Uzayda yaşayan belli ırklar veya ütopik toplumlarla insanların mücadelesine odaklanan, bundan da yeri geldiğinde siyasi, felsefik ve referanslarla dolu evrenler çıkaran bir alan. Uzay operası filmi, “Yıldız Savaşları” ile bilinse de 1956’da “Yasak Gezegen” ile külliyatımıza girdikten sonra 2009’da “Avatar”ın medeniyet-ilkellik çekişmesinin yönünü ‘avatar olma’ düşüncesinin üzerinden günümüze uyarlamasıyla yenilenen bir alt tür. “John Carter: İki Dünya Arasında” da belli ki James Cameron’ın filminin açtığı yolda, onun ‘hareket yakalama’ odaklı görsel efekt teknolojisiyle ilerlerken fazla engele takılmadan kendi özgün dünyasının tuğlalarını zekice yerleştiren bir bilimkurgu seyirliği sunmayı beceriyor. Sadece alt türün özelindeki ‘destansılık’ düşüncesini yüzde yüz anlamda karşılayamayan yönetmeninden ve John Wayne kıvamındaki kaslı kahraman figüründen çekiyor gibi. Lafın özü “John Carter: İki Dünya Arasında”, alanında “Avatar” kadar günümüze uygun ve felsefik bir noktaya açılamasa da 2000’lerin “Yıldız Savaşları” olma konusunda bir hayli iddialı.

‘Tarzan’ külliyatından tanıdığımız Edgar Rice Burroughs’un ‘A Princess of Mars’ (Mars Prensesi) adlı dergi serisine konu olan, 1912 tarihli kısa bir hikayesinin sinema temsiliyle karşı karşıyayız. “Bir Böceğin Yaşamı” (“A Bug’s Life”, 1998), “Kayıp Balık Nemo” (“Finding Nemo”, 2003) ve “Vol.İ” (“WALL·E”, 2008) ile dikkat çeken Pixar’ın has animasyoncusu Andrew Stanton’ın yönetmenliğinde, gerçek bir ‘destansı bilimkurgu’ örneği karşımızdaki.

Uzayda insan-uzaylı ırk mücadelesini ele alan bir alt tür

Belki tanıtımlardan veya öykünün özetinden yanlış anlaşılabilir, ancak ‘uzay’daki canlılarla mücadeleye girerken mekan olarak orayı kullanan süper kahraman filmlerinden biri değil “John Carter: İki Dünya Arasında” (“John Carter”). Yani ‘Flash Gordon’ ve ‘Superman’ gibi kendini kabul ettirmiş merkezi çizgi roman karakterlerinin bir yenisi sunulmuyor burada. Aksine Disney’in 250 Milyon $’lık bütçe ile yapmak istediği zor oluşturulabilecek bir evreni ‘uzay operası filmi’nin içinde canlandırmak. Tabiri caizse George Lucas’ın 1977’de “Yıldız Savaşları” (“Star Wars”) ile gerçekleştirdiği ‘hayal’in bir benzerini tuvalde görmemizi sağlamak.

Bu da “John Carter: İki Dünya Arasında”nın belli klanların birbiriyle çatışmasıyla yönetilen imparatorluk veya padişahlığa yakın bir düzenin inşaatına kafa yormasını sağlamış. En kısa tanımıyla onlardan ‘baskın’ olanın tahtı ele geçirdiği ‘mars’ ya da ‘uzay’ portresinden çıkan ‘kendi özgü kuralları olan bir vizyon’ burada izlediğimiz. Uzay operası dediğimiz, evrenin farklı bölgelerinde, genelde bir zemin üzerinde yaşam süren ırkları ve onların mücadelelerini öne çıkaran, araya da bizi temsilen birkaç insan sokan bir alt türdür. Bu alanın içinde gördüklerimizin, gerçekliği kesin olmadığı için ‘soap opera’ (pembe dizi) ile akrabalık kuran bir ‘gerçek dışı’ dokuyla servis edildiği bilinir

Avatar”ın etkisini her açıdan taşıyor

1956 tarihli “Yasak Gezegen” (“Forbidden Planet”) ile Hollywood’daki A sınıf yolculuğuna başlayan bu alan, oradaki Shakespeareyen zemini veya robot teknolojisinin yenilikçi yapısını kullanmıyor burada. Hatta “Yıldız Savaşları”nın da teknolojisine çok yakın durmuyor. Filmin sadece savaş sahneleri, destansı dokusu, kovalamaca sahneleri, düello sahneleri ve mekan tasarımlarıyla Lucas’ın fenomeninden aldıkları dikkat çekerken, ırklar açısından da kaynağına ‘sadık’ durduğu gözüküyor.

