

Sovyet yayılmacılığının Türkiye’yi yutma girişiminin varolduğu yıllarda solun yükselişi söz konusuydu ve onun karşısında da milli bir tavır belirdi. Öyle lokal olaylar vardır ki bu dönemde sevmediğiniz insan “solcu”ysa siz “sağ”da safınızı belirleyebiliyordunuz. 70’lere biraz da bu açıdan bakmak gerekir.

Nazım Hikmet’e Çerkes Ethem’e “vatan hainidir” demek kolaydır. Bunu, dedesini Ethem’e karşı şehit vermiş bir torun olarak söylüyorum. İnsanları vatan haini ilan etmek gerçekten kolay. Birileri vatan haini ilan edilmemeli. Mahir Damatlar yakalanmasaydı yurt dışına çıkardı. Bazı şeyler kısmet ve kaderdir. Kaçsaydım ne olurdu? Kırmızı bültenle aranır, hayatımı idame ettirmek için gayrimeşru bir zeminde büyümek zorunda kalırdım.

Denizli ve İzmir’de kaçabilirdim; ancak kaçmam bir eylem gibi olmayacağı için yapmadım. Kaçsaydım nefsimi kurtarmak için olacağından, öyle düşündüğümden firar etmemiştim.

 

Kadir Mahir Damatlar (Siyah beyaz kareli gömlekli) , MHP Davası'ndan yargılanırken... Damatlar'ın sağında oturan isim ise merhum Muhsin Yazıcıoğlu...

85 GÜNLÜK BİTMEK BİLMEYEN İŞKENCE...

1111'inci şubeyi Yozgat’ta açmıştık. Ülkü Ocakları Birliği, Genç Ülkücüler, Büyük Ülkü, Ülkücü Gençlik Derneği, Ülkü Yolu Derneği isimleriyle siyasi alanda yer aldık. Ülkü Ocakları Derneği varken Ülkücü Gençlik Derneği’ni kurmuştuk. Bu teşkilatın kapanması durumunda faaliyetlere devam edebilmek adına alınan basit bir önlemdi. Ülkü Ocakları Derneği kapatıldığında, bir gecede Ülkücü Gençlik Derneği devreye girdi. Maraş Olayları’nın olduğu dönemde şubelerin kapatılması üzerine, Ülkü Yolu hayata geçmişti.

Darbenin öncesinde MHP teşkilatı içindeki görevim, Ülkü Ocakları Genel Merkezi'ne bağlı olarak Teşlikatlanmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’ydı. 1977-80 yılları arasında üç defa cezaevine girmiştim. Bir çatışma olduğunda gelip bizi alıyorlardı. 1977-78 yıllarında Ankara Ulucanlar ve Mamak Cezaevi'ndeydim. Darbe olduğu günse dışardaydım. Ben, 8 Ekim 1980'de Mustafa Pehlivanoğlu'nun infazının yapıldığı gece yakalandım. Sorgum, Mamak C-5'te başladı. 33 gün burada kaldım. Ama ANAP ile birlikte demokrasiye geçildiği 1983'lerde de Türkiye'de işkence vardı. Ben onların iktidara geldiği 1983'te Denizli'de 15 gün, 1984'te İzmir'de 37 gün işkence gördüm. Sorgu sürecim 2.5 ayı buldu. Bunlar artık bizim içimizde kalan şeyler, gözyaşlarımız içimize aktı ve bir hazine bence. Çok konuşulmaması gereken ve kutsallığı olan bir acıydı bizimkisi.

"BİZ DE ONLARIN CANINI ACITTIK!"

Türkiye'nin her yerinde işkence vardı. Mamak'ta da, Adana Polis Okulu'nda da, Harbiye'de de, Diyarbakır'da da, Gayrettepe'de de. Her yerde işkence yapılıyordu, bize de yaptılar. Malatya'da iki arkadaşımızı öldürüp camdan attılar. Mamak C-5'te Bekir Bağ'ı yanımda öldürdüler sonra "kayboldu" dendi. Hüseyin'i (Kurumahmutoğlu) namaz kılarken başına takke taktı diye başına vurup öldürdüler. Biz sonuçta bu işkencelerden sağ çıkanlardık; ama kaybettiklerimiz bizim kardeşlerimizdi.

Mamak'ta, her cinayeti teşkilatlanmada bulunduğum için bana sordular, söyledikleri isimlere "Evet, o yaptı" dememi istediler. Tabii siyasi cinayetleri kabul etmemiz konusunda işkence gördük. Ama onlar bizim canımızı ne kadar acıttıysa biz de onların canını acıttık ve hiçbir şey söylemedik! Solcu cenahı sağcı polisler, sağcıları da solcu polisler sorguluyordu. Ben Mamak’ta sorgulanırken, POL-DER’li polisler gelip ağzıma silah dayayıp, “Yoldaşımız Zeynel Abidin’i işkencede öldürdüler. Biz de seni öldüreceğiz.” demişlerdi.

