Nihal Bengisu Karaca
Nihal Bengisu Karaca 02 Mayıs 2017 Salı, 00:44:2808:44:37 Tüm Yazıları »
Türkiye’nin ‘işçi’ ile imtihanı

 

Dün yurtta ve cihanda gündem 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ydü. İşçi Bayramı bütün dünyada hem kutlandı, hem de eylemlere ve polis müdahalelerine sahne oldu.

Paris yürüdü; protestolara, 1 Mayıs’ı kendi programını anlatmak ve 2. turu henüz yapılmamış cumhurbaşkanlığı seçimleri için kullanmak isteyen siyasetçilerin, partilerin kampanyalarına sahne oldu.

Havana’da Fidel Castro sonrası ilk 1 Mayıs söz konusuydu, yüz binler sokaktaydı.

Yunanistan’da işçiler parlamento binasının önünde buluştu. Protesto da vardı, eylem de.

Venezüella’da protestolar Maduro’nun hemen 1 Mayıs öncesinde işçi ücretlerine yaptığı % 60 zamma rağmen sürdü.

İstanbul da birçok dünya kenti gibi ayaktaydı 1 Mayıs için. 31 bine yakın polis görev yaptı. Taksim ise “izinsiz çıkış” yapmaya çalışan eylemciler ile polis arasında malum türde nahoş karşılaşmalara, 207 kişinin gözaltına alınmasına sahne oldu. Kanlı 1 Mayıs’ın ve biraz da Gezi eylemleri ile başlayan ve sol örgütlerin ipleri eline geçirmesiyle 16 gün süren “Taksim kalkışması”nın hayaleti nedeniyledir ki Taksim Meydanı, sabah 05.00’ten itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydana çıkan sokakların tamamı kapatılmıştı. Sadece Taksim değil ucu Taksim’e çıkan bazı caddeler de kapatılmıştı. Kimi hatlarda toplu taşıma durdu, metrobüs, metro, vapur, motor, füniküler sistem...

İşçileri temsilen meydanlara çıkan DİSK, KESK gibi örgütlerin itiraz ettikleri konuların başında yeni “kıdem tazminatı” düzenlemesi vardı. Taşeronlaşma ve özlük hakları, iş sağlığı ve iş güvenliği konuları hakeza. Hayati konuların yanında, en önemlisi işçinin “hayat” hakkı.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi isimli bir platformun verilerine göre mart ayında en az 148 işçi hayatını kaybetti. 2017’nin ilk üç ayında en az 441 işçi öldü.

Aynı platform 2016 yılında 1970 işçinin “çalışırken” yaşamını yitirdiğini rapor ediyor. Bu rakamın 2016’yı, Türkiye tarihinde en çok işçi ölümü gerçekleşen yıl yaptığını da ekleyerek. Yaşamını yitirenlerin 1682’si işçi ve memur, 288’i ise çiftçi ve esnaf. Bu rakamın içinde 56 çocuk, 110 kadın ve 96 göçmen var. En çok ölüm 442 rakamı ile inşaat sektöründe olmuş. 389 işçi tarım, 265 işçi taşımacılık, 124 işçi ticaret/büro, 109 işçi belediye, 96 işçi metal ve 73 işçi maden sektöründe çalışırken hayatını kaybetmiş. Bazen iş kazası diye tabir edilebilecek nedenlerle bazen de işverenin sağlaması gereken standartları ve kriterleri ihmal etmesinden ileri gelen dolaylı cinayet diyebileceğimiz nedenlerle.

AB müktesebatının Türk mevzuatına aktarıldığı dönemde Sosyal Politikalar ve İstihdam faslı bir türlü tam olarak açılmamıştı. Ancak 4857 sayılı İş Kanunu önemli konulardaki direktifleri kapsayacak şekilde hazırlanmıştı. Fakat yasal açıdan hâlâ önemli eksiklikler mevcut. Daha önemli sorun, yürürlükteki iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı etkin bir biçimde uygulanmıyor.

Bütün bunlar olurken biz her yıl sadece Taksim Meydanı’nı tartışıyoruz.

Diyeceğim o ki, keşke ülkenin yakın geçmişte yaşadığı zor dönemler olmasaydı da içimizden geçen şu cümleyi fısıltıyla değil daha yüksek sesle söyleyebilseydik: Beton çölüne dönüştürülmüş Taksim Meydanı ne işe yarıyor? Bu haliyle zaten, sadece bu tür kutlamalar, toplanmalara uygun değil mi? Bunun dışında ne göze, ne dünya ve dünya dışı herhangi bir varlığın estetik beğenisine hitap edecek bir yanı var. Binlerce metrekarelik alan, “Gel üzerimde horon tep, halay çek” diyor. 30 binin üzerinde polis yine çalışsın provokatörler affedilmesin, etraftaki dükkânlara zarar gelmesini engelleyecek bariyerler yine kullanılsın. Cam çerçeve indiren vandallara göz açtırılmasın ama meydan açık olsun. Çok mu zor sahiden bu süreci yönetmek? Daha önemlisi sistem bu kadarını borçlu değil mi, her Allah’ın günü o çarkların altına giren ve düzeni ayakta tutan dişlilerine?

İşin doğrusu, normal şartlarda evet, borçlu. Hem de sendikasına, siyasi çizgisine bakmadan. Hepsinden bağımsız olarak. Çünkü üretim araçlarına sahip olanın işçinin nerdeyse tüm hayatına sahip olmasını dayatan bir sistemin parçası olmak, yılda hiç değilse bir günü borçluluk hissiyle geçirmeyi gerektirir. Normalde.