Ancak daha ziyade “Avatar”ın (2009) yeni nesil, Matrix jenerasyonuna uygun uzay operası filmi geleneğinden beslenmiş “John Carter: İki Dünya Arasında”. ‘Bu da ne demek?’ diye soracak olursanız, şu cevabı verebiliriz: Filmin artık eskiyen, 1980’lerde tavan yaptıktan sonra geriye çekilen ve yerini ‘bilgisayar zihni’ne bırakan robot teknolojisinin tamamen ortadan kalktığı ‘bilimsel gelişmeler’le hareket ettiği çok açık. Bunun arkasına insan-yerli mücadelesinde “Maymunlar Gezegeni”vari (“Planet of the Apes”, 1968) bir keskinlik bulundurmaması ve elbette “Avatar”ın hareket yakalama teknolojisinden çıkardığı ‘uzaylı yaratık’ devriminin bir yenisini içinde barındırması da eklenebilir.

Bu açılardan teknolojik bir cümbüş bizleri bekliyor, bunu inkar edemeyiz. Ancak “John Carter: İki Dünya Arasında”nın, kaynak aldığı hikayenin 1900’lerin başında yazılması sebebiyle iç savaş emektarı bir askerin ya da kovboyun izini sürmesi, geri kalmış bir milliyetçi bilinci beraberinde getirmiş. Fakat buradan çıkan metinsel sonuçla anti-militarist bir damarın filizlendirmesi, western türünün ilk dönemindeki ‘İç Savaş western’i’ furyasına darbe vurmasını sağlamış. Hatta bu melez omurgayla “Kovboylar ve Uzaylılar” (“Cowboys & Aliens”, 2011) ile akrabalık kuran film, ondaki ‘B sınıf’ öğelerden de özellikle uzak durmuş.

Kahraman tercihi, temasal açılımları ve savaş sahneleriyle eleştirilebilir

1800’lerin sonunda geçen H.G. Wells eserlerinde gözüküp şimdi zamanı dolan steampunk görünümlü icatları da çok fazla kullanmaması, geçtiği döneme rağmen sevindirici bu alt tür ürününün. Zira bir anda belli bir ‘büyülü obje’ sayesinde ışınlanabilme fikriyle, uzay operası alt türünün efsanelerinden ‘Star Trek’ (1966) serisinin hakim bir motifini hatırlattığı görülebiliyor “John Carter: İki Dünya Arasında”nın. Yeniden doğum, reenkarnasyon gibi temalar fazlaca ‘mars’ ile ‘19. Yüzyıl ABD’si’ arasında mekik dokurken, paralel evren kavramının sanki sonraki filmlere saklanarak dışarıda bırakılması, filmin seriye dönüşmesi halinde ilerleyen dönemde bu 2000’lerin okumaya açık popüler kelimesine aşina olacağını kanıtlıyor.

Andrew Stanton imzalı eser, sanki ‘uzay operası filmi’ formülünden veya yarattığı dünyadan değil de kullandığı ‘John Wayne’vari kaslı kahraman prototipinin eskiliğinden bir ‘gıdım’ çekiyor gibi. Bu da onun; ‘aksiyon-macera’ iskeletinde bir noktaya kadar yükselip “Avatar”ın hasarlı olduğu ‘seviye’nin biraz altında tıkanmasını sağlarken, ‘Conan’vari karakter kartonluğunu da bir yere kadar idare etmesini mümkün kılıyor. Bunun yanında Stanton’ın destansı sahnelerdeki ‘özen’inden ziyade efektlerin ihtişamını hissettirmesi de çıtayı yükseklere koymasını engellemiş. Uzayda geçen bir ‘Yüzüklerin Efendisi’ne (‘The Lord of the Rings’) açılma arzusunun hiç harekete geçmemesi bunun en önemli nedenlerinden.

Medeniyet uzayda gelişiyor

Fakat nihayetinde kendi dilini konuşan yaratıklardan melez uzaylılara, telekinetik güce sahip insan kılıklı ötekilerden devasa hayvanlara ve hatta John Carter’ın medeniyet konusunda western sularının dışına çıkmasına kadar gerçek bir metinsel motivasyon da salgılıyor “John Carter: İki Dünya Arasında”. 19. Yüzyıl dünyasını mavi filtreyle kavrayıp ‘yapay’laştırırken, marsı ise ‘çölün toz rengi’ni diyaframı kısıp içeriye geçirerek fazlasıyla ‘doğal’ hale getiriyor. Dünyanın gerçeğinin o yöne kaydığını vurgulamak isterken uzay operasındaki ‘icat’ların gelişmişliğini öne çıkarıyor.

Film sinemaskopta oluşturduğu farklı ve özgün uzay operası evreniyle ise ‘robot’suz, yeni ‘teknoloji’ ürünlerinin katkısıyla zaman zaman altı filmlik ‘Yıldız Savaşları’ serisi, “Dune” (1984) ve “Riddick Günlükleri” (“The Chronicles of Riddick”, 2004) nostaljisi yaratırken alt türün yeni milenyumdaki çöp şubesi “Serenity”nin (2005) bir hayli uzağında konuşlanıyor. Taylor Kitsch ise sırıtmadan duruma ayak uyduruyor ve ilkellik-medeniyet çekişmesinde bunlardan ikincisini seçerek Sanayi Devrimi eşiğinin ‘paralel evren’de atlanmasına öncülük ediyor. Tabii son bir not olarak westen-bilimkurgu kırması ürünler içinde kendine özgü bir ‘İç Savaş western-bilimkurgusu’ füzyonu oluşturduğunu da ekleyelim “John Carter: İki Dünya Arasında”nın.