 

 

"ÇELİK DOLABIN İÇİNE KOYUP ELEKTRİĞİ ÖYLE VERDİLER"

Bunların belki yazılması, çizilmesi gerekir; ama ben bu hatıraların bende kalması gerektiğini düşünüyorum. 13 Ağustos 1982'de idam edilen Ali Bülent Orkan'a yanımda işkence yapmışlardı. (Gözleri hafiften buğulanıyor) O şehitler bizden daha çok acı çekip, darağacına yürüyenlerdi. Gerçek kahramanlar da onlardı. Taciz dışında her şeyi yaptılar bize. Aklınıza gelmeyecek işkenceleri yaptılar. Elektriği, çelik dolabın içine bizi koyduktan sonra vermenin kendileri için daha faydalı olacağını bile düşünüp, bunu bile denediler. Benim canımı acıtacak tek şey orada başkalarına iftirada bulunmak ve suçlamak olurdu ki bunu yapmadığım için benim canım yanmadı! Ama bize "başkanım", "ağabey" diyen her insanın çektiği eziyeti izlemek, eli kolu bağlı kalmak yüreğimi yaraladı.

O “ölüm” o kadar tatlı ki bazen, intihar etmekle ilgili zerre kadar açık bir kapı bulamadım, onu bulsam ben Mamak’ta kesinlikle intihar ederdim. Çünkü konuş konuşamıyorsun, dayan dayanamıyorsun. İşkencede “aslandı, kaplandı” laflarını bırakın; ancak 12 Eylül’ün işkencesini yaşayan o işkencehanelere girip ölümü göze alan tüm ülküdaşlarım; onların herbiri Allah’ın aslanıydı!

"GÜN IŞIĞINI GÖRMEDEN UYUYAMIYORUM"

Binlerce insan işkenceden geçti. Yaşadığı işkence sonucu ölenler oldu, sakat kalan arkadaşlarımız oldu. Kocaman bir kuşak işkenceye girdi. Binlerce insan işkence gördü. Yugoslavya’da Boşnak kamplarında gördüğümüz insanlara üzüldük; ama Mamak’ta 12 Eylül’de insanların hali daha beterdi. Bu sol için de geçerliydi. Mustafa Pehlivanoğlu, Ali Bülent Orkan, Selçuk Duracık, Hasan Esendağ ve hepsini tüm şehitlerimizi anıyorum. İşkencehanelerde ateşten gömleği tenleriyle söndüren tüm ülküdaşlarımı anıyorum.

Vicdan azabı duyulacak elbette çok şey var. Ben 38 yıldır gün ışığını görmeden uyuyamıyorum. Kim derse ki, “Ben vicdan azabı çekecek bir şey yapmadım”, yalan söyler. Yaklaşık, 2200’ü ülkücü, 2800’ü devrimci olmak üzere 5 bin insan hastalıktan ölmedi. Bu insanların hepsinin anaları, babaları vardı. 5 bin canın gitmesinde herkesin vebali vardır. Ben böyle düşünüyorum.

 

"KİMİN BAŞINI İSTEDİLERSE, TEKBİRLER İLE GÖNDERDİK"

Ölüm kendiliğinden gelince çekinecek bir şey yok; ama “idam” başlı başına soğuk bir sözcük. İddianameleri aldık baktık ki “idam!”, “idam!”, “idam!”... Arkadaşlarımıza, “Herkes bugün bir idam komasına girsin” dedik. Komalarımız vardı bizim. Tahliye koması, mahkeme koması gibi. Mahkemeye tahliye olmak için gidersiniz; ama tahliye olamadığınızda tahliye komasına girersiniz. “Herkes bugün kendisini bir assın!” dedik.

O gün kimse konuşmadı. Herkes kendisinin idamını düşündü. Urgan boyunlara geçti, üç beş dakika nefessiz kalındı, sonra da sallanıldı. Gündüz oldu, oturduk hep beraber. 

Bir arkadaşımız sehpada, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyeceğini söyledi. Diğeri sehpada, “Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin” diyeceğim dedi. Bir diğeri aynısını söyleyip, sehpaya kendisinin tekme atacağını belirtti. Sonra, “Bunu ilmihalcilerimize sormamız gerekir, intihara girer mi?” diye tartışma başladı bir anda. İdamı değil bu şekilde infazın intihar olup olmayacağını tartışmaya başladık. İdam soğukluğunu yavaş yavaş kaybediyordu; idam lafı çürüyordu, çünkü hem parçamız hem tartışmamız olmuştu. Sonuçta, hepimizin son muradının Kelime-i Şehâdet olduğu, Allah’a bunun için dua ettiğimiz üzerinde düşünceler toplandı ve “Ne mutlu ki böyle bir ölümle karşı karşıyayız” dedik. İddianamelerdeki idamların soğukluğu, kaygısını, etkisini koğuşlarda böyle kaybettik. Kimin başını istedilerse tekbirlerle gönderdik!