FİLMİN NOTU: 6.5

Künye:

 

John Carter: İki Dünya Arasında (John Carter)

Yönetmen: Andrew Stanton

Oyuncular: Taylor Kitsch, Lynn Collins, Samantha Morton, Mark Strong, Willem Dafoe, Thomas Haden Church

Süre: 132 dk.

Yapım yılı: 2012

 

ŞAŞKIN’LIKTA SON NOKTA!

Devil and Daniel Webster”, “Heaven Can Wait” ve “Bedazzled” gibi örneklerini gördüğümüz şeytana ruhunu satan bir bireyin üzerinden yürüyen ve bizde 1988’de “Arkadaşım Şeytan” ile işlev veren ‘fantastik-komedi’ formülünün 2012 şubesiyle yüz yüzeyiz. “Seninki Kaç Para” beklendiği üzere bundan ne A sınıf, ne de B sınıf bir iş çıkarabilmiş. Aksine tepeden tırnağa ‘ulusal çöp’ örneklerimiz arasına girmeyi hak eden, 1960’lar Türkiye’sinden çıkmış ucuz ve kopya bir uzun metrajlı dizi izlenimi yaratıyor. Bu noktada o klişe ‘peki ya güldürüyor mu?’ sorusunu sormak ise komedi filmi külliyatı için ‘hakaret’ anlamına geliyor.

Son dönemde artan film sayımıza doğru orantılı olarak Hollywood’da daha önce devreye girmiş formüllerin, alt türlerin ve melez türlerin de bir hışımla ülkemiz sinemasına sızmaya başladığı apaçık ortada. “Seninki Kaç Para” da “Gelecekten Bir Gün” (2010) ve “Eşruhumun Eşzamanı” (2012) ile birlikte ‘fantastik-komedi’ alanında faaliyet gösteren güncel komedi filmlerimizden. Ama elbette böylesi ‘farklı yollar’ arttıkça, onların içindeki ‘formül’ denemeleri de bize uğramaya başlıyor.

1940’larda Hollywood’da örneklerini gördüğümüz bir fantastik-komedi formülü

“Harbi Define” (2010) ile tabiri caizse ‘şapsal mizah’ anlayışı ve üçüncü sınıf TV dizisi kıvamındaki yönetmenlik geleneği ile bildiğimiz Hakkı Görgülü ise ne hikmetse beyaz perdede ikinci işini vermiş. Bu konuda bir ekolden söz etmek mümkün olmaz diye umuyoruz. Zira karşımızda 2000’lerin başında gördüğümüz ‘medyatik figürler’in katkısıyla yürüyüp ‘trajikomik’ duruma düşen tür örneklerinin bir yenisi duruyor.

“Seninki Kaç Para”, Hollywood’da “Devil and Daniel Webster” (1941), “Heaven Can Wait” (1943), “Bedazzled” (1967) gibi örneklerini gördüğümüz ‘şeytanla anlaşma yapma fantastik-komedisi’ alanında faaliyet göstermenin peşine düşmüş. Bu düşünceyi de muhtemelen bunlardan sonuncusunun güncel yeniden çevrimi “Şaşkın”ın (“Bedazzled”, 2000) varlığını bildiği için üretmiş.

Görüntü yönetmeni dediğin kameraman değil midir ağa?

Zaten filmi ‘kopya’ yapısından ziyade alanındaki faaliyetleriyle masaya yatırmak lazım. Türkiye’de henüz komedi becerisini uygulayan birey sayısı bir elin parmaklarına bile ulaşmamışken, burada ‘dramatik yapı’nın, ‘karakter yaratma’nın, ‘müzik besteleme’nin, ‘kurgu’nun ve ‘sinematografi’nin ne olduğunu bilmeyen bir bütün sunmak zor değil.

Ancak filmin onu da bir şekilde belki 60’lar Türkiye’sinde Lütfi Ömer Akad bize bazı şeyleri öğretmeden önce hakim olan; ‘görüntü yönetmeni kameraman değil midir zaten ağa, uzatmaya gerek var mı?’ veya ‘kurgu dediğin nedir ki, dizgi işte dizeceksin görüntüleri olacak bitecek’ gibi görüşlere sahip geri kafalı bir ideoloji ile uyguladığı çok açık.

Sinema kariyeri olmayan oyunculara yüklenmek zorunda kalmış

Bu da “Seninki Kaç Para”nın, tek boyutlu müzik bindirmeleri bir tarafa, acemi kurgu geçişleri, ayrışmayan ses skalası, çiğ renklere mahkum sinematografi ve beyaz pudradan öteye gitmeyen yaşlandırma makyajından inşa edilmesini sağlamış. Başta Vatan Şaşmaz olmak üzere bütün oyuncuların ‘karakter’ olmadan, hatta ‘tip’e bile benzemeden sanki bir ‘hikaye parçası’ gibi sahnenin ortasına yollanmaları ise filmin onların ‘belden aşağı’ ya da ‘referans’ odaklı esprilerine bağımlı kalmasına yol açmış. Bu kolaycılığın izinde eldeki eserin çöp düzeyine yakın bir noktaya ulaşıp bizi şaşırtmadığını söyleyebiliriz aslında.

Zira Türk sinemasının yoğun üretim ağındaki ‘aşağı ürün’lerden bir yenisiyle daha yüzleşme onurunu yaşarken, ‘yumurta kırma’ ve ‘kaza’ sahnelerindeki ‘acayip’lik için de ‘dikkat!’ demeden geçmek olmaz. Ama her şeye rağmen filmin, dilenci kadın tiplemesi, monolog sahnesi ve final repliği dışında fazla ‘akla zarar’ an bulundurmaması, “Kukuriku: Kadın Krallığı” (2010) ve “Bendeyar” (2011) gibi bu konuda kült adayı örneklerin yanında sadece üçüncü sınıf TV dizisi görünümüyle sırıtmasını sağlamış. Peki bu iyi bir özellik mi, yoksa kötü bir özellik mi? İşte onun kararı size ait.

FİLMİN NOTU: 1.7

Künye:

 

Seninki Kaç Para

Yönetmen: Hakkı Görgülü

Oyuncular: Vatan Şaşmaz, Fulden Akyürek, Azer Bülbül, Melih Oğuzhan, Hüseyin Aksen

Süre: 97 dk.

Yapım yılı: 2012

 

KORKU TARİHİNİ YANLIŞ OKUMUŞ

Diğerleri” sonrası sayısı artan, gotik mimarili demode perili ev filmlerinin bir yenisi dersek herhalde yanlış yapmış olmayız. “Siyahlı Kadın”, klişe tekinsiz isminden başlayıp Daniel Radcliffe’in baba karakterindeki sorumluluk duygusuna kadar gerçek anlamda sinemanın erken dönemindeki bu alt-alt türün örneklerini yeniden canlandırmak istemiş. Bu da 60’larda William Castle, Roger Corman ve Mario Bava’nın el atıp dönüştürdüğü bu olgunlara uygun ‘mükemmeliyetçi sanat yönetimi’ içeren alanın ‘el değmemiş demode örnekleri’ne ‘ham bir saygı duruşu’ temsili getirmiş. Böylece James Watkins, “Kan Gölü”nden sonra bir kez daha ‘belli bir eğilimi kopyala-yapıştır düşüncesiyle yeniden canlandırma’ işlevini ‘gurur’la üstlenmiş. Bu da kendisinin korku sineması adına sadece ‘çürük bir nostalji’ kokusu bırakmasına yol açmış.

1930’larda Universal’ın ABD’de ‘korku sineması’nı canlandırmasına istinaden İngiltere’de de ‘Hammer Film’, bir kısım tür mensubu film üretmeye başlamıştı. Bu da dişe diş bir rekabet ağı oluşturdu. 1980’lere kadar faaliyet gösteren şirketin şimdi geriye bakınca ‘klasikleşmiş’ bir ürünü olmasa da olabilecek bütün alt türleri arşınlayıp ‘hakimiyet’ini kanıtlaması, bir ‘marka’ya dönüşmesini sağladı. 2010’da sektöre geri dönen Hammer Film’in “Kanıma Gir” (“Let me In”, 2010) ile “Kiracı”dan (“The Resident”, 2011) sonra bize uğrayan üçüncü filmi “Siyahlı Kadın” (“The Woman in Black”, 2012).

İngiliz miras filminin bileşenlerini bir araya getiriyor

Sözü geçen ürünün, gerçek bir ‘İngiliz’ portföyüyle hareket edip Ciarán Hinds, Janet McTeer gibi ‘miras filmleri’nde görmeye alışık olduğumuz isimleri kadrosunda bulundurması ve Paul Ghirardani gibi öylesi filmlerde ‘sanat yönetimi’ne detaycılığını koyan bir isimden faydalanması tesadüf değil. Bu durum da James Watkins’in filmine doğrudan tesir etmiş. Gelecek ay izleyeceğimiz “Öbür Dünyadan”la (“The Awakening”, 2011) akraba ‘demode bir perili ev filmi’nin yolunu açmış.

“Kan Gölü” (“Eden Lake”, 2008) ile İngiliz korku sinemasında “Kurtuluş” (“Deliverance”, 1971) işlevi taşıyan ve onun bütün klişelerini kullanan bir gang film üreten yönetmenin, ikinci filminde de 60’larda dönüşüme uğramış 1920’ler ile 1950’ler arasında faaliyet gösteren bir alt-alt türün çerçevesini eline alması şaşırtıcı değil. Zira onun amacı bildik formülleri, kalıpları ve dönemleri ‘korku’ kelimesinin etrafında ‘A’ sınıfında canlandırmak.

Diğerleri” yanlış anlaşılmış olabilir mi?