"BİZİM İDEALİMİZ SÜMER SOKAK'TA ŞEHİT OLMAKTI"

1980 sonrasındaki gençlik 80 öncesi gençlik gibi korunma ve yok etme düşüncesiyle gelişmedi. Eski gençlik savaşa koşullanmış bir gençlikti, böyle olmamalıydı; ama böyle olmuştu. 80 sonrası kuşak on yılın ilk yarısında teknolojiyi kavrayan bir gençlikti, rahat ve huzurluydu; ancak bugünün gençliği daha farklı bir durumda. Yabancı dili var, bilimle haşır neşir. Bizim idealizmimiz Sümer Sokak’ta şehit olmaktı. Hatta kurşunu alnımızın ortasından yemekti. Ama şu da var ki; bizim gençliğimiz milli değerlerine sahip çıkma düşüncesini taşıyordu. Bugünün gençliği daha gerçekçi belki; ancak biz paraya önem vermiyorduk, maneviyattı önemli olan. Kuru ekmeği paylaşmak, en büyük serveti paylaşmaktan kutsaldı bizim kuşak için. Paramız olmasa da teşkilatın kirasını karşılamak için kendimizle savaş verirdik.

"DEVLETİMİZİ AİHM'E ŞİKÂYET EDEMEZDİK"

Her iki tarafa da gerçekten yazık oldu, keşke konuşarak halletseydik. Gençliğin enerjisini toprağa verdiler. Herkesin bu memleketi için kabulleri vardı ve onun için mücadele etti. Biz de, onlar da bunun için kavga verdik. Biz kendimizi kanın içinde bulduk. O dönemin şartlarında bundan kaçamıyorsunuz. Bu yaşadığımız işkencelerden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden yetkililer geldi. İşkence konusunda Türkiye'de nelerin yaşandığını sormak yaşadıklarımızı dinlemek için. Oturduk ne yapacağız, diye düşündük. Şikâyet edemezdik ki. Sonuçta ülke bizimdi evet çok işkence yaşadık; ama bunları birbirimize, bizi bizim gibi algılamayacak olanlara yaramızı açmak ülkeye zarar verirdi; o nedenle AİHM ile görüşmeme kararı aldık.

"TRAJİ KOMİK OLAYLAR DA YAŞANDI"

Biz ülkücü olduğumuz için yargılandığımızı düşünürdük hep. Muhtemelen solcular da benzer şeyleri düşünüyorlardı. Bir arkadaşımızı cinayetle yargılayıp, dört defa idam vermişlerdi. Dört defa idam alan arkadaşımız geldi, “Allah Allah diğerlerini adam yerine koymadılar” demişti.

Benim kuşağım çok ciddi işkencelerden geçti; ama ben en ilginç işkenceyi Denizli’de gördüm. Denizli’de kulaklarıma kulaklık takıp hani eski radyolarda istasyon ararken çıkan acayip bir ses var ya: “Von! Von! Von!” diye öyle bir ses verdiler. Biz tezgâha girmeden önce birtakım eğitimlerden geçmiştik; ama onu hiç yaşamamıştık. Halâ onu niye yaptılar anlamadım meselâ, bana o uygulama çok ilginç gelmişti.

12 Eylül’ün trajikomik olayları da olmadı değil. Çıktıktan sonra romatizma ağrıları nedeniyle kollarımda uyuşmalar başladı ve ağrılarım oldu. Hastaneye gittim. Koluma sanırım sinirlerin durumunu anlamak için elektromanyetik dalgalar verip hissedip hissetmediğimi sordu oradaki bayan. Bayan görevli, “Beyefendi hissediyor musunuz?” diye üst üste sordu; ama ben elektriği maalesef hissedemedim. En son kolum kasıldığında, “Beyefendi kolunuz kasılıyor artık, hissetmeniz lazım, hissetmiyor musunuz?” dedi.