Bu durum “Siyahlı Kadın”a yüzde yüz etki ederken, sözü geçen eserin Tim Maurice-Jones’un sinemaskop oranındaki sinematografisinden güç almasına kadar uzanmış. Hatta Watkins’in ‘ses’ efekti veya ‘görsel’ efekt kullanarak oluşturduğu sahnelerdeki aksesuar-kostüm-sanat yönetimi birlikteliği de bir hayli üç boyutlu. Ancak elbette bu durum bir film bütününü götürmeye yetmiyor.

Zira “Diğerleri”nin (“The Others”, 2001) bu ‘gotik’ mimarili 1900’lerin başlarındaki ‘aristokrasi’ yaşamlarını andıran alanı ‘gotik korku filmi’ne çevirmesindan itibaren demode perili ev filmlerinin sayısının artmasını neye bağlamalıyız bilemiyoruz. “Siyahlı Kadın”ın da daha ismindeki ‘klişe tekinsizlik’ten başlayarak bu yolda ilerlediği ve bir türlü modern korkutma yöntemleriyle, 1970’lerin ruhuyla yön değiştiremediği kesin.

Bu çağrıyı duyun!

Zaten yönetmenlik koltuğunda James Watkins’in olması bu duruma ‘şaşkınlık’ ile yaklaşmamızı engelliyor. Zira 60’larda Roger Corman’ın yüksek sanat yönetimi kailtesiyle stüdyo içine transfer olup olgun kitleleri de hedef alan ‘perili ev filmi’ni yıkma ve tersyüz etme anlayışını iyi etüt edemediği kesin. Ama “13 Hayalet” (“13 Ghosts”, 1960), “The Innocents” (1961) ve “Lanetli Ev” (“The Haunting”, 1963) gibi sade gerilime kayıp veya ‘canlanan ev’ düşüncesini harekete geçirip tarih sayfalarına adlarını altın harflerle yazdıran alt-alt tür ürünlerini izlememesi daha da üzücü!

Çünkü o dönemden çıkan sinema tarihini şekillendiren korku filmi örneklerinden ziyade, birkaç ‘bilinçaltı’ şaşırtmacası ile sürpriz son diyebileceğimiz yama bir andan güç alan açılış ve kapanış sekanslarıyla ilerlemiş “Siyahlı Kadın”. Bunun ortasını da ‘gotik mimari’ ile sarılmış, mükemmeliyetçi sanat yönetiminden destek alan koridorlarda yürüyen bir ‘Daniel Radcliffe fetişi’yle doldurmuş.

Bu da Watkins’in her ne kadar “Ölüm Bizi Gözetliyor”un (“My Little Eye”, 2002) senaryosunda imzası bulunsa da 2000’lerde yükselen İngiliz korku sinemasının fark yaratan isimlerden birine dönüşmesine yetmiyor. Hatta ‘Hollywood ürünü stüdyo işleri’ için kendisini işaret ettiğini anımsatıyor bir kez daha.

FİLMİN NOTU: 3.5

Künye:

Siyahlı Kadın (The Woman in Black)

Yönetmen: James Watkins

Oyuncular: Daniel Radcliffe, Ciarán Hinds, Janet McTeer, Liz White, Alfie Field, Alexia Osborne, Roger Allam

Süre: 95 dk.

Yapım yılı: 2012

 

POLİSİYE USULÜ ‘TEKSAS KATLİAMI’

Kontrolsüz bir seri katil filmi desek yeridir. Teksas’ta gelenekçi western konseptini karşısına alarak ‘Derin Amerika’ kokan ‘öldürme tarlaları’ lanetine eğilen “Teksas Ölüm Tarlaları”, bu zeminden kafası karışık bir polisiye izleği çıkartmayı becermiş. Bu da Michael Mann’in kızı Ami Canaan Mann’in objektifine ilk sinema eserinde bir ‘ruhsuz’luğun sirayet etmesini sağlamış.

Perdede boş bir tarlada yatan bir ceset görmek safkan bir polisiyenin içinde olduğunuzu düşünmenize yetiyor da artıyor bile. Bu durum sizi uzun süre oyalamasa da türün evreninde zaman geçirme arzusuyla etrafınızı sarıyor orası kesin. Ancak oradan çıkan ‘acaba cinayet araştırma filmi alt türüne mi açılacağız?’ düşüncesi zaman geçtikçe o kadar karmaşık hale geliyor ki ‘eldeki malzeme’nin içinden çıkamayan ‘taraf’ seyirci yerine filmin ta kendisine dönüşüyor.

Nasıl bir yapı kuracağını bilememiş

Normalde ‘polisiye filmleri’nin ‘katil kim?’ veya ‘dramatik yapının temelinde ne yatıyor?’ gibi düşüncelerle incelenmesine alışığız aslında. Ama Michael Mann’in kızı Ami Canaan Mann, sinemaskop oranında bu düşünceyi film bütününe yayabilecek bir şey üretememiş. Ne kısmen tecrübeli bestecisi ve görüntü yönetmeninden beslenmiş, ne de TV kariyerine sahip kurgucusundan herhangi bir ‘polisiye işlevi’ almayı becermiş. “Teksas Ölüm Tarlası” (“Texas Killing Fields”, 2011), adeta özündeki güzel fikrin peşinde bir oraya bir buraya yönelirken yolunu kaybetmiş.

Yönetmenin bu hakimiyetsizliği ve açılış sekansındaki ‘şaşkın kız’, ‘ceset’ ve ‘polisler’ çevresinde kurgulanması gereken ‘bilgilendirme’yi yapmamasıyla başlayan süreç, aynen o ışıkta devam etmiş. Belki “Teksas Katliamı”nın (“The Texas Chain Saw Massacre”, 1974) döneminden bir seri katil filmi ile bizleri yüzleştiriyor sözünü ettiğimiz eserin metni ve atmosferi. Ancak onun izinde yükselen Vietnam Savaşı sonrası dönemden sivrilen Derin Amerika düşüncesinin de köküne inilmemiş. Aksine birtakım olay yeri incelemeleri, birtakım cesetler, bir kısım polis ve aynı oranda suçlu tipli insanla ilerlemiş ele aldığımız yapıt.

Ele alınan fikri geliştirmek dramatik yapıların ana meselesi olmalı

Öyle ki David Lynch’in kızı Jennifer Chambers Lynch’in son filmi “Surveillance”daki (2008) yüksek ‘İkiz Tepeler’ (‘Twin Peaks’) etkisi, burada babası ile “Büyük Hesaplaşma”da (“Heat”, 1995) beraber çalışan bir yönetmen temsili olarak çıkmamış karşımıza. Aslında her iki film arasında hakimiyetsizlik açısından bir fark yok. Ancak Ami Canaan Mann’in Sofia Coppola gibi babasının kimliğinden uzak durma arzusunda bir zanaatkar olduğu apaçık ortada.

Ama onun ‘stilize’ duruşunu bünyesine yaklaştırmaması araba takip sahnesi gibi bölümlerde ters tepmiş. Bu da “Teksas Ölüm Tarlası”nın, yerlileri bile katilleştirdiği söylenen Teksas’taki 'bataklık'vari ‘öldürme tarlaları’nın efsanevi tedirgin ediciliğinin ötesinde ‘bir sinemasal sonuç' servis etmesini engelliyor. Zira projenin temelindeki fikir ‘yaratıcı’ gibi gözükse de, bunu geliştirme aşamasında çok fazla hamle yapmadığı kesin. Böylece Mann’in ‘görsel’ anlam yaratma beceriksizliğinin yanına ‘dramatik’ boşluk da ekleniyor.

FİLMİN NOTU: 4

Künye:

 

Teksas Ölüm Tarlası (Texas Killing Fields)

Yönetmen: Ami Canaan Mann

Oyuncular: Sam Worthington, Jessica Chastain, Jeffrey Dean Morgan, Chloë Grace Moretz, Sheryl Lee, Corie Berkemeyer

Süre: 105 dk.

Yapım yılı: 2011

 

B SINIF BİR SERÜVEN

Karayip Korsanları’ndan feyz aldığı çok açık olan, yeni döneme uygun bir ‘fantastik-macera’ serisi daha işlevlerine devam ediyor. Ancak Jules Verne’in romanından uyarlanan üç boyutlu “Dünyanın Merkezine Yolculuk”un arkasına takılan “Gizemli Adaya Yolculuk”, Disneyland’in simülatör gezilerinin dünyasını hatırlatmak dışında sinema evrenine herhangi bir katkısı olmayan bir B filmi.

Jules Verne’in her nesli doyuran bir çocuk romanı yazarı olması aslında günümüzde biraz rafa kalkmış gibi. Onun edebiyat geleneğindeki ‘fantastik-macera’ düşüncesi şimdilerde ‘tuval’ için bir hayli ‘geri’ kalıyor. Zira macera çoktan işlevini doldurmuş bir türken, bunun yanında 2000’lerde de onu ‘Karayip Korsanları’ (‘Pirates of the Caribbean’) serisi gibi daha melez, görkemli ve keyifli hale getiren ürünler mevcut.

1930’larda gördüğümüz efektler, kült espriler ve dar ölçekli bir evren

Zira bu alanın temelini oluşturan ‘farklı bir coğrafya’ya yolculuk konsepti, orada ‘korsan filmi’nin içinde ‘kılıç-büyü filmi’ kurallarıyla da harmanlanarak iyi değerlendiriliyor. Jerry Bruckheimer’ın bir Disneyland simülatör gezisinden üretip 2003’ten sonra fenomene ya da efsaneye dönüştürdüğü serinin bu ‘zeki karışım’ ile etkisini sürdürmeye devam etmesi ise şaşırtıcı değil. Belli ki ‘üç boyut teknolojisi’nden de destek alan “Dünyanın Merkezine Yolculuk” (“Journey to the Center of the Earth”, 2008) ve onun Verne’in ‘Gizemli Ada’ (‘Mysterious Island’) romanını işleyen yama devam filmi “Gizemli Adaya Yolculuk” (“Journey 2: The Mysterious Island”, 2012) da bu yolun yolcusu.