Ben de, “Evet şu an hissedebiliyorum, minik bir gıdıklanma var” dedim. Görevlinin bakışındaki ısrar üzerine de, “Vücudum elektriği kaldırıyor, küçükken parmağımı prize sokarmışım” demek zorunda kaldım. (Gülüyor…)

"ÜLKÜCÜDEN DEVRİMCİYE İŞKENCENİN SİSTEMATİĞİ"

1984’te Mamak’tan sorgu için İzmir’e götürüldüm. İzmir Emniyeti’nde 3-4 kişilik bir TKP’li grup vardı. Sorgucuyla diğer polisler farklı olurdu. Sorgu daha uzman polislerin işiydi. İzmir’den Ankara’ya gönderilmeyi bekliyordum. O grupla hücrem karşı karşıyaydı. Sorguya götürüp getirirlerken birbirimizin varlığından haberdar olduk. Birgün sorgudan gelirken ben bunlara laf atıp, “Geçmiş olsun” dedim. Cevap vermemeleri üzerine, “Bugün benimle konuşmazsınız; ama yarın sorguda konuşursunuz” diye de ekledim. Konuşmamaya devam ettiklerini görünce “İyi o zaman dinleyin”, dedim ve işkencenin sistematiğini, işkenceciye yapılacak işkenceyi anlattım.

İnsanın canı yanarken, işkencecinin de canının yanabileceğini anlattım. Grubun içinde tek bir bayan olduğunu duymuştum, önce ona en şanslılarının kendisi olduğunu ve acıya erkeklerden daha fazla dayanabileceğini söyledim. “Size şunu yaparız, bunu ederiz” gibi tehditlerin hiçbirini ciddiye almamalarını, bunu yapamayacaklarını söyledim. Ceryanın, insanın konuşması için yeterli olmadığını, ceryan yemeden de psikolojik olarak iflas etmiş insanın konuşacağını bastıra bastıra anlattım. Elektrikten ve her türlü işkenceden korkmanın anlamsız olduğunu ifade ettim. “İyi polis-kötü polisle” işkencedeki insana dünyada bir tek onun kaldığı hissettirilir. Öncelikle böyle düşünmemelerini, teslim olmaktan başka hiçbir çıkar yol olmadığı yalanına asla inanmamalarını anlattım. “Bize neden bunları anlatıyorsun” diye sordular. Onlara, “Biz size düşmanız; ama burada tek bir düşmanımız var, o da işkencedir. Ben kendimin de sizin de sorgulanmasını ve mahkûm olmasını istemiyorum” dedim. Bir tanesinin üniversite sınavlarında Türkiye ikincisi olduğunu öğrendim. Pırlanta gibi bir genç yani. O çocukların ne olursa olsun işkenceye karşı ayakta durmalarını istedim; en sonunda da “Direnen liderleriniz yok mu, onları düşünün” dedim.

"RAHATLAMAK İÇİN KARŞIYAKA MEZARLIĞI'NA GİDİYORUM"

Ben Erdal Eren’in yaşı tutmadığı halde yanımızdan idama götürüldüğünü biliyorum. Halil Esendağ ve Selçuk Duracık Manisalı ülküdaşlarımızdı. Suçu işlediklerinde onların da yaşı 17’ydi. Karşıyaka Mezarlığı’na arkadaşlarımı ziyaret etmeye gidiyorum. Onun için gelenleri gördüğümde yanlarına gitmemem mümkün değil; çünkü biz orada acıyı birlikte yaşadık.

Ulucanlar’da idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu arkadaşımdı, Erdal’ın biraz ilerisinde yatıyor şimdi. Ankara Emniyeti'nde öldürülen Zeynel Abidin, Mustafa’nın ayak ucunun az ilerisinde yatıyor. Mustafa Pehlivanoğlu 8 Ekim’de idam edildiğinde soldan da Necdet Adalı’yı idam etmişlerdi. Pehlivanoğlu Balgat Olayı’ndan, Adalı da İsmet Paşa’da üç arkadaşımızı şehit etmekten aldı. Şimdi Pehlivanoğlu’nun iki mezar yanında Necdet Adalı yatıyor. Ali Bülent Orkan da orada... Benim bir ayağım hep oralardadır. Haftada en az bir kere bazen iki kere rahatlamak için oraya gidiyorum.

"GÜNEYDOĞU'DA KİLİT, İNSANLARIN PSİKOLOJİSİ"

Anadolu Kürdüyle Irak Kürdü arasında bir ayrım varsa bunu gözardı etmemek gerekiyor. Güneydoğu’yu düşünürken karşıt psikolojiyi gözönüne almanız gerekiyor. PKK’nın yoğunluk kazandığı dönem 1977-78’di.

1984-85 PKK’nın devlete isyan ettiği dönemdir. Bakın, burada polis, silahının kabzasıyla vursa devlete düşman olmazsınız ama orada “Ne yapıyorsunuz?” dese “Devlet değil mi?” diye sorgulamaya kalkarsınız. Her şeyden önce psikolojik olarak bunun Güneydoğu’da yenilmesi gerekiyor. Ekonomiden, siyasetten önce Güneydoğu sorununun çözümü bence psikolojiktir.

 

 

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları'nı ve Gizlilik Sözleşmesi'ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

BU EKRANI KAPATMAK İÇİN TIKLAYIN!
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!(0)
* Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!