Hedef orada olduğu gibi çizgi film estetiğine yakın ‘tema parkı’ düşüncesinden faydalanıp seyirciye ‘dar ölçekte-sıkışmış’ bir serüven sunmak. Bu da bu filmi Dwayne Johnson’ın göğsünde top sektirdiği sahne ile ‘kült bir an’ bırakmasının yanında adanın genelini almadan girilen bir ‘simülatör gezisi’nin ötesine taşıyamamış. Zaten izlediklerimizin tamamı da “King Kong”un (1933) ‘canavar’ların, ‘dinozor’ların ya da ‘devasa hayvanlar’ın perdenin öbür tarafında görülmesini sağlayan tekniğinin (şimdilerde animasyona sıçrayan stop-motion animasyon geleneğinin), 80 yıl sonra üç boyutta canlanıp ‘B tipi’ görünüm vermesine yol açmış.

Luis Guzman ve Michael Caine dışındaki oyuncular ‘her kitleyi çekme’ planlamasını ve ‘karton-aile filmi mizahı yaratma’ düşüncesini bir tarafa bırakınca herhangi bir katkı vermezken, yönetmen Brad Peyton’ın da ‘efekt’ idaresinden öte işlev veremediği kesin. “Gizemli Adaya Yolculuk”, büyük lunaparklarda tadılan simülatör gezisi serüvenini perdede yaşamak isteyen çocuklar dışında bir hedefi olmayan ‘öylemesine bir film’.

FİLMİN NOTU: 2.9

Künye:

 

Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island)

Yönetmen: Brad Peyton

Oyuncular: Josh Hutcherson, Dwayne Johnson, Luis Guzman, Vanessa Hudgens, Michael Caine

Süre: 94 dk.

Yapım yılı: 2012

 

GODARDİYEN GENÇLİK AŞKLARI

Fransız Yeni Dalgası’nın ana akışı ‘sıçramalı kurgu’ ile bozarak bir şekilde beklenen ‘parça’ları ve ‘sonuç’ları elimize vermediği Godardiyen ideolojiyi, 2000’lerde canlandıran filmlerin bir yenisi. “Elveda İlk Aşk”, ‘sıçramalı kurgu’ özünü ‘hareketten kesme’ gibi sonradan aktif hale gelen bir teknikle de bütünleyerek 10 yılı bulan iki ergenin aşk hikayesinin çevresini ‘serbest zaman atlamaları’ ile sararken, asla yaş ayrımı yapmadan ‘bir kuşağın ilişkisel kafa karışıklığı’nı anlatmak istemiş. Bu amacına da Üçüncü Fransız Yeni Dalgası’nın içinde kurgu dersi vermesinin ve Honoré’nin “Güzel İnsan”ına selam çakmasının yanı sıra ‘gençlik filmi’ temsiline ‘okulsuz’ yaklaşarak ulaşmış.

Ergenlik aşklarını ele alınan sayısız film görmüşüzdür. Özellikle de bunların Hollywood’da ‘gençlik filmi’ kalıplarının içine hapsolup fazlaca örnek vermesinin yanında komedi, dram, fantastik gibi türlerle de harmanlandığı kesin. Mia Hansen-Løve ise bu üçüncü filminde aslında 10 sene içerisinde bir ilişkinin ‘ayrılma-barışma’ gel-gitlerine uzanırken, bu duruma Fransız Yeni Dalgası’nın geleneğiyle yaklaşmayı tercih etmiş. Lafın özü Zeki Demirkubuz’un “Kader”de (2006) yapamadığını başarıyla uygulamış.

Ana örgünün ortasına parçalar koyarak algıları yıkıyor

Sullivan’ın (Sebastian Urzendowsky) biraz geri durup realist davranması, Camille’in (Lola Créton) ise sürekli bir ‘duygu’ yoğunluğu yaşaması bu ‘duygusal-dram’ın iplerini seyircinin eline çok da ‘garanti’ bir şekilde vermiyor belki. Zaten yönetmen de karakterlerin kafa karışıklığını ve 15 yaşlarında olmalarını çok iyi değerlendirerek, Godard’ın sıçramalı kurgu (jumpcut) ile başlattığı ana örgünün ortasına ‘parça’ koyarak ‘klasik anlatı’yı yerle bir etme düşüncesine burada sınıf atlatma derdine düşmüş.

Filmini ise günümüzün Fransız sinemasının, ana karakterine söylettiği gibi ‘sıkıcı’ halinin çok uzağında bir noktaya taşımayı hedeflemiş. Eğer 90’ların sonunda çıkan üçüncü bir Fransız Yeni Dalgası var ise onun içinde Christophe Honoré ile akrabalık kuran yönetmen, “Elveda İlk Aşk”ta (“Un Amour de Jeunesse”, 2011) iç ses, sıçramalı kurgu, hareketten kesme (cutting on action) gibi ‘anlatı teknikleri’ni ‘yönetmen dokunuşu’na son derece eklektik bir şekilde geçirmiş.

Serseri Aşıklar”ın yatak sahnesi adeta filmin bütününe yerleştirilmiş

Sullivan ile Camille’in ilişkisini izlerken, araya giren ‘yakın ara plan’ların şaşırtmacası bir tarafa, seks sahnelerinin sonunu görmeden ilişki başlangıcı ile yetindiğimiz anlar, adeta Sullivan’ın ‘kara kalem resimleri’nin parçaları edasıyla bir evren yaratmış. Bu durum seyirciyi elinin tersiyle iterken yaklaşık 10 seneyi bulan süreçte ‘ergenliğin kafa karışıklığı’ üzerinden inşa edilen bir ‘savruk zaman atlaması’ düşüncesini beraberinde getirmiş.

Godard’ın bu ‘keskin ideoloji’si üzerinden kurguladığı “Serseri Aşıklar”ın (“A Bout de Souffle”, 1960) yatak sahnesinin film bütününe yayılmış hali olarak görülebilecek eser, doğal renklerden, beyaz tondan, sabit kameradan ve iç sesten fazlaca beslenmiş. Ayrılık ve barışma noktasında, ayrılığın getirdiği ‘intihar’ı dahi ‘seks sahnesi’ ile aynı düşüncede sonuçsuz bir kurgusal gerçekliğe tabi tutmuş. Bunun finalinde ise filmin sadece ‘fötr bir şapka’nın ve ‘akıntılı bir nehir’in peşine takılması şaşırtıcı değil.

İlişki ya da aşk filmlerinde beklenen karakter motivasyonları burada yok

Zaten “Elveda İlk Aşk”ın amacı “Güzel İnsan” (“La Belle Personne”, 2008) ile akraba bir yeni nesil Fransız sineması örneği oluştururken aşk filmlerinin ‘sonuç’larını, daha doğrusu ilişkilerin niyeti ile acı, duygu, tutku ve aşk ile sarılı süreçlerini bir kenara itmiş. Camille’in tarafından meseleye odaklanınca onun başkalarıyla ilişkiye girdiği anlarda ‘plan sekanslar’ın öne çıkıp, sonradan hakim hale gelen hareketten kesmenin geri çekilmesi de bir gösterge.

Filmin zaman atlamasını umursamaması ve iki oyuncusunun (ki kız 18, erkek 21 yaşında) gerçek yaşını asla hesaba katmaması ise şaşırtıcı değil. Zira bu sayede 15-25 yaş diliminin eklektik bir temsilini ‘yılsal parçalar’ üzerinden sunma hedefini yerine getirerek Godardiyen ya da Yeni Dalgaesk düşünceyi detaylıca hatmettiği görülebiliyor. Bu da ergenlik ilişkilerindeki kafa karışıklığının ya da yeni yetmelik üzerine hüzünlü bir çatının iki saati bulan temsilini, inadına sunmaya yaramış aslında. Tek cümlede özetlemek gerekirse “Elveda İlk Aşk”, Godard aşığı bir yönetmenin gençlik aşkları temsilini tavizsiz bir vizyonla peliküle aktarıyor.

 

FİLMİN NOTU: 6.9

Künye:

Elveda İlk Aşk (Un Amour de Jeunesse / Goodbye First Love)

Yönetmen: Mia Hansen-Løve

Oyuncular: Lola Créton, Sebastian Urzendowsky, Magne-Håvard Brekke, Valérie Bonneton, Özay Fecht

Süre: 110 dk.

Yapım yılı: 2011

 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Artist (The Artist): 6

Berlin Kaplanı: 3.2

Bu Son Olsun: 4

Çizmeli Kedi (Puss in Boots): 6

Demir Leydi (The Iron Lady): 5.9

Duyguların Rengi (The Help): 4

Düşler Bahçesi (We Bought a Zoo): 2.8

Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo): 7.8

Eşruhumun Eşzamanı: 0.9

Fetih 1453: 6

Güzel Günler Göreceğiz: 3

Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi (Ghost Rider: Spirit of Vengeance): 3

Hugo: 7.3

İçimdeki Şeytan (The Devil Inside): 1.3

İyi Olan Kazansın (This Means War): 5.5

J. Edgar: 6

Jack ve Jill (Jack and Jill): 2.1

Karanlık Saat (The Darkest Hour): 3.3

Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4

Karanlıktan Korkma (Don’t Be Afraid of the Dark): 5.5

Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin): 7.8

Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy): 7.9

Kurtuluş Son Durak: 4

Marilyn ile Bir Hafta (My Week with Marilyn): 4

Melankoli (Melancholia): 3.5

Muppets (The Muppets): 5.5

Neşeli Ayaklar 2 (Happy Feet Two): 5.9

Savaş Atı (War Horse): 6.4

Sen Kimsin?: 4.6

Senden Bana Kalan (The Descendants): 5

Sürücü (Drive): 8.1

Tutku Günlükleri (The Rum Diary): 5.5

Utanç (Shame): 5.8

Zenne: 3

 

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

 

keremakca@haberturk.com

 

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları'nı ve Gizlilik Sözleşmesi'ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

BU EKRANI KAPATMAK İÇİN TIKLAYIN!
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!(0)
* Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!